Yoldan Çıkan Adana Seferi - Fatma Nur Topel (Edebiyat)

Yoldan Çıkan Adana Seferi - Fatma Nur Topel (Edebiyat)

A+ A-

Şimdinin gerçekliğinde bazen insanın içine, kimin koyduğu belli olmayan bir yolculuk arzusu çöreklenir. Öyle turistik paylaşım cinsinden değil, daha çok “her şeyi bırakıp gitmek” türünden. Hani şu sosyal medyada romantik bir kaçış olarak pazarlanan ama gerçekte Esenler otogarının rutubetli duvarlarında biten türden de diyebiliriz. Otogara gitmiş biri bunun hiç de romantik bir yanı olmadığını bilir: Betonun üstüne çöküp kalmış yolculuklara mahsus mide bulantısı, egzoz buharıyla demlenmiş özgürlük hissi vardır biraz. Bunlar hiç de hayal edilecek şeyler değildir.

Aysel ablanın da içine bir yolculuk hevesi yerleşmişti. Ne valizini doğru düzgün hazırladı ne de rotasını düşündü. Mantığının sesini bastırdı, zaten mantık da karşılık veremeyecek kadar yorgundu.

Otogara girdiğinde müzikal başlamıştı. Herkes rolüne girmiş, bağırıyordu:

“Buuzz gibi suu! Abla su vereyim mi?”

“Allah rızası için bir yardım edin… Allah kazalardan belalardan korusun.”

“Pişmaniyeeee! Al bir pişmaniye bir daha pişman olma! Pişmaniye vereyim mi ablam?”

“Adanaa! Adana arabası! Abla Adana?”

Adamın sesi kulak kanatan cinstendi ama bu sesi takip ederek girdi yazıhaneye Aysel abla. Gidecekti. Adana’ya. Neden mi? E çünkü oraya hiç gitmemişti, hepsi bu. Bazen gitmediğin yer, seni yaşadığın yerden daha çok çeker. Hem Aysel abla da çok fazla oyalanmıştı kalmaması gereken yerlerde; işinde, evinde, evliliğinde… Gitmeliydi tek bildiği buydu.

Aysel abla tüm otogar kargaşası arasında 30. perona geldi. Bavulunu muavine teslim edip otobüse bindi. Otobüsün içi, uzun yolculukların eşlikçisi bir kokuyla doluydu: Uykusuzlukla karışık bir can sıkıntısı, hafif mide bulantısı ve keskin kolonya kokusu. Motor homurdanarak çalıştı ve artık yolculuk gerçekten başlamıştı. “İşte başlıyoruz.” diye geçirdi içinden Aysel abla. Göğsünün üzerinde kıpır kıpır bir heyecan vardı. Daha önce çok seyahat etmişti ama kendisiyle gitmemişti hiçbir yere. Kulaklıklarını taktı. Tek düşüncesi Adana’ya varmaktı. Diğer her şeyi indiğinde düşünecekti. Başka planı yoktu.

Tabi ki planlar insanın, bozmak kaderin işiydi.

Önce motor bozuldu, sonra havalandırma… Muavin yorgun ve bezmiş sesle “Sayın yolcularımız, yaşadığımız tatsızlıklar için özür dileriz…” Mikrofonun cızırtılı sesi otobüsün kokusundan daha rahatsız ediciydi. “Yolculuğumuz birazdan kaldığı yerden devam edecektir, motorda bir arıza oldu sadece hallediyoruz… yerlerimizden kalkmayalım. Hayırlı yolculuklar.”

Arka koltuklardan, saçları kırlaşmış ama sesi hala gür ve canlı olan bir adam “Bu ne rezalet kardeşim? Araç muayeneden geçmiyor mu? Hurdalıktan mı aldınız izni? İki saatimiz gitti, rezil olduk resmen!” diye bağırdı.

Muavin bu lafları her gün duymanın verdiği alışkanlıkla başını eğdi ve istifini bozmadan şoföre kahve yapmaya gitti. Yolculuk devam ediyor ama Aysel abla bir türlü uyuyamıyordu. İçini kemiren huzursuzluk aksiliklere mi aitti yoksa başka bir uğursuzluğa mı belli değildi. Telefonunu eline aldı. Müziği değiştirmek istedi ama telefon çekmiyordu. Aniden yüksek sesli bir cızırtı patladı kulaklıktan. İçini lime lime eden bir sesti bu... Yolculuğu hiç iyi gitmiyordu.

Tekerin asfalta sertçe sürtünmesiyle keskin bir ses yankılandı otobüsün içinde. Sesle birlikte Aysel abla ve bir kaç yolcu cama yapıştı. Otobüs birden yoldan sapmıştı. Uyuyanlar çığlıklarla uyandı. Şoför küfürler savuruyor, bir türlü direksiyona hâkim olamıyordu. Aysel abla sıkı sıkıya yapıştığı koltuktan otobüsün karanlık, tozlu orman yolunda seke seke ilerleyişini korkuyla izliyordu. Karanlığı delen ay ışığı ormanı ve yolu daha korkutucu yapıyordu. Arada bir gölge düşüyordu ay ışığının üzerine. O zaman her tarafı ruh çektiren bir korkutuculuk kaplıyordu.

Otobüsün içinde kaos vardı. Eşyalar yerlere savrulmuş, insanlar buldukları yerlere sıkı sıkıya tutunmuştu. Bağıranlar, küfür edenler, beddua edenler…

Nihayet otobüs dört bir tarafı ormanla çevrili bir çayırda durdu. Ay ışığı oyun sahnesi gibi aydınlatıyordu ortalığı. Şoför, muavin ve yolcular birbirine girmiş otobüsün içinden çıktılar. Etrafa bakındılar ama hiçbir iz bulamadılar. Ne arıyorlardı o da belli değildi zaten. Sihirli bir çıkış yolu mu?

Muavin ile yolcular arasında hararetli bir tartışma başladı:

“Böyle araç mı kullanılır? Sizden bilet aldığım ana tüküreyim!” diye bağırıyor, bir diğeri “Allah belanızı versin! Nereye getirdiniz bizi? Kaçırdınız mı lan yoksa?” diyerek etrafa kollarını savuruyordu.

İnsanlar sinirle anlaşılmayan cümleler sarf ediyordu. İçlerinde oldukları durumu çözmek yerine ya suçlu arıyorlar ya da onu normalleştiriyorlardı: Biri muavini diğeri şoförü dövmeye çalışıyordu, bazısı video çekip daha kendi anlamadan takipçilerine bir şeyler anlatıyordu, sigara içenler, birbiriyle konuşanlar, yerde düşünceli şekilde oturanlar, çocuğunu susturmaya çalışanlar hatta köşede işeyen biri vardı... Gökyüzünde salınan gölgeyi fark eden bir kişi bile olmamıştı daha.

Aysel abla etrafa göz attı. Yolculuğun böyle olacağını tahmin etmemişti. “Fazla mı acele ettim?” diye düşündü. Korkmuyordu artık  sadece pişmanlık gibi bir his duymaya başlamıştı.

Herkes bir şeyler yaparken karga sesini anımsatan bir çığlık koptu gökyüzünde. Siyah karaltı daha da yaklaşmış soğuk nefesini yolcuların üzerine savuruyordu. Uçruh’tu bu: Ay ışığından beslenen ormanın koruyucu ruhu. Bütün yolcular çığlıklarla otobüse doğru koştu. Birbirlerinin üzerine basa basa tıkıştılar aracın içine.

Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Nerden çıkmıştı bu dehşet yaratık. Ağlayanların sesi dua edenlere karışıyor oradan küfürlere bulanıyordu, çocuklarsa en yüksek notadan ağlıyordu. Aysel abla da yaşından utanmasa köşede çömelip ağlayacaktı. Ama içinde korkunç yaratığa karşı çıkma isteği de vardı. Bütün bu olanlar gerçek olamayacak kadar garipti. Bu yüzden bu kötü rüyada yapılması gereken kaçmak değil savaşmaktı. "Yola çıktıysam olacakları göze aldım." diye düşündü. Annesinin "en iyi yol bildiğin yoldur" sözünü hatırladı. Ama böylesi bir şeyi daha önce görmemişti.

Ne yapmalıydı bu ruha karşı? Bıçak işlemez kurşun geçirmezdi. Onu korkutup geri gönderecek bir şeyler olmalıydı. Ama ne?

Aklına evindeki kötü enerji ve ruhlara karşı yaktığı tütsü ve adaçayı geldi. “Ateş!” diye bağırdı. Otobüstekiler korku ve şaşkınlık dolu yüzleriyle ona döndü. Yolculardan biri “Aklını kaybetti yazık.” dedi.

Aysel abla onu dikkate almadan ayağa kalktı “Ruhlar ateşten korkar. Ateş yakalım kocaman.” dedi.

Şoför: “Bacım, dışarı nasıl çıkalım! Tövbe estağfurullah! Bu in midir cin midir, bizi çarpar. Allah muhafaza!”

Kadın bir yolcu “Eşyalarımızı yakalım!” diye bağırdı.

Şoför sigarasından bir duman çekti “Yakacak bulunur hanımefendi. Kurtulacağımı bilsem otobüsü yakarım. Sorun dışarı nasıl çıkacağız.”

Aysel abla “Hepimiz birden dışarı çıkalım. Herkes farklı yerlere dağılsın. Bu şekilde ne tarafa doğru gideceğini bilemez bir süre. Biz de ateş yakabiliriz. Nasıl fikir?”

Muavin “Bana uyar vallahi! Böyle öleceğime Türk gibi savaşarak ölürüm.”

Şoför daha fazla karşı durmadı bu fikre, muavine dönerek “Aşağıya indiğimiz gibi bagajlardan bavulları çıkar. Yanına genç delikanlılardan birkaç kişiyi de al. Eşyaları bir yere yığın. Ben de mazotu alıp geleceğim arkadan. Sonra ateşe veririz. Allah vere de işe yarasın. Yoksa… sonumuz pek de iyi değil.” dedi. Sesinde umitsizlik hissediliyordu.

Planı tekrar tekrar konuştular. Herkes ne yapacağını biliyordu. Kapılar açıldı. Az önce otobüsün içine koşuşan insanlar bu sefer cuma günü okuldan çıkan çocuklar gibi kapılardan dışarı fırlıyordu. Muavin ve gençler eşyaları bir yere yığdı. Uçruh ise bir o yana bir bu yana çığlık atarak gidip geliyordu.  Şoför sigarasını dudağının kenarına sıkıştırmış elinde mazotla koşuyor, Uçruh’a “Şimdi belanı… senin. Allah’ın cezası yaratık.” diyerek söyleniyordu. Aysel abla da eşyaları bavullardan çıkarıp orataya atıyordu. İçinde müthiş bir heyecanla birlikte daha da büyüyen pişmanlık hissi vardı. "Her gün dizimi izlediğim saatlerde uğraştığım şeylere bak" diye söylendi. Nereden çıkmıştı bu gitme hevesi? Daha iyi mi oldu şimdi?... Bu hissi hemen kovmak istedi zihninden.

Çakmak yakılıp eşyalar ateşe verildiği an Aysel abla da düşüncelerinden uyandı. Uçruh korkunç bir çığlık attı. Herkes olduğu yerde durdu. Kan ter içinde kalmışlardı. Yaşlı teyzeler yere çökmüş “Anam, anam!” nidalarıyla dizlerini ovuşturuyor, çocuklar da otobüsün ön camından merakla olan biteni izliyordu.

Aysel abla eli belinde herkes gibi dikkatle Uçruh’u takip ediyordu. Planı işe yaramış mıydı?... Bir süre yukarı aşağı gidip gelen Uçruh nefesiyle ateşi söndürmeye çalıştı. Korkudan şaşıp kalan şoförün elinden mazot dolu kabı alan muavin küfür savura savura ateşi tekrardan alevlendiriyordu. O sırada otobüs birden çalıştı. Kapıları açıldı. Sanki herkesi içeri çağırıyordu.

Herkes bu çağrıya istemsizce uydu. Uçruh bir yandan ateşi söndürmeye bir yandan da otobüse yaklaşmaya çalışıyordu. Sonunda yükseldi ve bütün gökyüzünü kapladı. Yolculardan biri usulca ayağa kalktı. Gözleri tamamen beyazdı; boş ve dipsiz bir kuyu gibi… Sesi bir insana ait değildi sanki, boğuk ve derindendi. Toprağa aitmiş gibi.

“Orman sabırla bekler, sessizlikle sınar. Derinlerine indikçe dilini unutursun… Ruhun yavaşça ormanın nefesine karışır. Siz, gürültünüzle geldiniz. Ayak sesleriniz toprağı uyandırdı. Şimdi size bir seçenek sunulur:

Ya şimdi, yol hâlâ geri dönüşü fısıldarken dönersiniz… Ya da sonsuza dek sessizliğe gömülürsünüz.

Orman sabırlıdır, ama unutmaz. Her adımınızda sizi izler. Her nefesinizde içinize sızar. Yol gidecek olanlara yardım eder. Ses çıkarmayın. Gidin artık. Şimdi! Yoksa bir dahaki şansınız, mezar kadar sessiz olur.”

Sözleri bittiğinde, olduğu yere yavaşça oturdu. Başını cama yasladı, derin bir uykuya daldı...

Uçruh gözden kayboldu. Aracın içindeki bütün sesler ormanın sessizliğine eşlik ediyordu adeta. Şoför ve Aysel abla hariç herkes hayallerle dolu bir uykuya dalmıştı...

Şoför küfür etmeyi de bırakmıştı artık, sadece geri dönmeye yarayacak bir yol bulmaya çalışıyordu. Aysel abla ise dağınıklık arasında sıcak suyu bulup iki kahve yaptı. Elinde karton bardaklarla şoförün yanına oturdu. Bir süre sessizce oturdular.

Otobüs yavaşça ilerliyordu. Tanıdık gölge ara sıra üstlerinden usulca  geçiyordu. Herkes sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi uyumaya devam ediyordu. Dışarısı karanlıktı, gökyüzüyle orman birbirine karışmıştı. 

Aysel abla, elinde hâlâ sıcaklığını koruyan karton kahve bardağıyla camdan dışarı bakıyordu. Karanlıkta gördüğü her gölge, sanki biraz önce yaşadıkları dehşetin yankısıydı. Ama içinde bir sessizlik vardı şimdi. Korku değil; yorgun, derin bir kabulleniş. Biraz da gurur. Hala hayatta olduğu için.

Şoför, gözlerini yoldan ayırmadan usulca sordu: "Bacım, buradan çıkabilecek miyiz sence?”

Aysel abla gözlerini camdan çekmeden yanıtladı: “Bazı yollar, seni başladığın yere götürür ama sen artık aynı yolcu olmazsın.”

Şoför, yanıtın ağırlığını sindirir gibi başını salladı, bir şey demedi. Aslında daha önce duymadığı derinlikteki bu cümleye verecek bir cevabı yoktu.

Otobüs, ormanın kıyısından geçerken motor sesiyle birlikte hafif bir mırıltı dolaşıyordu havada. Yol kenarındaki ağaçlar, rüzgârda eğilip bükülüyor, sanki son bir kez vedalaşıyordu.

Otobüs gecenin karanlığını delerek ilerliyordu... Yavaş yavaş ormanın gölgesi azaldı. Uzakta şehrin loş ışıkları belirdiğinde, her şey bir rüya gibi dağılıyordu sanki. Ama Aysel abla biliyordu… Bu yolculuk bitmemişti. 

Pencereden dışarı bakarken "insan bazen yolculuğa çıkar, bir yere varmak için… Ama yol, insanı bambaşka yerlerde sınar. Hayat, her zaman umduğu yolları vermezdi. Çünkü yolun asıl derdi, seni götürmek değil; seni büyütmekti." diye geçirdi içinden.

Aysel abla, o gece anladı: Bazı yollarda aradığını bulamazsın… Ama sonunda bilirsin ki, hangi yoldan gidersen git, aslında gitmen gereken yere varırsın.

Otobüs gözden kayboldu. Orman sessizlik içerisinde arkada kalmıştı.

11-07-2025
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir