Bir Ölüm - Ebru Şireci (Edebiyat)

Bir Ölüm - Ebru Şireci (Edebiyat)

A+ A-

Toprak, gün batımının kızılına bulanmış, ayaklarının altında ılık bir sessizlik gibi uzanıyordu genç adamın. Uzaklardan bir nehrin uğultusu geliyordu. Hava sakinleşmişti ve adam fırtına öncesi sessizlikte olup olmadığı kuşkusuyla ağır adımlarda yoluna devam ediyordu. Sağındaki solundaki ağaçlar… Hiç dalları yok, sadece kökleriyle işte buradalar!

Önce dizlerinin titrediğini hissetti, sonra ayaklarını. Yürümekten eskimiş, üzerine artık küçük gelen ayakkabılarına baktı. Parmak uçları ayakkabının ön kısmına dayanıyor, derisi çatlamış, tabanı incelmişti. Ne kadar yürürse yürüsün, bir türlü varamadığı yolların izi bu ayakkabıların üzerinde duruyordu. Bir an, çıkarsa yalın ayak yürüse ne kadar acıyabilirdi canı diye düşündü. Mesela bu halinden daha fazla acıtabilir miydi canını? Bağcıklarını çözdü. İlkini çıkardı, ardından diğerini. Ayaklarının toprağa değmesiyle birlikte hafiflediğini hissetti. Birkaç adım attı, çıplak ayaklarının altında tozların, taşların dokunuşunu hissetti.

Manzarasının değişmeye başladığını fark etti, heybetli gövdeleri ve dallarıyla yemyeşil ağaçlar görüyordu uzaklarda. Yürüdükçe içerdeki ve dışardaki her şey birbirine karışıyordu, umursamadı.  İçindeki haykırışlar, köstebeğin içini okurcasına söyledikleri, nedenler, nasıllar, kimler, dalların hışırtısı, tanıdık kokular ve hiç aşina olmadığı hisler… Bildiği ve tutunduğu ne varsa silikleşmişti.

Sonra birden duraksadı. Geçmişti birçok tepeyi ve vadiyi. Gökyüzü, ağır bulutlarını savurarak griye çalan bir maviliğe bürünmüştü. Hafif bir rüzgar esti, saçlarının arasına süzüldü. Genç adam derin bir nefes aldı. Ve o an, aniden koşmaya başladı! İlk başta temkinli, sonra daha hızlı… Ayakları toprağa çarptıkça özgürleştiğini hissetti. Rüzgar yüzünü okşuyor, gömleğinin uçları arkasında dalgalanıyordu. Toprağın kokusunu içine çekti.

Genç adam ilerlerken ayaklarının altındaki toprağın giderek yumuşadığını hissetti. Nefes nefese kaldığında yavaşladı ve biraz önündeki uçurumun kendisine baktığını fark etti. Gözlerini ayırmadılar birbirlerinden ve yaklaştılar iyice birbirlerine. Rüzgar genç adamı bir ileri bir geri sallıyordu. Öyle ya, kendini serbest bırakması uçurumdan atlamasıyla eşdeğerdi. O anda geriye dönüp baktı, o ayakkabılar tüm yorgunluğuyla bırakmıştı kendini toprağa. O da zaten yaklaşmaya çalıştığı ne varsa ve kapatmaya çalıştığı ne kadar hesap varsa bırakmıştı öylece.

Yüzünü uçurama döndü, gözlerini kapattı, kollarını açtı ve en sevdiği dizelerle rüzgâra teslim oldu:

“…

yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

…”

 

 

 


Kaynakça

Özel, İ. (2000). Münacaat. Bir Yusuf Masalı, Şule Yayınları.

15-03-2025
Konuk Düşünce Yazarları

Konuk Düşünce Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir