Cadı Avı
Ona cadı diyorlardı, çünkü yalnızca tarot kartlarını okumakla kalmıyor, onları, kadim güçlere ulaşmak için bir araca dönüştürüyordu. Günahlarından arınabilmesi için işkencelere maruz kalmasına ve hatta ölmesi gerektiğine inanılıyordu. Arkadaşlarının çoğu yakılmış, yalnızca birkaçı bu işkenceden kurtulabilmek için Avrupa’dan kaçabilmişti. Bunun kısa süreli bir korunma olduğunu bilmelerine rağmen, dünya bu farklılığa olan korkuyu anlamlandıramadıkça her yer bir gün cehenneme dönecekti. Her ne olursa olsun bir şekilde bu vahşetler bir an önce sona ermeliydi.
Bu yüzden bir planı vardı. Bu plan onları kurtarabilir ya da hepsinin ölümüne neden olabilirdi. Bu katliamları durdurmak için, hepsinin en güçlü kabul ettiği Veronika’ya ulaşmaya çalışıyordu. Veronika hayvanları kontrol edebilen, gerektiğinde de onların şeklini alabilen bir cadı ve onun annesiydi. Küçük bir bebekken kendisini ormanda, simsiyah bir köpeğin ağzından aldığını söylemişti. O çoktan bir şeyler planlamış olmalıydı ve ona bütün varlığıyla destek olmalı, her bir cadıya yol göstermelilerdi. Güçlerini birleştirirlerse, cadı olsunlar ya da olmasınlar, bütün suçlanan dostları kurtarabilirlerdi.
Fakat aşılması gereken yol uzun ve zorluydu. Ne kadar hızlı ilerlerse, o kadar çok insan ya da cadı kurtarılabilirdi. Avcılardan kaçınırken bir yandan metanetini koruyabilmeli ve direnişe olan inancını kaybetmemeliydi. Atlılarla karşılaşma ihtimalini azaltmak için ormanın ayak basılmamış derinliklerini kendine yol biliyordu. Yıldızların yolunu aydınlatmasını bekliyor, güneşinse onu ifşa edemeyeceği sığınaklarda ruhunu dinliyordu. Onlardan biriyle karşılaşması hâlinde, derhâl idam edilebilir, planları başlamadan sona ererdi.
Yolculuğunun son birkaç gününde rüzgâr alışılmadık derecede sert esiyordu. Ormanın uzun ağaçları dahi onu korumaya yetmediği zamanlardı ve daha soğuk günler yaklaşıyordu. Şehirden uzun süredir kaçındığından erzakları tükenmiş, tek besin kaynağı ormanda bulduğu yemişler ve meyveler olmuştu. Fakat sert rüzgârların sonucunda artık onları bulmakta da zorlandığından insan içine karışması gerekecekti. Bir geceliğine yol almayı bırakıp yakınlarında olduğunu tahmin ettiği kasabayı gözüne kestirdi. Karanlık çökmeye başlarken neler olup bittiğini gözlemleyebilmek için yüksek bir tepeye çıktı. Geniş meydanın ortasında cadılıktan yargılananların işkence edilerek sorgulanabilmesi için konulmuş bir “utanç direğini” net bir şekilde görebiliyordu. Direğin yanındaki yolu gözüyle takip ederek kilisenin nerede olduğunu gördü. Bütün köylülerin bu işkenceleri görmesini sağlamak için boyunduruklar kiliseye yakın yerlerde konumlandırılırdı. Fırını bulabilmek için kilisenin kasabaya uzak tarafını dikkatle inceledi. Ormanda geçirdiği vakitte nehrin o yöne aktığını görmüştü. İzlenimleri doğruysa fırını orada bulacaktı. O yöne doğru usulca yürümeye başladı. Kendini gizleyebilmek için ormanın sınırındaki büyük ağaçları kullanıyor bir yandan da yakalanma korkusuyla mücadele ediyordu. Karanlık bastırdıkça, içi biraz daha rahatlıyordu. Sonunda görebilmişti fırını. Tahminleri doğru çıkmıştı fakat elleri meşale tutan birkaç bekçiyi de net bir şekilde görebilmişti akşamın karanlığında. Anladığı kadarıyla fırının çevresinde beş bekçi dolanıyordu fakat aralarından üçü daha resmi kıyafetler içindeydi ve bellerinde kısa kılıçlarını taşıyorlardı. İkisi ön kapıda, biri arkada, kalan ikisi de binanın diğer cephelerinde konumlanmışlardı. Ara sıra birbirleriyle konuşmak için bulundukları yerden uzaklaşıyorlardı. Bu onun için iyi değildi. Beklemediği anda bir tanesiyle karşılaşma ihtimalini arttırıyordu. Gecenin akmasına izin verdi ve kendine fırına çok uzak olmayan bir yer buldu. Kapıdaki iki kılıçlı bekçiyi hedef olarak belirledi. Belli ki onlar lordun özel olarak gönderdiği bekçilerdi ve fark edilmesi durumunda karşı konması en zor olan ikiliydi. Diğer kıdemli bekçi girişin tam tersinde konumlandığından hem onu büyüleyemez hem de aksi bir durumda onunla karşılaşması en geç yaşanacak olandı. Amacı ön kapıyı koruyan ikiliyi sessizce büyüleyip diğerlerinin ruhu duymadan ormana tekrar dönmekti.
