Görünmez Mutabakat - Dicle Bazman (Sosyolog)

Görünmez Mutabakat - Dicle Bazman (Sosyolog)

A+ A-

O gün, kimsenin fark etmediği bir şey oldu.

 

Çam ağacına konan süsler, aslında kimsenin birbirine söylemediği yorgunlukları örtüyordu. Herkes kendi payına düşen rolü sessizce yerine getiriyor; bu küçük ritüel sayesinde ertesi gün yapılacak işler, ödenecek faturalar ve bitmeyen sorumluluklar bir süreliğine erteleniyordu. Ev halkı o an yalnızca süslemeye odaklanmıştı.

 

Meriç henüz altı yaşını doldurmuştu. Buna rağmen yaşıtlarına kıyasla oldukça olgun düşünen; neşeli, yaratıcı ve paylaşımcı bir çocuktu. Bunu ilk fark eden anaokulu öğretmeni olmuştu. Sıradan bir okul gününde, sıradan bir eğitsel etkinlik sırasında, Meriç’in yaşıtlarından önce görevine atılması ve etkinliği organize etmesi dikkatini çekmişti. Öğretmeni, bir veli toplantısında annesine Meriç hakkında son derece olumlu yorumlar yapmıştı.

 

Meriç’in annesi özel bir lisede rehber öğretmendi. Yaşam mücadelesi içinde hem kendini var etmeye hem de iyileştirmeye çalışan küçük bir aileydiler. Meriç’in babası bir yıl önce geçirdiği bir iş kazasında hayatını kaybetmişti. Annesi gururlu ve onurlu bir kadındı. Hayatta en çok ve biricik olarak kendine yaslanması gerektiğini biliyordu. Zaten koskoca dünyada bunu yaşayan yalnızca kendisi değildi. Bu bilinci, çocuğunu büyütürken de taşımaya çalışıyordu.

 

Aslında bir yandan kendisi de büyüyordu.

 

Dünya üzerindeki herkesin hem görünür hem de görünmez yaraları vardı. Ya da olabilirdi. Defne bunun mümkün olduğunu biliyordu. Babası bir ziraat mühendisiydi; bitkileri çok sevdiği için kızına Defne adını vermişti. Annesi de bu ismi hiç düşünmeden kabul etmişti. Defne, küçük yaşta her ikisini de kaybetmişti. Acının ne demek olduğunu, sanki hep biliyordu.

 

Defne’nin liseden tanıdığı bir arkadaşı vardı. Uzun yıllardır birlikteydiler ve en yakın arkadaştılar. Defne’yi her zaman merak eder, onun hayatına dikkatle bakardı. Tüm acılarında, kayıplarında yanında olmuştu; Defne de onun yanında. Defne’nin bir kardeşi yoktu ama o, onun için kız kardeşten farksızdı. Aynı şekilde Defne de onun için öyleydi.

 

Tam da bu yüzden, gazeteci kimliğiyle Defne’nin eşinin ölümünün bir ihmal sonucu gerçekleştiğini ortaya çıkarmış; sayfa sayfa yazmıştı. Açılan davanın Defne lehine sonuçlanmasında yaptığı haberlerin payı büyüktü. Bugün bunu Defne yaşamıştı ama ülkede aynı kaderi paylaşan yüzlerce kadın vardı. Ezgi, neredeyse hepsinin hikâyesine değinmeye, hepsini yazmaya çalışıyordu. Defne’nin yaşadıklarından önce de böyle bir gazeteciydi zaten.

 

Sadece işini yapmasına rağmen, altı ayda bir düzenli olarak karakola ifade vermeye çağrılıyordu. Vazgeçemezdi. Yazılacak, anlatılacak çok şey vardı. İz bırakmak istiyordu. İnsanların haber alma ve gerçeği öğrenme hakkını, mesleği aracılığıyla yerine getirmek istiyordu.

 

Bir sabah bu amaçla gazetenin yolunu tuttuğu sırada Defne aradı. Dünkü yazısını okumuştu.

 

— Defne: Selam. Naber canım?

— Ezgi: Selam. İyiyim bir tanem, gazeteye gidiyorum. Senden naber?

— Defne: Okuldayım. Yazını okudum. Harika bir yazı. Ama artık senin için endişeleniyorum. Fazla risk alıyorsun. Benim yaşadıklarımdan sonra bu tür haberlere daha çok eğildin. Korkuyorum kızım. Hayatın var. Hem de sadece bir tane. Bunun farkında mısın?

— Ezgi: Öncelikle teşekkür ederim. Gurur duydum. Endişeni anlıyorum ama biraz sakin ol. Bu bir haber. Ben de gazeteciyim. Bu haberlerin beni hayatsız bırakacağını düşünmüyorum. Hiçbir gazeteciyi bırakmadığı gibi.

— Defne: Ne demek istediğimi bal gibi anlıyorsun.

— Ezgi: Anlıyorum. Ama sen de beni anla. Hatta en çok da sen anla.

— Defne: Akşam ne yapıyorsun? Meriç, sen, ben… Mantı? Benden.

— Ezgi: Oof, ne diyorsun! Harika bir teklif. Akşam gazeteden Rıfat abinin ödül töreni var. Bitince direkt gelirim. Zaten sizin yemek saatine denk gelir. Arabam da var.

— Defne: Tamam canım. Bekliyorum. Kolay gelsin. Şimdi kapatmam lazım. Öpüyorum.

— Ezgi: Ben de öpüyorum.

 

Telefonu kapattıktan sonra Ezgi, Defne’nin söylediklerini düşünmeden edemedi. Haklı mıydı? Hem de nasıl. Sürekli karakola ifade vermek zorunda kaldığı için İtalya’da yaşayan annesinin yanına bile gidemiyordu. Onu çok özlüyordu. Hep görüntülü konuşmak zorunda kalıyorlardı. Annesi yılda en fazla iki kez gelebiliyor, o da kısa süreliğine kalıp dönüyordu. Gelen tehdit telefonlarını düşünmek bile istemedi o an. Zaten kazandığı para da ortadaydı.

 

Aklına üşüşen düşünceleri dağıtmaya çalışarak gazetenin kapısından içeri girdi. Yeni bir gün başlıyordu. Yapılacak işleri vardı.

 

Akşam olduğunda ev, mantının buğusuyla dolmuştu. Defne masayı kurarken Meriç tabakları sayıyor, Ezgi montunu sandalyenin arkasına asıyordu. Kimse günün yorgunluğunu dillendirmedi. Zaten herkes biliyordu. Bilmek, bazen konuşmaktan daha yeterliydi.

 

Meriç, mantısını yerken bir an durdu.

— Anne, babam da mantı sever miydi?

 

Defne’nin eli havada asılı kaldı. Ezgi başını eğdi. Cevap gelmedi. Ama o sessizlikte bir eksiklik yoktu. Meriç, sorusunun cevabını almış gibi yemeğine devam etti.

 

Pencerenin köşesindeki çam ağacının ışıkları yanıp sönüyordu. Süsler, gündüzden kalan yorgunlukları, ertelenmiş korkuları ve söylenmemiş cümleleri örtüyordu. Kimse bunu özellikle yapmamıştı. Olmuştu sadece.

 

Ezgi, çayından bir yudum alırken Defne’ye baktı. Defne de ona. Ne “dikkat et” dendi, ne de “vazgeçerim”. Çünkü ikisi de biliyordu: Bazı şeyler söylenerek değil, birlikte susularak anlaşılırdı.

 

O gece evde görünmez bir mutabakat vardı.

Kimse daha az acı çekmeyecekti.

Kimse daha az yazmayacak, daha az büyümeyecek, daha az yaşamayacaktı.

 

Sadece, ertesi güne birlikte uyanılacaktı.

Ve bu, şimdilik yeterdi.

 

 

05-01-2026
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir