Korkunun Ağırlığı - Ebru Şireci (Edebiyat)

Korkunun Ağırlığı - Ebru Şireci (Edebiyat)

A+ A-

Ben, yansıtan bir yüzeydim sadece. Ta ki onun gözleri bana bakana dek… O an benim ardımda, yüzeyimin altında bir yerlerde bir dünya olduğunu fark ettim. Diğerleri de benim gibi şaşkına döndükleri böylesi bir an yaşamış mıdır, yani öbür aynalar.

Şu ana kadar önümden, ardımdan, sağımdan, solumdan binlerce ruhsuz cisim geçti ve ben özelliğim (ya da görevim) gereği aynen yansıttım. Ki bunlar ya ‘canlı’ olduğundan şüphe ettiğim hareketlilerdi ya da gerçekten cansız ancak bu hareketliler tarafından ordan oraya çekiştirilen cisimlerdi. Nedenini bilmiyorum ancak sürekli aynı şeyleri göreceğimi bilmeme rağmen anlam çabası içindeydim. Sanırım inanmak istemiyordum, herkes ve her şey bu kadar sığ olamaz! Her yüz bir maske gibiydi. Bana bakan gözlerde gördüğüm, kimsenin kendine itiraf etmediği bir ağırlıktı.

Aslına bakarsanız ben onun gözlerinde de aynı şeyi görmüştüm. Ama beni hayrete düşüren esas durum o gözleri görene kadar kendimin farkında olmayışımdı. Şimdiye kadar benim dışımdaki her şey için yaptığım çıkarımlar o ana kadar beni bu kadar sarsmamıştı. İşte o zaman anlamıştım görünenlerin ardındaki görünmeyenlerin varlığından ziyade, onların aslında görünenden çok daha gerçek olduğunu.

O gözler karşıma her geldiğinde, ağırlığı giderek artan bir gölgeyi taşır gibi duruyordu. İçlerindeki sessiz karanlık, bir zamanlar parlayan bir ışığı sonsuza dek yutmuştu. Ben, bu yansımanın derinliklerinde, ‘yüz kiloluk bir zenci’ nin ruhunu görebiliyordum; hantal ve kaçınılmaz bir yük gibi, o korkunun ta kendisi. Öyle ya, sanki bu korku sadece gözlerinde yer etmemiş tüm vücudunu da ele geçirmişti. Uzun uzun bakıştık. Sonra, ben görmeyi bırakıp bakmaya başlayınca, karşımda toplumun olağan düzenine alışmış ve saatle bağı oldukça sağlam; sözde hayalindeki hayatı yaşayan, kendinden emin birini gördüm. Üstüne başına kendince çeki düzen verdi, yüzüne sahte bir tebessüm takıp benden uzaklaştı.

Aradan kaç saat geçti bilmiyorum ama şöyle bir etrafa ‘bakınca’ gece olduğunu fark ettim. Kimse geçip gitmiyordu, yoktu çevremde yaşayan ölüler; bana doğru ağır ağır yaklaşan ve sonunda duran oldukça büyük koyuluk dışında. Neden ‘görmem’ gereken bir varlığın olduğunu hissettiğimi tekrar ‘o gözleri’ görünce anladım. Çığırından çıkmıştı sanki içindeki korku. Evet, yine gelmişti ama bu sefer tutsak kalmış bir esir gibi azat olmak istiyordu, çok canı sıkılıyordu. Sanki başka çaresi de gücü de yoktu. Düşman bu ya, biliyordu en zayıf noktasını yakalamıştı ordan, emiyordu tüm benliğini. Yani korkağın tekiydi! Ya bu korkağa dersini bildirecekti ya da hiçbir şey yapmamayı seçecek günden güne bu korkağın ağırlığı altında ezilecekti.

Gözlerinden, hatta sirayet etmiş benliğinden yayılan ağırlık ve karanlık yüzeyimi sardığında, onun aslında ne yaptığını fark ettim. Kendi kuyusunun dibindeydi ve yukarı tırmanmak yerine, olanca ağırlığıyla iyice çöküyordu. Zaten ancak korkaklar sessizlikte harekete geçerlerdi, gece ise onu durduracak ve kendisiyle savaşacak gücü bulamayanlar için oldukça iyi bir zamandı. İyi nişan alırdı kendini asan zenci, derdi Ülkü Tamer. Toplumun yarattığı kalıpların içinde boğulan herkes, bir nevi kendini asmaya çalışıyordu.

Ama sonuç hep aynıydı: Kendimizden kaçarken, aslında kendimize daha çok batıyorduk. Ve ben, yalnızca bir yansıtıcıydım. Gerçeği gösterebilirdim belki, ama kurtuluş asla benden gelmezdi. O karanlığı dağıtmak ya da onun sonsuza dek esiri olmak, sadece kendisinin seçimi olabilirdi.

 

04-12-2024
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir