Kimsenin Başın Sağ Olsun Demediği Yaslar

Kimsenin Başın Sağ Olsun Demediği Yaslar

A+ A-

Bazı insanların ardından yas tutulmaz, bazı ihtimallerin ardından tutulurmuş ya hani, bunu ilk ne zaman öğrendiğimi hatırlamıyorum ama insanın yalnızca kaybettiklerinin değil, hiç sahip olamadıklarının da yasını tutabildiğini biliyorum artık, üstelik bu yasların bir cenazesi olmuyor, kimse kapınızı çalmıyor, başınız sağ olsun demiyor, size yemek getirilmiyor, birileri omzunuza elini koyup “zamanla geçecek” demiyor, çünkü dışarıdan bakıldığında kaybettiğiniz hiçbir şey yok, oysa insan bazen hiç yaşanmamış bir hayatın ardından eve döner,

Birlikte gidilmeyen bir şehrin dönüş yolundan gelir gibi, hiç söylenmemiş cümlelerin ağırlığıyla oturur bir koltuğa, telefonunu eline alır, yazıp yazıp siler, eski konuşmaları okur, bazı kelimelerin üzerine gereğinden fazla düşünür sonra,“acaba” diye başlayan cümleler kurar, ardından bir yerde durur ve kendine sorar; ben tam olarak neye üzülüyorum?

Cevabı bulmak kolay değil,

Bazen özlediğimiz şey, insan değil, yalnızca onun yanında olacağını düşündüğümüz halimiz, çok klasik gelir belki ama, daha neşeli, daha cesur, daha sevilen, ve belki de ilk defa bir yere ait hisseden o halimiz.. Bir insanın hayatımıza girmesiyle birlikte kafamızda sessizce kurduğumuz gelecek vardır bir de, o gelecek hiç gerçekleşmez ama biz onun yıkıntılarının altında kalabiliriz,

Kimse de gelip enkaz kaldırmaz, çünkü ortada zaten gerçek bir bina yoktur, o enkazın adı histir, 

Hayatın en acımasız taraflarından biri bu değil mi zaten? Siz içeride bir şeylerin yıkıldığını hissederken dışarıda hiçbir şey değişmez, derler ya hani, ‘sen biraz üzüldün diye dünya durup sana yol vermeyecek, şurada bir soluklan da demeyecek,’ öyle işte, sonra sabah olur, insanlar işe gider, fırın açılır, trafik yine sıkışır, birileri kahvesinin şekerini fazla koyar, bir çocuk okul çantasını sürükleyerek kaldırımdan geçer, dünya, sizin için önemli olan bir şey bitmiş gibi davranmaz, zaten dünya hiçbir zaman bunu yapmaz, sizin aksinize,

Hayat devam ederken biz bu duruma bazen kızarız, bazen de herkesin biraz yavaşlamasını isteri, sanki içimizde bir şey durmuşsa, bütün şehrin de durması gerekiyormuş gibi gelir ama sonra anlarız ki hayatın devam etmesi, yaşadığımız şeyin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor, sadece dünyanın bizim acımıza göre kurulmadığını gösteriyor,

Galiba insanın öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri bu, ben bunu çoğunlukla elime yüzüme bulaştırıyorum; hayat devam ederken üzgün olabilmek.. Bize çoğu zaman ikisinden birini seçmemiz gerektiği öğretiliyor; ya iyileşeceksin ya da üzüleceksin, ya geçmişi bırakacaksın ya da orada kalacaksın, halbuki insan aynı gün içinde ikisini de yapabilir, sabah yataktan kalkamayacak kadar üzülüp akşam arkadaşının anlattığı bir şeye kahkaha atabilir, birini özleyip başka birini sevebilir, geçmişi düşünüp geleceğe bilet alabilir,

İnsan tuhaf bir canlı, aynı kalbin içinde birbirine zıt onlarca duyguyu taşıyabiliyor, belki de yas dediğimiz şeyin yalnızca ölümle, ayrılıkla ya da kesin kayıplarla bir ilgisi yoktur, bazen bir ihtimalin gerçekleşmeyeceğini anladığın gün, esas yas içinde başlar, bazen bir insanın değişmeyeceğini kabul ettiğin gün ya da belki beklediğin telefonun gelmeyeceğini, o konuşmanın hiç yapılmayacağını, bazı soruların cevapsız kalacağını anladığın anda,

Bir şeyin olmayacağını kabul etmek, onun hiç olmamış olmasından daha ağır gelebiliyor, “olmadı” dediğimiz şeyin içinde hâlâ bir ihtimal saklı ya hani, belki yarın olur, belki sonra, belki başka türlü.. İnsan zihni özellikle böyle zamanlarda kendine küçük kaçış kapıları bırakmayı çok seviyor, bir ihtimal daha, bir konuşma daha, bir karşılaşma daha, bir “aslında” daha…

E tabi sonra bir gün yoruluyorsun, ihtimallerden değil sadece, kendini aynı yerde tekrar tekrar bulmaktan yoruluyorsun, iyileşmek tam da burada başlıyor,

Büyük bir aydınlanmayla değil, bir sabah gözlerini açıp “artık geçti” demekle hiç değil, daha sıradan bir yerden, mesela telefonuna bakıp eski bir konuşmayı açmamakla, bir sokağın önünden geçerken eskisi kadar yavaşlamamakla, bir şarkıyı değiştirmek zorunda kalmamakla, bir zamanlar bütün gününü kaplayan bir şeyin aklına yalnızca birkaç dakikalığına gelmesiyle,

Sonra hayatın küçük şeyleri yeniden görünür oluyor, markette sevdiğin şeyin indirime girmesi gibi, ya da, eve gelirken havanın güzel olması, bir kedinin kaldırımda güneşlenen bedenini görüp istemsizce gülümsemek, uzun zamandır dinlemediğin bir şarkıyı açmak.. Bunlar büyük iyileşmeler değil, hiç değil, bunlar yalnızca birer farkındalık, kendini ve hayata dair yaşanabilir kılınan doğal güzellikler, ki zaten iyileşme çoğu zaman büyük bir olay gibi gelmiyor, kimse kapıyı çalıp “artık iyileştin” demiyor, sadece bir gün fark ediyorsun,

Eskiden acının etrafında kurduğun hayatın içine, başka şeyler sığmaya başlamış, yas tamamen bitmiyor belki ama evin bütün odalarını işgal etmeyi bırakıyor, bir çekmeceye kaldırılmış eski bir eşya gibi oluyor sen orada olduğunu biliyorsun ama her gün eline almıyorsun, bazen çekmeceyi açıyorsun, bakıyorsun, biraz duruyorsun ama sonra kapatıyorsun, sana aynı hissettirmiyor çünkü artık orada yaşamak istemiyorsun,

Bence bazı şeyleri geride bırakmak onları değersizleştirmek değil, kimisi öyle görür ya hani, belki sende öyle görürsün ya hani, bil diye yazıyorum; yaşadığın duyguyu inkâr etmek hiç değil, bir zamanlar çok istediğin bir şeyin artık hayatında olmamasını kabullenmek, onu hiç istememişsin gibi davranmak anlamına gelmiyor, sadece bazı hikâyelerin senin istediğin yerde bitmeyeceğini kabul ediyorsun sonra kimisi bunun adına yetişkinlik diyor, ben yetişmek diyorum, birine yetişmek gibi değil ama, kendi kendine yeterek yetişmek..

Her şeyi tamamlayamamak, her sorunun cevabını alamamak, her vedayı güzel yapamamak, bazı insanları affetmeden bırakmak, bazı ihtimalleri mezarı bile olmadan gömmek, kimsenin bilmediği bir kaybın ardından kendi kendine başın sağ olsun diyebilmek, sonra bir sabah uyanıp perdeyi açmak, dışarıda hayatın bütün kabalığıyla, bütün sıradanlığıyla, bütün umursamazlığıyla devam ettiğini görmek, ve ilk defa buna kızmamak, çünkü hayatın devam ettiği gibi sen de devam ediyor ve bunu fark ediyorsun, belki tamamen iyileşmiş olarak değil, her şeyi unutmuş olarak hiç değil, hâlâ bazı şeyleri özleyerek, bazı geceler geçmişe dönerek, bazı şarkılarda kısa süreliğine eski haline gelerek, ama devam ediyorsun,

Ve bence zaten asıl meselede bu, geçmişi arkanda bırakmak değil, onunla birlikte yürümeyi öğrenmek, çünkü bazı yasların sonu yoktur, sadece bir gün, onları taşımak için eskisi kadar yorulmadığını fark edersin ve kimse başın sağ olsun demese bile, sen kendi yasından sağ çıkarsın,

Belki bugün kendi yasından sağ çıkmanın vaktidir, kim bilir?

09-09-2026
Rüya Ülay

Rüya Ülay

Edebiyat

5 Aralık 2003 yılında İstanbul’da doğdu, 2021 yılında Avcılar Saide Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Dış Ticaret okudu ardından Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümüne giriş yaptı, tarihi ve sanatı eleştirel yönüyle ele almayı seviyor, düşüncelerini saklamıyor, sadece cümleye dönüştürmek için bekletiyor, hayvanları ve kahverengiyi seviyor.

ulayruya@gmail.com