Hatırlamanın En Sessiz Hali - Buse Aslan  (Yazar)

Hatırlamanın En Sessiz Hali - Buse Aslan (Yazar)

A+ A-

Eskiden büyük bahçesi olan bir evde yaşıyorduk. Pencereden baktığımda yeşilin tonlarını saymaya, yaprakların arasından sızan güneşin ışınlarını yakalamaya çalışır, renklerin arasında kaybolurdum. Toprak hep nemli, çiçekler hep bir yerlere yetişmek ister gibi telaşlı, benimle konuşup dururlardı. Daha sonra hayat küçüldü, ev de onunla birlikte. Duvarlar yaklaştı, gökyüzü daraldı. Bahçe, sadece bir anıya dönüştü. Sanki hayat orada durup, “buraya kadar” dedi ve ben o sınırı sessizce kabul etmek zorunda kaldım.

​Yeni evde toprak yoktu. Betonların üstüne iliştirilmiş saksılarım vardı. Ama saksıdaki toprak, bahçedeki gibi konuşmuyordu benimle. Daha suskundu. Yine de her yeşeren şey içimde bir yerleri kıpırdatıyordu. Çiçeklere bakarken sebebi belirsiz bir sızı hissediyordum hep. Güzel olan ne varsa, aynı zamanda canımı yakıyordu. Çünkü güzellik, bende hep o eksikliği tetikliyordu.

​Zamanla fark ettim; ben ne zaman canım yansa, gidip çiçek alıyordum. Öyle büyük fırtınalar için de değil; küçük, görünmez, kimseye anlatamadığım o ince kırıklar için. İçime attığım cümleler, yutkunarak geçtiğim anlar, gecenin bir yarısı boğazıma oturan o tanımsız ağırlık... Sanki çiçekçi dükkanına girdiğimde kendimi daha az yalnız hissediyordum. Raflardaki çiçekler bana bakmıyordu, beni sorgulamıyordu. Orada duruyorlardı.

​Eve getirip masanın üzerine koyuyordum onları. Sadece bakıyordum. Bazıları hemen açıyordu, bazıları günlerce bekliyordu. Ben hep bekleyenleri daha çok seviyordum. Çünkü ben de hep beklemiştim. Bir şeylerin geçmesini, taşların yerine oturmasını... Çiçekler bana sabrı hatırlatıyordu. Kök salmadan açmayan, acele etmeyen o inatçı sabrı.

​İnsan büyüdükçe bir şeylerini kaybediyor. Ama tam olarak ne zaman kaybettiğini anlamıyor. Ben o bahçeyi ne zaman bıraktığımı hatırlamıyorum mesela. Sadece bir gün, toprağa basma ihtiyacı hissettim. Bir özlemle içim sıkıştı sanki. Betonun üzerinde durmak ruhumu sertleştirmişti. O yüzden çiçeklere dokunmak istedim. Yapraklarını okşayıp, toprağı eşeledim. Parmaklarımın kirlenmesine izin verdim, pürüzsüz olan her şey çok uzak gelmeye başladı.

​Böylece canım yandığında çiçek almak bir alışkanlık oldu. Kimseye söyleyemedim. Kendime bile açıklayamadım; sanki kelimelere döksem büyü bozulacaktı. Çiçekler bir sebep değil, bir sonuçtu hayatımda. İçimdeki o sızının dışarı çıkma biçimiydi. Ağlayamadığım her an için çiçek aldım. Kelimelerin bittiği yerde onlar başladı. Konuşmuyorlardı ama anlıyorlardı. En azından ben öyle hissediyordum. Sürekli kendimi, bir şeyleri açıklamak zorunda değildim, sadece varoluyordum.

​Karşılarına geçip uzun uzun düşündüm. Neden her acıda ellerim renkleniyor dedim. Neden başka bir şey değil? İnsan acısını kahveyle bastırır, müzikle uyuşturur, uykuyla ertelerdi. Ben neden bunlarla yetinemiyordum?

Düşününce hiçbir şeyden saklanmadıklarını anladım, köklerine salıyor, yapraklarına iliştiriyor, olduğum gibi kabul ediyorlardı beni. Acıdan kaçmıyor hatta tam içinden geçiyordu inat eder gibi. Müzik susar, kahve tükenir, uykuların kaçardı. Ama bir can hep senin içinde saklanırdı.

​Zaman geçtikçe çiçeklerim arttı. Ev küçüktü belki ama tüm renklere sahipti. Pencerenin önü, masanın köşesi, raflar... Her yerde bir yaşam çabası, bir amaç vardı. Bazen baktığımda içim ferahlıyordu, bazen daha da daralıyordu. Her biri bana bir şeyi hatırlatıyordu ama neyi hatırlattığını söylemiyordu. Eksik bir cümle gibi kalıyordu orada. Beynimde, kalbimde, tüm ruhumda iz bırakıyordu.

​Bir şeyler kırıldı bende, bu çiçeklerin hiçbirini mutlu günümde almamışım dedim. Hiç gülerek seçmemişim onları. Hep gözlerim doluyken, içim sıkışmışken gitmişim o dükkana. Benim için mutluluğun süsü değil, acımın diliymiş. Bunu kabul ettiğimde rahatladım. Çünkü insan her zaman güçlü olmak zorunda değildi. Bazen bir yaprak kadar kırılgan olmak da yeterliydi.

​Ve sonra, o büyük bahçeli ev, o toprak kokusu, küçülen hayatım hepsi birikti... Mezarlığa itti beni. Elimde bir su birikintisi vardı. Ne zaman, kim tarafından verildiğini bile hatırlamıyorum. Sanki yıllardır elimdeymiş gibi tanıdıktı. Toprağa eğildiğimde, içimdeki o düğüm çözüldü.

​Bir zamanlar toprağı seven, bahçeyle yaşayan birinin yokluğunu taşıyordum içimde. Onun ardından toprağını suladığım ilk çiçek, bende bir kapı açmıştı. Ben o kapıdan her acımda geçiyordum. Evdeki her çiçek, o ilk çiçeğin devamıydı. Her canım yandığında aldığım çiçekler aslında hep "oraya" bırakılmıştı. Bir veda değildi bu. Bir bağlılıktı.

​Canı yanınca ağlardı insan, gözyaşları da çiçek açtırırdı.

Artık anlıyorum; aldığım her çiçek, toprağa emanet ettiğim o ilk hatıranın izinden gidiyor. En güzelleri hep ona, toprağıyla filizlenenler kadar olmasa da, benim acımdan doğan her çiçek sadece babamaydı bunu biliyorum.


Kaynakça

Görsel ; Unsplash.com

18-12-2025
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir