Kibele’nin Ters Düzeni 2 - Zühal Güldaş (Edebiyat)

Kibele’nin Ters Düzeni 2 - Zühal Güldaş (Edebiyat)

A+ A-

Kibele, gördüğü rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamamış, zihninden Aygül’ü atamamıştı. Zaten o meşum günü akıldan çıkarmak mümkün müydü? Bu düşünceler içindeyken Kibele kutsal anıtının bulunduğu alana gelmişti bile. Zihni ne yapacağını bilmez bir hâlde düşünceler içinde boğuşurken ayakları, ona çözümü sunmuştu.  Kibele, gözyaşları içinde Kibele kutsal anıtına elini koydu ve konuşmaya başladı.

—Kibele sence gördüğüm bu rüyanın anlamı ne? Ben bu hikâyenin neresindeyim? Düzeni değiştirebilir miyim sence?

***

Kibele, bir haftalık suskunluğunu bozdu. Mutfağa geçip çeşit çeşit ikramlık hazırladı, en güzel giysilerini giyerek köyün yaşlısı Hikmet teyzeyi, yüzünde her daim morluk olan Günseli’yi, görümce ve kaynana zulmünden bıkan Ahsen’i ve besleme Yazgül’ü evine çağırdı. Eve gelen kadınlar; Kibele’nin kırmızı çiçekli elbisesine, lüle lüle saçlarına, kollarına taktığı boncuklara, neşesine, masadaki yiyeceklere bakıp şaşırdılar. Nasıl olurdu da Kibele, çok sevdiği, ablam dediği Aygül’ün kendini öldürmesinin üzerinden daha bir hafta geçmişken bu şekilde mutlu ve rahat olabilirdi. Hepsinin iç sorgusunu nihayete erdirmeye hazırlanan Günseli, söze başladı:

—Kibele, zahmet etmişsin; ama şimdi vakti miydi?

Kibele yüzünde umursamaz bir tavırla, bir kaşını kaldırarak cevap verdi:

—Tam sırasıydı Günseli. Niçin olmasın? Biz yeriz, içeriz, kocalarımızdan, kaynanalarımızdan dert yanarız; lakin akşam olunca da evde yemek yapar, önlerine koyarız, bulaşık yıkarız, çocuk bakarız, dayak yeriz! Bu bizim normalimiz. Niçin şaşırdın bu kadar?

Günseli morluk ve bere içindeki gözlerini Kibele’ye dikerek: “Aygül bizim kardeşimizdi. En çok da senin. Sen… Sen nasıl olur da…”

—Nasıl olur da ses çıkarmazsın mı diyecektin?

—Eeeevet… Yani hiç üzülmedin mi?

—Üzülsem ne değişecek, ya da bir şey söylesem, sizinle dertleşsem… Belki, belki birkaç gün sonra da senin başına aynısı gelecek!

Günseli pencereye, penceredeki papatya desenli perdeye, pencere kenarındaki saksıya, hasılı; onu bu konudan uzaklaştıracak her şeye baktı. Ancak yine de aklına birkaç gün önce kocası Necdet’in “Yemek masaya geç geldi.” diye kafasını duvara vurduğu an geldi. Necdet, yemeğini geç getiren Günseli’nin sarı saçlarını sımsıkı tutarak, duvara hızlı hızlı vururken “Sen de Aygül gibi isyana, şeytanlığa, baş kaldırmaya kalkma! Ben Hamit’e benzemem, senin canını alırım.” demişti. Gerçekten öyle miydi? Necdet, Günseli’yi döve döve öldürür müydü yoksa Günseli’yi ölmekten beter edebilir miydi? Bazı bazı bunu da söylerdi Necdet. Ölmekten beter etmek… Sahi, nasıl olurdu bu iş? Ölümden beter hangi durumlar vardı? Kaçırılmak, iğfal edilmek, yakılmak… İnsan birine eziyet etmeye görsün, düşündükçe elbette aklına birçok yol gelirdi. Nitekim tarih boyunca türlü işkence çeşitleri bulunmamış mıydı? Günseli tekinsiz düşünceler denizi içinde boğulurken Kibele, tekrar devam etti:

—Senin, Yazgül’ün, Ahsen’in ve daha nicelerinin başına aynı iş gelmesin diye sizi topladım buraya. Her gün bıkıp usanmadan yaptığınız işlerin size hiçbir faydası olmadığını anlatmak, dahası zararı olduğunu ölseniz bile arkanızdan hayatın normal akışında devam edeceğini göstermek için çağırdım sizi. Baksana, Aygül şimdi yok! Ama Hamit yine köy kahvesinde kâğıt oynuyor ve yeni karısıyla birlikte geçireceği ilk geceyi düşünüyor. Ya sen? Bir yandan beni dinlerken diğer yandan “Akşam Necdet yine yemeği yahut yaptığım işi beğenmez de hangi kemiğimi kırar.” diye düşünmüyor musun?

Günseli yerine Yazgül söze başladı: “Ya ne yapalım, ne yapabiliriz? Bir yandan kaderimize lanet ederken, öte yandan ona boyun eğmekten başka çaremiz var mı?”

—Grev yaparız, grev yaparız… Size insanca muamele yapılıncaya kadar grev yaparız.

—Ya onlar… Onlar boş durur mu, sonra kemiklerimizi kırmazlar mı?

Kibele istemsizce güldü: “Zaten grev yapsanız da yapmasanız da kemikleriniz kırılmıyor mu? Ne kaybedersiniz!”

Tüm bunları sessizce dinleyen Hikmet teyze düşünüyordu. Geçip giden gençliğini, kocasından yediği dayakları, yaptığı düşükleri, hepsi hepsi geçmişti. Geçmişti de kendine artık sadece üşümek, titremek, devamlı öksürmek ve yaşlılığında hâlâ çalışıp didinmek kalmıştı. “Kibele kızım haklı!” deyiverdi Hikmet teyze. “Evet, hem de çok haklı! Ben yıllarca kocamın aksiliklerine, huysuzluklarına, azarlarına, dayaklarına katlandım. Yemek yaptım, çamaşır yıkadım, çocuk baktım, hepsinde tektim. Şimdi bu yaşlılığımda aynı şeyleri gücüm yetene kadar daha doğrusu ölene kadar yapacağım. Zaten yolun sonu hep aynı. Madem öyle benim kaybedecek bir şeyim yok. Ben varım!”

“Ben de varım! Hem Kibele’nin dediği gibi grev yapsam da yapmasam da dayak yiyorum!” dedi Günseli.

Kibele, arkadaşlarına grev fikrini verse de bunun işe yarayıp yaramayacağından emin değildi. Hem daha ne istediklerine karar verememişlerdi. Sahi ne isteyeceklerdi? Ev işlerine yardım, dayak yememek, insanca muamele… Tüm bunlar kadınların kurtuluşu için yeterli miydi? Kadınları ev işlerinden, çocuk bakmaktan kurtarıp onlara ne vaat edecekti? Onlara köyün dışında da bir yaşamın var olduğunu göstererek onları şehirde çalışmaya mı gönderecekti? Peki ya erkekler? Onlar tüm gün evde ev işi yapıp çocuk mu bakacaktı? Kadınlar… Onlar için erkeklerin olmadığı bir hayat mümkün olabilir miydi?  

Devamı gelecek ay…

Görsel:

Görsel, Google Gemini yapay zekâ aracı kullanılarak oluşturulmuştur.

 


Kaynakça

Görsel: Görsel, Google Gemini yapay zekâ aracı kullanılarak oluşturulmuştur.

22-02-2026
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir