SANRI - Aydan Cengiz (Sosyolog)

SANRI - Aydan Cengiz (Sosyolog)

A+ A-

  Gözleri kan çanağına dönmüştü. İçindeki dinmeyen bu öfke, vücudunda refleksler bırakıyordu. Kasları oynuyor, güçsüzleşiyordu. İhtiyara baktı. “Bir şeyler yapmayacak mısın? Sen benden daha olgun ve de bilgesin. Bana ne yaptıklarını görmüyor musun? İnsanlıktan pay alamamış kalpleri, saf kötülükten ibaret yaratılmışları başımdan almayacak mısın?” dedi.

  Adam ona acıyamıyordu çünkü kadın haklıydı. Her taraftan “Boşuna mı hastalandırıldın?” bağrışı duyuyordu. Ne yapacağını biliyordu ve zaman yoktu. Akıllanmaları için illa bir felaket mi gerçekleşmesi gerekiyordu? Niye durup dururken bir kadına zarar veriyorlardı? Yapmadığı, söylemediği bir şeyden dolayı… Kadının gözünden akan yaşı sildi yaşlı adam. “Akıllanıp akıllanmayacaklarını bilmiyorum ama onlar başlarına gelecekleri biliyorlar. Olanlar gerçekleştikten sonra pişman olmaları başlarına gelecekleri değiştirmeyecekti. Sen başkalarının yaptıklarını, acılarını zorla üstlendiriliyorsun. Ama dediğim gibi buna izin vermeyeceğim. Ben sonsuza kadar burada olacağım ve ben oldukça kimse sana zarar veremeyecek. dedi.

  Adamın söyledikleri kadına gerçekçi gelmemeye başlamıştı. Sanki her şey palavradan ibaretti. Doğduğu günden beri acı çekiyordu ama bu 2 yıl? Uyanmıştı ve uyanık haldeyken ona yapmadıkları kalmamıştı. Her şeyin farkındaydı. Hışımla yatağından fırladı. Örgüleri dağılmış, beyaz elbisesi buruşmuştu.  “Söylediğin her şey yalandan ibaret. Sen yalancı ihtiyarın tekisin. Niye hala seninle arkadaşım anlamıyorum. Niye hala sana inanmaya çalışıyorum. Gülüyorsun biliyorum. İçimdeki bu acı ne? Ölümün acısı mı? Öleceğimi mi hissediyorum?” dedi.

  İhtiyar, kadının son cümlesine tebessüm etmeden duramamıştı. Öyle bir şey olması mümkün olabilir miydi? Sessiz kalıyordu bu da genç kadının daha çok bağırıp çağırmasına neden oluyordu. Yanakları ve burnu kıpkırmızıydı. Sanki ateşi çıkmış gibi duruyordu. Saç diplerinden akan ter damlaları, pencereden süzülen yağmur tanesi gibi süzülüyordu.

  Kadın adamdan nefret etmeye başlamıştı. Sanki bu durum onun daha çok hoşuna gidiyordu. Adamın ondan nefret ettiğini fark etmemişti. Önce onunla güzel bir arkadaşlık kurmuştu. Hep yanında ve arkasında olacağını hissettirmişti. Ama şimdiye baktığında ise bomboş bir odada ihtiyardan yardım dileniyordu. Adeta dilenci gibiydi. Ona tüm acıları veriyor sonra bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Onun yüzünden kendisini paranoyak hissediyordu. Sanki her şeyi o ihtiyar yapmıştı.

  İhtiyarın yüzüne tükürdükten sonra lavaboya gitti. Birkaç dakika sonra lavabodan öğürme sesleri geldi. Kadın lavabodan çıktığı gibi yine ihtiyara bağırmaya başlamıştı. “Beni hasta ediyorsun. Senden iğreniyorum. Artık evimden gitme vaktin geldi. Seni burada istemiyorum. Seni ve bana hediye diye getirdiğin bu iğrençlikleri istemiyorum. “dedi. İhtiyar, olduğu yerde duruyordu. Kadının ağzından çıkan sözcükler; öylesine kavga edilirken kalp kırmak için söylenen basit sözcüklerden ibaret gibi görünüyordu. Ama kadının eliyle kapıyı göstermesi durumun ciddiyetini gösteriyordu. İhtiyar başını eğerek kapıdan çıkmıştı. Kadın ihtiyarın gidişini izlerken hiç pişmanlık duymamıştı. O yanına aldığı herkesi öldürüyordu. Adamın gözlerine baktığınızda ölümü görüyordunuz. İntihar gibiydi.  Sezgilerine inanmamıştı ama o adam bir katildi.

  Ağlayarak yatağına süzüldü. Titremeye başlamıştı. O sırada tanıdık bir ses duymuştu. “Titriyor değil mi? Üşüyor değil mi? Kıyamam.” Odada kimse yoktu. Yatağından kalkmadan perdeyi araladı ve pencereden dışarı baktı. Dışarıda kimse yoktu. Her şeyi aptal, gereksiz ihtiyara atmak onun işine geliyordu. Biliyordu ki bu durumun suçlusu da o ihtiyardı. İç sesi onu rahat bırakmıyordu. Anna Karenina’nın hastalığı aklına gelmişti. Ama o bir hata yapmıştı ve vicdanı onu rahat bırakmıyordu. Peki kendisi? Ne yapmış olabilirdi ki? Yerinde duramıyordu. Belirsizlik içten içe öldürüyordu onu. Masumluğun cezası böyle mi ödeniyordu? Onunla tanıştığı günü hatırladı.

  Bir öğle vakti geleceğini planlarken, banka oturmuş resim yapan bir adam görmüştü. Önündeki tuvale nazikçe dokunuşlar yapıyordu. Üstü başı renk renk boyalarla boyanmıştı. Güneş ışığının gözlerine yansımasıyla gözlerini kısıyor, sessizce resmini yapıyordu. Adam onda merak duygusu uyandırmıştı. Sanata ilgisi olduğu için adamın ne çizdiğini merak ediyordu. Bugün hava, deniz ve kuşlar büyüleyici görünüyordu. Emindi ki adamın çizdiği resim de bu görüntü kadar büyüleyiciydi. Hiç tereddüt etmeden adamın yanına yaklaştı.

“Merak uyandırıyorum değil mi?” dedi alaycı bir ses tonuyla. Yüz ifadesi de sesi kadar alaycıydı.

  Adamın bu tavrına karşılık vermedi. Başını çizdiği resme uzattı. Şaşırmıştı. Bu manzara resmi değildi. Kübist resimdi. Adamın alaycı tavrına alaycı bir gülüş takındı. “Manzara resmi yaptığınızı sanmıştım. Yanılmışım. Sanırım merak duygumu burada yitirdim. “dedi.

  Yaşlı adam başını tuvalden kaldırdı ve “İhtiyarları bilirsin. Dikkat çekmek için kılıktan kılığa girerler. Bir bebek gibi. Bir de bu ihtiyarların yalnızları var. Takdir duygusunu, sevgi duygusunu yitirmiş ve geri almak için çabalayan.” sustu. Ardından da kısık gözlerini kadına çevirerek “Oturmaz mısın?” dedi.

Kadın bu sefer tereddüt ederek adamın yanına oturdu.

“Ne görüyorsun?” dedi.

  Anlamsız gelen resme bir süre baktı. Bir sürü anlam çıkarabilirdi. “Kimlik karmaşası. Bir kişinin içindeki bir sürü duygunun ortaya çıkışı ve onu benliğinden uzaklaştırması. Aslında kimlik karmaşası gibi de değil. İçindeki korku, nefret, umut gibi bir sürü duygunun yükü altında ezilen bir kadın görüyorum.” dedi.

“Gerçekten mi? Ben öylesine bir şeyler karalıyordum.” dedi ihtiyar gülerek.

  Gerçekten de yalnız ve ilgiye ihtiyaç bir ihtiyardı. Konuşmaları da bu durumu tasdikliyordu. İhtiyarın resim yapışını değil de yüzünü incelemeye başlamıştı. Alnındaki ve gözlerindeki kırışıklıklar yaşlı olduğunu gösterse de nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde o çizgiler onu genç gösteriyordu. Alnındaki ve gözlerinin kenarındaki çizgiler sanki ona mesaj veriyormuş gibi hissediyordu. Y ve L harfine benzetmişti. Kafasını iki yana sallayarak ne yaptığını sorguladı. Ve tekrar yaşlı adamın yüzüne baktığında o harfler yerinde değildi. Sanırım çok yorulmuştu ve bu da onun göstergesiydi.

“Senin gibi biriyle tanışmak bana iyi geldi. Sanki çok farklı evrenden gelmişsin gibi hissediyorum.” dedi.

  Alaycı gülümsemesine devam eden yaşlı adam “Desene seni eğlendirmek için boyutlar arası bir geçidi kullanmışım.” dedi. Yaşlı adam ona döndü. Ama bu sefer bakışları ciddiydi. “Kendini iyi hissediyor musun?” derken biraz duraksadı. “Seni biraz yorgun, kırgın görüyorum.” O kelimeyi kullanmamak için çok çaba sarf ediyordu. Sanki ona bir imada bulunuyordu. Hasta, deli ya da ona benzeyen herhangi bir şey…

 Genç kız yaşlı adamın niye öyle bir şey dediğini anlamamış gibi yapmasına rağmen kendisine hasta demek istediğini anlamıştı. Hatta o da az önce gördüğü işaretlere dayanarak kendisinde bir terslik olduğunu hissetmişti. Ama dediğini duymazlıktan gelerek "Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissediyorum. Sanırım yanlış teşhis yanlış sonuçlar doğurur.” dedi. Bu cümleyi söylerken kendisinden çok eminmiş gibi görünse de aşırı derecede ürkekti. Yaşlı adamın bunu fark etmemesi için dua etmişti. O da bu durumu üstelemeden ona gülümsemişti.

  Bu şekilde bir tanışma yaşamışlardı. Ve şimdi çok pişmandı. Sanki tüm çevresi ona zarar vermek istiyormuş gibiydi. Büyüğünden küçüğüne herkes. Sanki herkesin korktuğu bir şey vardı içinde ve herkes kendi korkularını genç kadına atıp kurtulmaya çalışıyordu. A dese insanlar B dedi diyecek kıvama gelmişti. Ve seslerini hatırlattıklarında sanki zorla kadının bedeniyle oynayarak kadını korkutacaklar ve kurtulmak için bir yol arayacaklar gibiydi. Genç kadın kafayı sıyırdığını hissediyordu. Bu gidişle hastaneye tıkılacağım dedi içinden. Ne olup bittiğinin farkında olmasına rağmen hala daha devam ettiriyorlardı. Sanki birisi ona şunu yap dese ya da benden korkacaksın dese ondan korkacak kıvama geliyordu vücudu. Ve bu durum onu aşırı derecede korkutuyordu. O yaşlı adam mı yapmıştı ona bunu yoksa elbirliği ile onu bitirmeye mi çalışıyorlardı. Elleri titrerken suyuna uzandı. Su ağzına gidene kadar yarısı yere dökülmüştü. Çok korkuyordu. Korkak bir ceylan ve onu avlamak isteyen aç, omurgasız, haysiyetten yoksun bir canavar varmış gibi hissediyordu. O canavar herkesin iğrendiği, nefret ettiği, ölmesini istediği bir canavardı.  Sayamadığı kadar çok dişli canavar, onursuz, haysiyetsiz, şerefsiz diye tasvir ediyordu onu hasta eden şeyi. Ve iliklerine kadar nefret ediyordu ondan. Çünkü o diğerleri gibi değildi. İğrenç pisliğin tekiydi. O ve ailesinden nefret ediyordu. Onu seven ve ona el vererek bu yaşta onu mahvetmeye çalışan herkesten. Çünkü haksız olmalarına rağmen bunu bildikleri için kadınla oyun hamuru oynar gibi oynuyorlardı. Onların seslerini odasından sürekli ona saldırırken duyuyordu. Ona zarar vermek için tepiniyordular. Ve onları uyarmasına rağmen onlar buna devam ediyorlardı. O yüzden  nefret ediyordu o canavardan.

  Yaşlı adamı kovduğuna pişman olmuştu. Şimdi sadece dışarıdaki düşmanlarını duyuyordu. Onları duymamak için yaşlı adama ihtiyacı vardı. Ama onu da yanında istemiyordu. Gözlerinden yaşlar ve sırtından terler akıyordu. Bir yardıma ihtiyacı vardı. Vücudu istemsizce titremeye devam ediyordu. Yardım çığlıkları atarak “Ben buradayım. Beni nerede unuttunuz bilmiyorum ama birisi benim yardım çığlıklarımı duysun” diye bağırmak geçiyordu. Yoktu. Lanetler okuyordu. Onu bu hale getiren her şeye lanetler okuyordu. Yaşlı adam onu dinliyordu belki de ama o da yardımcı olamıyordu. Ruhunu dinlendirebileceği bir yer arıyordu. Ve yapmadığı halde cezalandırıldığı bu hayattan nasıl kurtulacaktı? Tanrıya uzanmıştı elleri ve yalvarmaya başladı. “Ey büyük Tanrı. Sen yüceler yücesi, bu mayhoş insanların yaratıcısısın. Bizi yaratırken her şeyi düşünen ve ona göre hareket eden. Düşünen ve de olduransın. Beni bu halde bırakmaya gönlün nasıl el verebilir? Beni aç, paragöz kurtların içerisinde nasıl bırakırsın? Para için gözleri dört dönmüş bu yaratıkların içerisinde nasıl bırakırsın ve kurban olarak ortaya atabilirsin! Korkuyorum Tanrım. Çünkü uyandım. Korkuyorum Tanrım çünkü bedenimle, zihnimle, vücudumla oynuyorlar. Hem de tek hareketlerine bakıyor bu durum. Aynı tek hareketle düzelebileceğim gibi. Ve onlar bu durum çok normalmiş gibi davranıyor. Ve ben onların ahlaksızlığı yüzünden bu hale düşüyorum. Kimin gelecek vaat etmediğini bildiğin halde niye beni ortaya attın. Hem de iki zar karşılığı. Sitem ediyorum biliyorum sana ama seninle hesaplaşmazsam kimle hesaplaşacağım? Her şeyi iyiye çevirebilme imkânı olan sen niye neden sadece bana acı çektiriyorsun? Ne istiyorsun benden? Hz. İsa gibi çarmıha sokulmamı mı? Hz.Muhammed gibi şiddete maruz kalmamı mı? En sevdiğin kullarına bunları yaşattım sana neler yaparım mı diyorsun yoksa bana? Yalvarıyorum. Ayaklarına kapanıyorum, yalvarıyorum! Beni soktuğun bu iğrenç durumun içinden çıkar. Başka bir şey istemiyorum. Eğer buradan canlı bir şekilde çıkarsam her şeyi kendim düzeltebilirim. O inanıyorum diyenlere ne yapacağını biliyorsun sen! Bu yüzden beni onlar gibi yapma. Bana acı. Beni güçlendir ve beni ibretlerinin arasında gösterme!" diye Tanrıya yalvarıyordu genç kadın.

  Çok uzun ömrü varmış gibi hissetmiyordu. Sanki uyusa şuracıkta ölecekmiş gibiydi. Ecel korkusu muydu? Yoksa duydukları ve etkileniyor mu diyerek kontrol ettikleri, yasaklanan şey yüzünden mi? Açmayı yasakladıkları halde sanki normalmiş gibi yasağı çiğnemişlerdi. Ve bunun bedelini ödemeleri gerekirken niye sanki o yapmış gibi ödüyordu tüm bedeli? Söylerse yanlış anlaşılacağını bildiği için saldıran herkes çok rahattı. Ama Tanrı haksızlığın olduğu her yere bir işaret bırakıyor ve herkes seçim hakkını yaratıyordu. Kötü tarafı seçenlerin hayatı kötü oluyor, iyiyi seçenlerin hayatı ise iyi oluyordu. Bunu biliyordu. Acaba kötü tarafımı seçmiştim dedi içinden. Tanrının yasakladığını mı yaptım? Sadece arkadaşım diye yaşlı adamla birlikte yaşadığım için mi olmuştu tüm bu olanlar? Çünkü ilk işaret onda başlamıştı.

  Yatağına uzandı ve cenin pozisyonunu aldı. Dışından konuşmaya başladı. “Düzelmeyecek mi? Niye hiçbir şey düzelmiyor! Niye olmuyor? Niye ben bu durumun içerisine giriyorum? Niye bir tek bana yapıyorlar? Benden nefret mi ediyorlar?” dedi son nefesini verirken.


Kaynakça

https://www.yandex.com.tr/gorsel/search?img_url=https%3A%2F%2Fapi2.zoomit.ir%2Fmedia%2F2020-12-schizophrenia-638badaa2634e7f30811a720&lr=115755&pos=0&rpt=simage&source=serp&stype=image&text=%C5%9Fizofreni%20karikat

14-04-2025
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir