Konuşmamız Gereken Şeyler Var

Konuşmamız Gereken Şeyler Var

A+ A-

Herkese günaydın, uzun bir süredir öyle bir huyum var ki gün içinde yeni tanıdığım veya tanıdığım insanlara günaydın diyorum, akşam olsa bile.. bir çeşit metafor diyebiliriz aslında, insanlara günaydın dersem eğer, ne olursa olsun o saatten sonra günümün/lerinin gerçekten de aydın bir şekilde geçeceğini düşünüyorum, yani, içimdeki çocuk öyle düşünüyor, çünkü insanlara alışılmışın dışına çıkarak yaklaşıyorum, ilk başta şaşırıyorlar sonra kendimi açıklayınca bir bakıyorum onlar daha ben demeden günaydın demeye başlamış, fark ettiyseniz eğer, cümlelerimde bir nokta işareti de yok, çünkü yaşıyor olduğum süre zarfında hiçbir zaman yazılarımı sonlandırmayacağım, benim için virgül her zaman en önemli işaret olmuştur, hayatın devamlılığı yaşamın sadeliği niteliğinde.. bu sizinle paylaşmak istediğim ilk bilgiydi, ikinci bilgi ise esas konumuz olacak ki; konuşmamız gereken şeyler var, ve bunu sevdiğim bir alıntıyla başlatmak istiyorum, Ölü Ozanlar Derneği filminde Walden’ın yazmış olduğu Ormanda Yaşam adlı eserinden, Bilinçli yaşamak için ormana gittim; hayatın tüm iyiliğini emmek için. Hayat olmayan şeyleri iteceğim ve öldüğüm zaman aslında yaşamamış olduğumu görmeyeceğim. İçimdeki barbarca çığlığı dünyanın çatısından haykırıyorum..”

Ben de diyorum ki, ruhumun dört bir yanını örümcekler yuva belledi, hiçbir şeyi halledemiyor, hiçbir şeyden haz alamıyorum, insanlar apaçık sahte geliyor ve bundan kaçamıyorum, oysa sade bir yaşam için neler vermezdim, bir bitkinin yaşamı gibi yalnızca duruyor ve fotosentez yaparak, içinde yaşadığım dünyada bir hayat, bir mana artığı arıyorum, biliyorum ne yeniden dünyaya gelip yaşayabilmek mümkün ne de onca yaşanılanları bir çırpıda silebilmek, yaşadığımı sandığım bu yaşam sancısının içinde kaybolup iğrenç ve rezalet bir döngüde sıkışıp kalıyorum, ne ileriye bir adım atabilmek ne de olduğum yerde durup arkaya bakabilmek mümkün, elimde kocaman, ne kadar dolu olduğunu bile fark etmediğim bir nihilizm çakması hiçlik topu ve ruhumu inceden saran örümceklerin sık ağlarıyla yalnızca yaşadığımı sanıyorum, hayatımın bir kısmını Orhan Pamukun da dediği gibi, Hayatımın en güzel anıymış, bilmiyordum.” cümlesini baz alarak aldığım kararların sonucundan pişman olmamaya çalışarak harcadım oysa en büyük pişmanlığım buymuş, ne kadar ironik değil mi, hata yapmamaya çalışarak kocaman bir hata yapmış, sadece kendimi robotlaştırmışım, gülüşlerim vitrin camındaki mankenler kadar donukken gülümseyebilmek için ısrarcı olmuşum oysa robot değiliz ya, üzülebilir, yıkılabilir hatta ağlayabiliriz de, toplumca dayatılan dilimize yapışmış ‘iyiyimyalanı, boğazımızı tıkamış, iyiyimtabusu omuzlarımıza yük gibi binip denizin en orta yerine bırakıp dibe çökmemize neden olmuş, burada size doyasıya diyorum ki, iyi değilim ve halledemiyorum, bu yazı biraz da benim gibi olanların olduğunu hissedebilmek için, bana yapılmasını istediğim anlayışı, başkaları için yaparsam fark edilir miyim? Bilmiyorum, deniyorum, sürekli deniyor ve yalpalıyorum, bu benim için sorun olmasa da insanlar için sanırım büyük bir sorun, kendi hayatımı ‘benolarak yaşamak istiyorum fakat insanların kalıpları arasında o kadar sıkıştım ki gerçek beni göremiyorum, mesela çocuktum ve diğerleri mor seviyor diye moru sevmeye başladım, oysa ben moru değil kahverengiyi severdim, fakat kahverengi herkes tarafından dışlandığından bana kötücül geliyordu ve bağıra bağıra hayır, ben kahverengiyi seviyorum diyemiyor, korkuyordum, öylesine olmasına gerekirsen ölesiye kendi fikrimi söylemeye korkarken zamanla fark ettim ki aslında herkes aynı döngüde sıkışıp kalmış ve ne yapacağını bilemez halde yalnızca etrafına bakınarak başkalarını taklit ediyorlar, o halde ben neyden korkuyorum ki? O zaman da başka bir gerçeklik dank ediyor kafama, fark ediyorum, ben başkalarının yargısından değil kendi içimdeki yargı mahkememden korkuyorum, beni acıtan, kıran, mutlu eden yine benim gerçekliğim oluyor, o kadar sahteliğe söylenirken kendime ket vuramıyorum, vurmuyorum, çünkü o kadar çok kalıplaşmışım ki, o kadar çok zincirlerimi sıkıca bağlamışım ki, tamam o zincirleri siz verdiniz ama sıkmak da gevşetmek de bana bağlıydı ve ben sıkmayı tercih ettim diye kendime dürüst olamıyorum, spiral gibi sadece kendi etrafımda dönüyorum ve bu bana sadece baş dönmesinden başka bir şey vadetmiyor, oysa çılgınlar gibi dans ederek de başımı döndürebilirim, fakat benim tercihim yine ben oluyor, olduğum yerde durmak ve tüm bu sahte insanların içinde nefes alarak yalnızca bir taklitten ibaret olmak.. kendimi keşfetmek için kitaptaki gibi tüm sahtelikten kaçarak kendimi ormana mı kilitlemeliyim? Kendimi düşüncelerime kilitlemekten ne farkı var bunun? Tüm bu canlılardan daha değerli ve özel kılınan şey, zekam ve irademken neden kendi içime dönüp çözemiyorum?

Kendimizden; kendimizle birlikte kaçarak dürüst ve huzurlu bir yaşama erişemeyiz, bunun için en temel yol; farkındalığın tokat gibi çarpmasıdır, ben de bu yazıda bunun girişini yapıyorum, kendimle çatışıyor ve çelişiyorum çünkü biliyorum ki benim gibi olanlar var, susanlar, anlaşılmayacağını düşünenler.. her gün aynı skorla eve dönüyorsanız o halde neden aynı oyunu oynamaya devam ediyorsunuz? Para kazanma zorundalığı, yaşama zorundalığı, ihtiyaç zorundalığı.. peki, ihtiyaç piramidinizin temeli nedir? Bu kadar zorundalığın içinde günde iki litre su içmeyi unutup kendini ihmal eden, vücudunu susuz bırakan pek çok insan var, nereye kadar dayanır, bugün yarın dayandınız, ya sonra?

Günde yarım yudum su ile günü kapattıyorum, yaşıyorum ve suya ihtiyaç duyduğumu düşünmüyorum halbuki bir işe, başarıya, takdire, onaylanmaya, sevgiye, ihtiyacım var fakat o yarım yudum sudan ileriye gidemiyorum, başarıya ulaşmak için su içmem gerekmiyor fakat başarıya giden yolda yılmadan yürüyebilmem için vücudumun gerekli suyu alması gerekiyor, kendimden kısıyorum kendime pek çok şey alabilmek için, yaşayabilmek için; huzurla, mutlulukla, yarının bütçesini düşünmeden umarsızca, mesela Napolyondan örnek vereyim, Napolyonun hayatını kurtaran şey egosudur, Waterloo savaşını kaybettiğinde kendisini küçük Saint Helena adasına kapatıyor, tam olarak ne olduğu bilinmiyor ama sevdiğim bir varsayım şöyle; depresyona girip intihar etmeye karar veriyor, ama aynı zamanda da Napolyon kendisinin insanüstü bir gücü olduğunu düşünüyor ve buna o kadar çok inanıyor ki, ölmek için gereken zehrin altı katını alıyor fakat midesi zehirle o kadar doluyor ki, vücudu zehri reddediyor ve ölmüyor, egosu Napolyonun hayatını kurtarıyor, ya da belki de Napolyon ileri düzeyde astigmattır ve şişede yazanın zaten zehirolduğunu görmez içtikçe içer, o halde geçekten onu kurtaran egosu mudur yoksa bilinçsiz körlüğü mü?

Bence Napolyona iyisinden mi bir gözlük lazımmış fakat o durumda onu kullanmayı akıl eder miydi orası şüpheli, özetle; size gelmeyen, gelemeyen, her şeyi özgür bırakın, bu bir iş olabilir, insan olabilir, hatta yoldan sevmek için pisi pisi diyerek çağırdığınız kedi bile olabilir, yalnızca somut bir varlık değil soyut durumlar içinde geçerli, umut, hayal kırıklığı, mutlu olsanız bile midenizde o olumsuz yanmayı hissettiren sahte duyguyu bir kenara bırakın, o zaman kendinizi batırıldığınız denizin yüzeyine çıkmakta olduğunu göreceksiniz, sözde basit gibi gelen bu özgür bırakma durumu, icraate geldiğinde daha da dibe batıyormuş gibi hissettirebilir fakat unutmayın ki, yine bilindik bir sözdür;  Gökkuşağına ulaşmak için önce yağmurlu havanın dinmesini beklemeliyiz.”

22-10-2025
Rüya Ülay

Rüya Ülay

Edebiyat

5 Aralık 2003 yılında İstanbul’da doğdu, 2021 yılında Avcılar Saide Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Dış Ticaret okudu ardından Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne giriş yaptı, tarihi ve sanatı eleştirel yönüyle ele almayı seviyor, düşüncelerini saklamıyor, sadece cümleye dönüştürmek için bekletiyor, hayvanları ve kahverengiyi seviyor.

ulayruya@gmail.com