Eğer Duymak İstersen

Eğer Duymak İstersen

A+ A-

Doğru sorularla yaşayabilme cesareti felsefedir, fakat insanın cevap arama sanatı felsefe değildir bana göre, çünkü bazı sorular çözülmek için değil, insanı değiştirmek için vardır, ”ben kimim?" sorusu mesela... Cevabı olan bir soru değildir o, her yaşta yeniden yazılır, her kayıpta başka anlam kazanır, her vedadan sonra harfleri bile değişir, insan kendini bulmaz; kendini, yaşadığı her şeyle yeniden kurar,

Her şeyin adını koymak istiyoruz ya hani, mutlu muyum? Başarılı mıyım? Doğru yolda mıyım? Halbuki nehirler bile gittikleri denizi bilmeden akıyor, bir nehir, yolunu hesaplayarak değil; önüne çıkan taşlarla konuşarak buluyor, belki insan da hayatını planlarla değil, karşılaştığı engellerle şekillendiriyor, belki karakter dediğimiz şey, istediğimiz hayatın değil; baş edemediğimiz hayatın bize bıraktığı izidir,

Sonbaharın son gecelerinin birinde penceremin panjurunu açarken rüzgârın kaldırımdaki kurumuş yaprakları sürükleyişini uzun süre izlemiştim, tabii bunu romantize ediyorum; yapraklar direnmiyordu, düştükleri toprağa öfke duymuyorlardı, dallarından kopmuş olmanın yasını tutuyor gibi de görünmüyorlardı, sadece rüzgârın yönüne teslim olmuşlardı, o an, teslimiyet ile vazgeçmenin aynı şey olmadığını düşündüm, vazgeçmek umudu bırakmaktır; teslimiyet ise hayatın senden büyük olduğunu kabul etmek, insan bu ikisini karıştırdığı için bazen savaşması gereken yerde susuyor, bazen de susması gereken yerde ömrünü tüketiyor,

Bu aralıkta denge dediğimiz şey, hayatın iki ucunda eşit durabilmek değildir, çünkü insan hiçbir zaman tam ortada yaşamaz, bir gün umut ağır basar evet ama ertesi gün korkuya bırakırken, bir sabah yerini cesarete bırakır, akşam olduğunda bile aynı duyguyu cebimizde bulamayız, ruh, cetvelle ölçülebilecek kadar simetrik değil, denge, değişmeyen bir hâl değil; sürekli bozulan bir ritmi yeniden kurabilme becerisi,

İnsanın yaşamındaki bütün yolculuğu bunun etrafında dönüyor belki de, kendini tamamlamak için değil, kendini duymak için yürümek... Kusursuz olmak için değil, dürüst olmak için yaşamak... Çünkü hani, insanın en büyük yalnızlığı, çevresinde kimsenin olmaması değil, kendi içinden gelen sesi tanıyamayacak kadar uzun zamandır başkalarının gürültüsüyle yaşamasıdır,

Şehrin en dürüst vaktinde, kimsenin birbirine günaydın demediği saatte, sokak lambaları henüz görevini bırakmamışken, güneş gökyüzünü temkinli adımlarla yoklar, kaldırımlar gece boyunca biriktirdiği sessizliği ayakkabı seslerine teslim etmeden önce, dünya kısa süreliğine unutulmuş bir tiyatro sahnesidir, dekor yerindedir, oyuncular henüz gelmemiştir, tam o anda daha başkalarının bakışları üzerinde değilken insan ruhu, kendi gölgesini fark eder,

Bütün ömrümüz boyunca aslında, bize ait olmayan bakışların altında çocuk yaştan başlayarak "aferin" kelimesini öğreniyoruz; büyüyünce onun daha pahalı hâllerini, terfi, alkış, beğeni, takdir... İsimleri değişiyor ama içimizdeki açlık aynı kalıyor, çoğu zaman insan kendisi olmak istemiyor; görülmek istiyor fakat görülmek ile anlaşılmak arasında, gecenin denizle sabah arası kadar uzun bir mesafe var,

Hani aynalar bize yüzümüzü gösterir ama kim olduğumuzu söylemez ya, belki de bu yüzden her sabah aynı cama bakıp başka bir insan arıyor, saçımızı değiştiriyor, tenimizi farklı kokularla süslüyoruz, hatta sesimiz yıllar içinde kalınlaşıyor ya da inceliyor; fakat içimizde oturan o eski çocuk, zamanın hiçbir teklifini kabul etmiyor, hâlâ aynı köşede oturuyor, hâlâ aynı cümleyi bekliyor, hâlâ bazı sessizlikleri, söylenmiş sözlerden daha ağır taşıyor,

Kendimize yabancılaşırken bunu büyük kırılmalarla yaşamıyoruz, kimse bir sabah uyanıp "artık kendim değilim,” demiyor aksine bu, daha çok eski bir evin duvarlarına yavaş yavaş yayılan rutubet gibi oluyor, ilk gün fark edilmiyor sonra bir köşede küçük bir leke beliriyor hatta aylar geçiyor, o leke büyüyor, duvarın rengini değiştiriyor en sonunda ev hâlâ aynı evken içinde yaşam hissi bambaşka bir şeye dönüşüyor, ruh da böyle çürüyor; gürültüyle değil de ihmal edilerek,

Ne tuhaf... Meğer ne çok sustuğu şeylere dönüşüyormuş insan, söylenmeyen öfkeler ne kadar da karakterimizin kabuğu oluyormuş,

Ertelenen hayaller alışkanlığa dönüşüyor, yaşanmamış ihtimaller ise zamanla kader sanılıyor, belki de bu yüzden bazı insanlar kaderden değil, cesaret edemedikleri hayatlardan yakınıyor, çünkü yaşanmamış bir ihtimal, hafızada her zaman diğerlerinden hatta yaşamın kendisinden bile daha kusursuz kalıyor,

Belki bir gün, yine sabahın o erken saatlerinde pencereyi bu sefer sen açacaksın, şehir henüz uyanmamış olacak, gökyüzü, geceyle gündüz arasında karar vermeye çalışacak, içeri serin bir rüzgâr dolacak, o an fark edeceksin; hayat sana hiçbir zaman kesin cevaplar vermemiş, ama her mevsim, her kayıp, her başlangıç sana aynı şeyi usulca fısıldamış, eğer duymak istersen;

“Belki de nehirler denizi bulduğu için değil, aktıkları için nehirdir, insan kendini bulduğu için değil; aramaktan vazgeçmediği için insandır,”

19-07-2026
Rüya Ülay

Rüya Ülay

Edebiyat

5 Aralık 2003 yılında İstanbul’da doğdu, 2021 yılında Avcılar Saide Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Dış Ticaret okudu ardından Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne giriş yaptı, tarihi ve sanatı eleştirel yönüyle ele almayı seviyor, düşüncelerini saklamıyor, sadece cümleye dönüştürmek için bekletiyor, hayvanları ve kahverengiyi seviyor.

ulayruya@gmail.com