Patates Kadar Tatlı, Taş Kadar Sert
Merhaba sevgili okuyan… Ya da bu metne rastgele bir zamanda denk gelen güzel insan, bugün sana biraz garip bir şey anlatacağım: Hem patates kadar tatlı hem de taş kadar sert bir hikâye, hani bazen iki uç durum, bir araya gelmeyecek iki hâl aynı insanda toplanır ya… İşte tam olarak öyle bir yerden sesleniyorum,
Şöyle düşün: Elinde bir patates var, evet, dümdüz, şekilsiz, çamurlu, sanki üzerine basılıp geçilmiş gibi duran o tuhaf sebze, ama onu yıkayıp masaya koyduğunda bir anda sevimli gelir ya insana… Tıpkı kendini saklamayı seven insanlar gibi, eğer romantize edersek, önce çamuru görür sonra da gözden kaçan detayları fark edersin,
Benim de hayatımda böyle biri vardı, ne zaman arkadaş olduk, ne zaman yoluma taş koydu, ne zaman destek oldu tam ayırt edemediğim biriydi, ona hep, “Sen patates gibisin,” derdim, çok gülerdi, “Patates gibi olmak iyi bir şey mi?” diye sorardı,
Bana göre çok iyi bir şeydi, patates sadedir ama doyurur, gösterişi yoktur, iddiası yoktur, yokluğunda sofrada bir şey eksik kalır, onun da tam olarak böyle bir tarafı vardı: Süslemesi yok, yapmacığı yok, kendini büyük gösterme çabası yok… Olduğu gibi, biraz mütevazı, biraz kırık, biraz karanlık ama bir şekilde sıcak ve ulaşılabilir,
Ama onun bir de taş yanı vardı, hem de öyle hafif bir sertlik değil; dokunduğunda ses çıkaran, keskin, mesafeli bir sertlik, birine çok kırıldığında tek kelime etmez, içine atar, kimsenin fark etmemesi için günlük hayatına aynı şekilde devam ederdi, sessizlikle kendini koruyanlardandı, ona dokunursun, tepki yok, bir şey söylersin, duvara çarpmış gibi olursun ya işte o an taş gibi sert, soğuk, ve ulaşılmaz,
Yine de o taşın içini hep bildim, dışarıdaki sertliğin, içindeki sıcaklığı saklamanın bir yöntemi olduğunu anlamıştım, bazı insanlar yara almamak için zırh giyer; o ise ses etmemeyi zırh yapıyordu, bunu anlatmamın sebebi, geçenlerde sokakta bir patates tezgâhını görünce aklıma düşmesi, kendi kendime, “Gerçekten de hayatımızdaki insanlar patatesler gibi,” dedim,“Kabuğunu soyana tatlı, dışarıdan bakınca sıradan, ”
O an şunu fark ettim: Hepimiz biraz patatesiz, hepimizin hem sevecen hem de sert yanları var, kimimiz bunu saklıyor, kimimiz abartarak dışarı vuruyor, ama asıl mesele şu: Biz birbirimizin kabuğunu soyarken ne kadar dikkatliyiz? Bana kalırsa çoğu zaman değiliz, bazen çok hızlı davranıyoruz; bir insanın içini merak ederken kabuğunu aceleyle kazıyoruz, bazen de tam tersi: Kabuğa bakıp hemen hüküm veriyoruz, “Bu insan böyledir,” “Şundan bir şey olmaz,” “Bu hep böyle davranır,” diye kestirip atıyoruz,
Oysa bir patatesi bile soyarken dikkat gerekir, çürük varsa ayırırsın, kabuk kalınsa ince ince alırsın, içi sağlam çıkınca sevinirsin, insan ilişkileri de aynı hassasiyeti ister,
Gelelim hikâyenin taş kısmına…
Bir gün o arkadaşım bana, “Bazen kendimi bir taş gibi hissediyorum, herkes bir şey istiyor, soruyor, bekliyor… Ama ben cevap verecek gücü bulamıyorum,” dedi, o an içimde bir şey kırıldı, çünkü o taşın içinde ne kadar yumuşak bir yer olduğunu biliyordum ama bunu kendisine gösteremiyordu,“Peki neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğumda, “Çünkü gösterirsem daha çok acıyacak,” dedi,
Bu cümle de his de bana çok tanıdıktı, belki sana da tanıdık gelir, çoğumuz duygularımızı saklamayı, güçlü görünmeyi, ses çıkarmamayı tercih ediyoruz,“Bir daha acımasın, bir daha kırılmasın, bir daha aynı hatayı yapmasın,” diye kendimizi taşlaştırıyoruz, oysa acıya merhem olan tam tersidir: Ses etmek, anlamak, anlatmak, ama insan işte… En çok kendine karşı sert olmayı biliyor,
Bazen sevilmek istiyorsun, bazen kaçmak, bazen içten içe kırılıyorsun ama dışarıdan bakan biri bunu fark etmiyor, kendi kabuğunun sabit kalmasına izin veriyorsun, bu yanlış değil aslında, mesele şu: Kabuğunu korurken içini unutma, taşa dönüşürken tatlılığını kaybetme, kim olduğuna kızma, nasıl hissettiğine utanma,
Çünkü patates gibi olmak, yani hem sıradan hem özel, hem sakin hem güçlü olmak; insanı ilginç yapan şeylerden biri, hatta insanı insan yapan önemli yanlardan biri, bu metni okurken kendini bir yerlerde bulduysan, ister patates kısmında ister taş kısmında, şunu söyleyeyim: Bu senin eksikliğin değil, gücün de değil, bu senin gerçeğin, insan olmanın gerçeği, bundan utanma, saklama, kısma, bir gün patates yanın ağır basar, bir gün taş yanın, bu değişim seni zayıflatmaz; aksine daha anlaşılır, daha bütün, daha sen yapar,
Keşke herkes içindeki o “patates tatlılığını” biraz ortaya koysa, belki dünya bu kadar sert olmazdı, belki sokakta birbirinin yüzüne bakmaktan çekinmeyen insanlar görürdük, belki biri sertleştiğinde, onun aslında neyi sakladığını anlamak için bir adım geri değil, bir adım ileri atardık, çünkü insanın tatlılığı hiçbir zaman tamamen kaybolmaz; sadece kabuğunun arkasında biraz bekler,
Bir insanı tanımak, onun hem patates yanını hem taş yanını kabul etmektir, kimse sadece tatlı değildir, kimse sadece sert değildir, birinin bizi kızdıran tarafı, aynı anda bizi gülümsetebilir, birinin suskunluğu bile bazen bir şefkat biçimidir, bugün kendini biraz patates gibi hissediyorsan bırak öyle olsun, ruhun biraz taş gibiyse ona da izin ver, hem sertlik hem tatlılık doğaldır; yeter ki kendine yabancılaşma,
Friedrich Nietzsche bir yerde şöyle der: “İnsan, kendinde barınan kaosu korudukça yıldız doğurabilir,”
Belki de patates kadar tatlı yanımız o kaosun içindeki sıcaklıktır; taş kadar sert yanımız ise o kaosu koruyan kabuk, kim bilir, belki de tam bu yüzden olduğumuz gibiyiz,
Ya da belki düpedüz patatesi çok seviyorumdur ve şu anda da oldukça açımdır, kim bilir?