Yaşamın Kırılma Noktası
Bazı sabahlar, perdeleri araladığında sadece gün ışığı değil; geceden kalma bir düşüncenin gölgesi de girer içeri, henüz kahve suyu kaynamamıştır ama zihnin çoktan taşmıştır, ‘bugün’ diyorsundur, ‘belki de her şeyin başlangıcı olur,’ ama aynı cümleyi dün de demiştin, önceki gün de, başlangıçların bitişlerle, umutların yorgunlukla karıştığı o ince hatta, insan bir tür denge cambazına dönüşüyor,
İnsan garip bir canlı, her şeyin anlamını sorgularken, en küçük tesadüfte anlam bulmaya çalışıyor, mesela, sabah yürüyüşünde bir kedi seninle aynı yönde yürüyorsa, bunun bir işaret olduğuna inanabiliyorsun, oysa o kedi sadece yürüyordu, tıpkı senin gibi, ama belki de asıl mesele bu: bazen anlam, aradığın şey değil; seninle birlikte yürüyen şeydir,
Hayat bize çoğu zaman düz bir çizgi gibi sunuluyor, doğ, büyü, öğren, sev, çalış, yorul, unut, devam et, fakat çizginin kendisi hiçbir zaman düz değil, içinde ani kıvrımlar, beklenmedik düşüşler, hatta bazen geriye dönüşler var, kırılma noktaları.. o anlar, insanın kendi iç sesini duymakla duymamazlıktan gelmek arasında kaldığı yerler, bazen bir cümle, bir bakış, bir eşyaya dokunuş bile o noktayı tetikleyebiliyor,
Bir fincanı düşürüyorsun mesela, sapasağlam görünen bir nesne bir anda parçalara ayrılıyor, ilk refleksin, kızmak, ama biraz sonra fark ediyorsun ki o fincanın kırılması, seni yavaşlatıyor, yerdeki parçaları toplarken, kendine zaman tanıyorsun, belki ilk kez gün içinde gerçekten bir şey ‘topluyorsun’ fincan kırılıyor ama sen o an, içindeki bir dağınıklığı düzenliyorsun farkında olmadan, kafan dağılıyor, bazen hayat, seni durdurmak için eşyaları kırıyor,
Bizler, çoğu zaman sahip olduklarımızın değil, kaybettiklerimizin yankısında yaşıyoruz, bir gömleğin kokusu, bir sandalyenin boşluğu, bir fotoğrafın köşesi.. hepsi bir tür hatırlatma, fakat hatırlamak, sadece geçmişe dönmek değildir, bazen hatırlamak, kim olduğunu yeniden bulmaktır, çünkü insan, unutmanın içinde de bir varoluş sürdürür, hatırlamak, o varoluşa dokunma biçimidir,
Bir arkadaşın seni hayal kırıklığına uğrattığında, dünya biraz eksiliyor gibi olur, fakat zamanla fark ediyorsun ki, insanlar sana ne yaptıklarıyla değil, senin onlardan ne öğrendiğinle kalıyor, biri sana yalan söylediğinde, dürüstlüğün kıymetini öğreniyorsun, biri gitmeyi seçtiğinde, kalmanın aslında ne kadar güçlü bir şey olduğunu, yani her kayıp, bir tür öğretmen; her yara, bir tür ders kitabı, eğer bakmasını ve okumasını bilirsen,
İnsanın kendiyle konuştuğu anlar var ya.. işte orada asıl sessizlik başlıyor, dışarının gürültüsü susuyor, içerinin sesi yankılanıyor, o anda fark ediyorsun: mutluluk belki de aradığın bir şey değil, kabullendiğin bir şey, çünkü bazen iyileşmek, hiçbir şeyin değişmediğini ama senin farklı baktığını fark etmekle mümkün,
Bir sabah aynaya bakarken kendine ‘nasılsın?’ diye sormak kolaydır ama içtenlikle cevap vermek cesaret ister, ‘iyiyim’ demekle ‘iyileşiyorum’ demek arasında bir fark vardır, ilki bir maske, diğeri bir süreçtir, iyileşmek, bir bitiş değil; yeniden başlamaya dair küçük bir kararlılıktır, bir adım atmak, bazen bir dünya kurmaktır,
Yaşam, bize bazen olumsuzluğu armağan gibi verir, çünkü ancak o zaman görürüz nelerin gerçekten önemli olduğunu, yağmurun altında sığınacak bir yer ararken fark edersiniz: en güzel şey, ıslanabilmektir, çünkü ıslanmak, hissettiğini kanıtlar, üşürsün, ama canlısındır, bir planın bozulduğunda, hayat sana belki de daha doğru bir yön göstermeye çalışıyordur, her ‘olmayan’ bir ‘olacak olan’ın zeminidir aslında,
Eşyalar üzerinden konuşursak; bir sandalye, yıllarca aynı pencerenin önünde durur ama bir gün yerini değiştirince güneşi ilk kez fark eder, biz de öyleyiz, hayatlarımızda aynı yerlerde, aynı düşüncelerde o kadar uzun süre kalıyoruz ki, yeni bir ışığın varlığını unutuyoruz, oysa bazen sadece yönünü değiştirmen yeterlidir, farkındalık, yer değiştirmektir bazen,
İnsan, çevresindeki nesnelerle benzeşir, masası kadar sabırlı, kalemi kadar kırılgan, aynası kadar dürüst olabilir, ama bir farkla: nesneler kırıldığında yeniden şekil almazlar, biz alırız, biz, her kırılmada biraz daha şekil buluruz kendimize, belki de bu yüzden eşyaları tamir eder gibi kendimizi de onarmayı öğrenmemiz gerekir, çünkü yaşam, tamir etmeyi bilenlere bir tür sadakat gösterir,
Kimi günler, içimizdeki ağırlık o kadar yoğun olur ki, sanki bütün dünya omzumuza binmiştir, ama bir şekilde kalkarız, dişimizi fırçalar, dışarı çıkarız, çünkü yaşam, devam etmeye mecbur olduğumuz bir akış değil, devam ettikçe anlam kazanan bir hikâyedir, her adım, kendi anlamını yazar, ve bazen en büyük devrim, yürümeye devam etmektir,
Kendinize şunu hatırlatın, olumsuz duygular düşman değildir, onlar birer pusuladır, korku, seni güvende tutmak ister, üzüntü, derinliğini öğretir, kızgınlık, sınırlarını hatırlatır, hepsi içimizde bir amaçla var, önemli olan, o duyguların seni yönetmesine izin vermemek; onları birer öğretmen gibi dinlemektir,
Bir gün, yaşadığınız her şeyin bir anlamı olduğunu göreceksiniz, şu an anlamsız gibi duran karmaşa, gelecekte bir desenin parçası olacak, her kayıp, her gecikme, her kırılma sizi bir yere taşıyor, çünkü yaşam, tesadüflerle değil, farkındalıkla büyüyor, ve farkındalık, insanın kendine en dürüst bakabildiği yer haline geliyor,
Sonunda şunu öğreniyoruz: yaşam ne oluyorsa, oradadır, ne planlarsan planla, hayat kendi akışında bir anlam kurar, senin görevin, o anlamı görebilmek, çünkü kırılmalar da, tamamlanmalar da aynı şeyin iki yüzüdür: yaşamak,