Hayat Hızlı Değil, Biz Aceleciyiz
Herkese merhaba, aslında merhaba demek bile garip geliyor bazen çünkü çoğu insan birbirini gerçekten görmeden selamlıyor, bir alışkanlık gibi, refleks gibi, hatta çoğu zaman farkında bile olmadan, bu yüzden ben bazen insanlara merhaba yerine “yavaşla” demek istiyorum ama tabii bunu yüksek sesle söyleyemiyorum çünkü insanların en çok korktuğu şeylerden biri yavaşlamak, sanki yavaşlarsak hayat bizi geçip gidecekmiş gibi, sanki bir yarıştaymışız gibi koşuyoruz ve kimse yarışın başlangıcını da hatırlamıyor, bitiş çizgisinin nerede olduğunu da bilmiyor, ama herkes nefes nefese koşuyor, ben de koştum uzun süre, hatta bazen koşmadığım zamanlarda bile koşuyormuş gibi davranmayı öğrendim çünkü modern dünyanın en tuhaf beklentilerinden biri de bu; sürekli meşgul görünmek zorundasınız, eğer bir gün gerçekten boş vaktiniz olduğunu söylerseniz insanlar size şüpheyle bakıyor, sanki bir suç işlemişsiniz gibi, oysa bazen hiçbir şey yapmamak insanın yapabileceği en dürüst eylemlerden biri olabilir,
Çocukken zamanı böyle algılamıyordum, çocukken zaman geniş bir ova gibiydi, yürüyebildiğin, koşabildiğin, uzanıp gökyüzüne bakabildiğin bir alan, bir yaz gününün hiç bitmeyecekmiş gibi geldiğini hatırlıyorum, öğleden sonra güneşinin ağır ağır akşam olmasını beklediğimiz günler vardı, şimdi ise günler bir asansör gibi yukarı aşağı gidiyor ama arada katların nasıl geçtiğini anlamıyoruz, sabah oluyor, bir anda akşam oluyor ve biz o günün neresinde yaşadığımızı bile hatırlayamıyoruz, çünkü aslında yaşamıyoruz, daha çok yetişmeye çalışıyoruz,
Bir süre sonra fark ettim ki insanların büyük bir kısmı zamanı yaşamıyor; zamanı tüketiyor, sanki bir sandviç yer gibi günleri yiyorlar, hızlı hızlı, çiğnemeden, tadına bakmadan, sonra akşam olduğunda bir yorgunluk hissi geliyor ama o yorgunluk çalışmanın yorgunluğu değil, o yorgunluk anlam eksikliğinin yorgunluğu, çünkü insan sadece yorulduğu için bitkin olmaz, insan bazen yaşamadığı için de bitkin olur,
Bir gün otobüste giderken bunu düşündüm, herkes telefonuna bakıyordu, başlar eğik, yüzler mavi ekran ışığında donuk, o an fark ettim; biz artık aynı mekânda bulunan ama farklı gerçekliklerde yaşayan insanlar olduk, yan yana oturuyoruz ama aslında kilometrelerce uzaktayız, çünkü zihnimiz başka yerlerde, sürekli bir bildirim sesi, sürekli bir mesaj, sürekli bir güncelleme, sanki hayatın kendisi değil de hayatın fragmanlarını izliyoruz,
Ben de bu düzenin içinde büyüdüm ve bir süre sonra kendimi bir takvim gibi hissetmeye başladım, içimde sayfalar vardı ve her gün bir sayfa koparıyordum ama o sayfanın içinde gerçekten ne olduğunu hatırlamıyordum, yalnızca ilerliyordum, ilerlemek dediğimiz şeyin gerçekten ilerlemek olup olmadığını sorgulamadan ilerliyordum, çünkü herkes ilerliyordu ve kalmak en büyük korkulardan biri haline gelmişti,
Sonra bir gün bir şey daha fark ettim, belki de ilerlemek sandığımız şey bazen yalnızca daha hızlı kaybolmaktır, çünkü bir yere varmak için hızlanmak gerekir ama nereye gittiğini bilmiyorsan hız yalnızca seni daha uzak bir bilinmezliğe götürür,
O gün kendime küçük bir deney yaptım, hiçbir yere yetişmemem gereken bir gün seçtim, saat kurmadım, plan yapmadım, yapılacaklar listesi hazırlamadım, ve o gün ilk kez tuhaf bir boşluk hissettim, çünkü insan sürekli koştuktan sonra durduğunda başı döner, tıpkı bir trenin içinden indikten sonra zeminin hareket ediyormuş gibi gelmesi gibi, zihnim koşmaya alışmıştı ve ben onu durdurmaya çalışıyordum, o gün sadece yürüdüm, ama amaçsızdı yürüyüşüm, bir yere varmak için değil, yalnızca yürümek için yürüdüm, ve ilginç bir şey oldu, etrafımda daha önce hiç fark etmediğim şeyler görmeye başladım, bir duvarın üzerindeki sarmaşık, kaldırım taşlarının arasından çıkan küçük bir ot, bir kafede tek başına oturup kitap okuyan bir adam, bunların hepsi her gün oradaydı muhtemelen ama ben ilk kez görüyordum çünkü ilk kez bakıyordum,
İnsanın bakmak ile görmek arasındaki farkı anlaması bazen yıllar sürebiliyor, biz çoğu zaman bakıyoruz ama görmüyoruz, dinliyoruz ama duymuyoruz, yaşıyoruz ama fark etmiyoruz, ve sonra bir gün biri bize hayatın ne kadar hızlı geçtiğini söylediğinde şaşırıyoruz, oysa hayat hızlı geçmiyor, biz hızlı geçiyoruz hayatın içinden, sanki bir müzenin içinde koşarak dolaşan bir ziyaretçi gibiyiz, tabloların önünden geçiyoruz ama hiçbirine bakmıyoruz, sonra çıkış kapısında birine “müze çok büyüktü” diyoruz ama aslında gördüğümüz tek şey koridorlar oluyor,
Bu yüzden bazen düşünüyorum, belki de insanın hayatındaki en büyük cesaret koşmayı bırakabilmektir, çünkü herkes koşarken durmak bir tür delilik gibi görünür ama belki de gerçek akıl tam olarak orada başlar, durduğun yerde, nefes aldığın anda, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığını fark ettiğin o küçük saniyede; çünkü hayat dediğimiz şey aslında büyük başarıların toplamı değil, küçük fark edişlerin toplamıdır,
Bir sabah güneşin pencereye vurduğunu görmek, bir fincan çayın gerçekten sıcak olduğunu hissetmek, bir arkadaşın sesinde saklı yorgunluğu fark etmek.. bunlar küçük şeyler gibi görünür ama hayatın büyük kısmı zaten küçük şeylerden oluşur, ve biz o küçük şeyleri kaçırdıkça büyük anlamları aramaya başlarız, halbuki bazen aradığımız şey çok yakındadır, yalnızca biraz yavaşlamak gerekir, biraz durmak gerekir, ve belki de ilk kez gerçekten bakmak gerekir,
Tam da bu yüzden son zamanlarda insanlara gizlice şunu söylemek istiyorum,
koşmayı biraz bırakın,
hayat sizden kaçmıyor,
belki de siz hayattan kaçıyorsunuzdur,