Anılar Üzerine

Anılar Üzerine

A+ A-

Çocukluk, düzenli bir hatırlama biçimine asla izin vermez, geriye dönüp bakmaya çalıştığımda karşıma bir kronoloji değil; birbirine değmeyen, hatta zaman zaman birbirine tamamen zıt anların oluşturduğu tuhaf bir harita çıkıyor, sanki o zamanlar yaşadığım her şey, bugünün aklıyla açıklanamayacak kadar dağınıktı ama yine de, o dağınıklığın içinde gizli bir bütünlük vardı,

Mesela bir yaz günü… Normalde yaz aylarını sevmem; güneşten, hatta denizden bile kaçınırım ama o gün farklıydı, henüz küçüğüm, güneş o kadar keskin ki, sokağın ortasında yürürken ayakkabımın içi ısınıyor, elimde eriyen bir dondurma var; çikolatalı, damlaları parmaklarımdan aşağı süzülüyor,

Annem uzaktan “çabuk ol” diye sesleniyor ama ben ağırdan alıyorum çünkü o anın biraz daha uzamasını istiyorum, zamanın akıp gittiğini bilmiyorum belki, ama bir şeylerin geçici olduğunu hissediyorum, çocuk aklıyla bile bazı anların tutulamayacağını sezmişim, yokuşu çıkarken yoruluyorum, annem elimden tutup beni kendine doğru çekiyor, o anın içindeki güven, tarif edilemeyecek kadar sade, tüm gün yayılıp oturduğum şu zamanlarda o hareketin yalnızca bir yardım değil, aynı zamanda bir anlam taşıdığını fark ediyorum, keşke bugün hâlâ “anne, beni çeker misin, çok yoruldum” diyebilsem, ama dünya, ben yoruldum diye durmuyor, insan büyüyor ve büyüdükçe, yorulsa bile yürümeyi bırakmamayı öğreniyor, bunu bana aslında annem öğretiyor,

Sonra başka bir anı giriyor araya, karanlık bir oda, elektrikler yeni kesilmiş, perdeler hafifçe hareket ediyor ve ben o karanlığın içinde bir şeylerin saklı olduğuna inanıyorum, kalbim hızlı atıyor, hareket etsem bir şey olacak hissine kapılıyorum bu yüzden öylece bekliyorum, korkunun tam ortasındayım ama aynı zamanda merak da ediyorum, kaçmak istemiyorum, o karanlığın içinde ne olduğunu bilmek istiyorum, belki de ilk kez, korkunun sadece kaçılması gereken bir şey olmadığını öğreniyorum,

Bir başka gün… Sokakta oynarken dizimi kanatıyorum, çocukken sürekli düşer, dizlerimi yaralarmışım zaten ama o an acıdan çok, bana bakan gözler rahatsız ediyor beni, ağlamamak için kendimi tutuyorum çünkü ağlarsam zayıf görüneceğimi düşünüyorum, aynı günün akşamında, odamda tek başıma sessizce ağlıyorum, o an anlıyorum; insan bazen acıyı değil, acının başkaları tarafından görülmesini saklamak ister,

Ve bir bayram sabahı… Yeni kıyafetler, cebime sıkıştırılmış harçlıklar, kalabalık bir ev, ağzım tıka basa yaprak sarma ve ayaklarım tüm günün gezmesiyle sızlıyor, evdekiler ise gülümsüyor, her şey olması gerektiği gibi ama ben bir köşede oturup yemek yerken olan biteni izliyorum, mutluyum, evet, ama o mutluluğun içinde ince bir yabancılık hissi var sanki sahnenin içindeyim ama aynı zamanda dışındayım da, kendimi ilk kez bir gözlemci gibi hissettiğim anlardan biri bu, belki de o gün, insanın aynı anda hem içinde hem dışında olabileceğini fark ettiğim gündü,

Bu anılar birbirine benzemiyor, birinde sıcak ve güvenli bir dünya var; diğerinde karanlık ve belirsizlik, birinde kahkaha, diğerinde korku ama bugün geçmişteki anılarımı yeniden düşündüğümde hepsinin beni aynı yere götürdüğünü fark ediyorum,

Çocukluk, aslında bir şeyleri öğrenmekten çok, hissetmeyi öğrenmekti ve bu hisler çoğu zaman net olmuyordu, aynı anda hem mutlu hem huzursuz, hem cesur hem korkak olabiliyordum, o zamanlar bu çelişkileri çözmeye çalışmak yerine sadece yaşıyordum, asıl fark burada mı bilmiyorum ama büyüdükçe, her şeyin bir adı olması gerektiğine inandırılıyor ve hislerimizi sınıflandırıyoruz; mutluluk, üzüntü, korku… Oysa çocukluk, bu sınırların ötesinde bir yerdi ve bir anın içinde hepsi birden var olabiliyordu bu da bir çelişki değil; doğallık ve hayal gücüydü,

Çocukluğumun o dağınık haritası belki de bana şunu öğretmeye çalışıyordu; hayat, tutarlı olmak zorunda değil, her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil, aynı anda birden fazla şey hissedebilmek, bir eksiklik değil ve ben bunu biraz geç fark ettim,

Eriyen dondurma, karanlık oda, kanayan diz, bayram sabahı… Hepsi birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında tek bir şeyin etrafında dönüyor; deneyimlemek, çocukluk, anlamaya çalışmadan yaşamanın hâliydi ve bu yüzden o anlar bu kadar yoğun, bu kadar gerçekti,

Büyüdükçe insanın anlam arayışı ağır basıyor ve her şeyin nedenini bilmek istiyoruz ama bu çaba bazen deneyimin kendisini gölgeleyebiliyor, çocukken sahip olduğumuz o saf algı, yerini sürekli analiz eden bir zihne ve kaygılı bir yaşam sürdürmeye bırakıyor, bu yüzden hiçbir şey eskisi kadar “tam” hissettirmiyor,

Tam da bu anlarda çocukluğumuzdaki anılar gelecekteki ben’e ziyaret ediyor, bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor; her şeyin anlamını bulmak zorunda değiliz bazen bir an, sadece yaşandığı için değerlidir onu çözümlemeye çalışmak, büyüsünü azaltır, yaşamı kendimize kendimiz için zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz,

O anılara baktığımda, hepsinin farklı yönlere savrulmadığını; aksine tek bir yolda birleştiğini görebiliyorum, yol, hayatın kesin çizgilerden oluşmadığını kabul etmekten, çelişkilerin bir arada var olabileceğini anlamaktan ve belirsizliğin korkulacak bir şey olmadığını kabullenmekten geçiyor,

Belki de çocukluğumuz bir başlangıç değil; unutulmuş bir hatırlayıştır ve insan, ne kadar büyürse büyüsün, o haritayı tamamen kaybetmez sadece okumayı unutur, sanırım bu konuyu biraz da dondurma yerken düşünmeliyim, hemde çikolatalı,

19-04-2026
Rüya Ülay

Rüya Ülay

Edebiyat

5 Aralık 2003 yılında İstanbul’da doğdu, 2021 yılında Avcılar Saide Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Dış Ticaret okudu ardından Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne giriş yaptı, tarihi ve sanatı eleştirel yönüyle ele almayı seviyor, düşüncelerini saklamıyor, sadece cümleye dönüştürmek için bekletiyor, hayvanları ve kahverengiyi seviyor.

ulayruya@gmail.com