Tarot kartlarını kullanmanın zamanı gelmişti.
Önce Büyücü kartını büyük bir taşın üzerine koydu. Bu kart kendisini temsil ediyordu, bu yüzden en üstte bulunmalıydı. Hemen altına kılıç dörtlüsü, kılıç sekizlisi ve kılıç dokuzlusunu yan yana yerleştirdi. En alta ise Ay ve Güç kartlarını koydu.
Amacı bekçileri hızla uykuya daldırmaktı ancak bu uyku hiç de zararsız olmayacaktı. Korkunç kâbuslar onları ele geçirecekti.
Sonra dua etme zamanı geldi.
Sevgili Tanrıçam Kali,
sesleniyorum sana.
Bu zalim düşmanlara korkunç kâbuslarında karşılaşmama yardım et.
Büyüsü işe yaradı. İki bekçi birden yere yığıldı. Acele etmeliydi, çünkü her an diğerleri çıkan sese gelebilir ve olanları fark edebilirdi. Sessiz ama hızlı adımlarla fırına doğru ilerledi. Kapı kilitli değildi.
İçerisi oldukça geniş ve duvarları kaplayan bütün raflar tahıl ve un çuvallarıyla doluydu. Bekçilerin taşıdığı meşalelerin ışığı küçük ve dar pencerelerden taş duvarları titrek bir şekilde aydınlatıyordu. Onlardan saklanmak için eğilerek yürüyor ve pişmiş ekmeklerin yerini bulmaya çalışıyordu. Tam karşısında büyük taş fırın, hemen yanındaysa üstü örtülü bir tezgâh duruyordu. Örtüyü nazikçe çekti ve günün satılmamış ekmeklerini altında buldu. Çantası aldığınca doldurmaya başladı.
Tam o sırada bekçilerden birinin sesini duydu. Diğerlerine gördüklerini bildirmek için koşturmaya başladığını anladı. Hemen gitmeliydi fakat adamlar, daha önce etkisiz hâle getirdiği bekçileri çoktan görmüşlerdi. Pencereler geçebileceği büyüklükte değildi. Bir dua daha etmek içinse neredeyse hiç zamanı kalmamıştı. Çantasını aceleyle kapattı ve başka bir giriş olup olmadığını incelemek ve kendine zaman yaratabilmek için tahıl çuvallarının arkasına gizlendi. Görünürde başka bir kapı yoktu ve geldiği yerden çıkması gerekliydi. Üç bekçi birden suratlarında korku ve nefret dolu bir karışımla içeri girip aramaya başladılar. Aralarından birini komutanlarına haber verilmesi için göndermeye niyetliydiler. Buna izin verirse peşine sürüyle cadı avcısı takıp kısa süre içinde de onu yakalarlardı. Kartları, çaldığı ekmeklerin altında kalmıştı ve ses çıkartmadan onlara ulaşmasının imkânı yoktu. Umutsuzluğa kapılacakken aklına diğer ikisi için kullandığı kartlar geldi. Destesinin içine geri koymamış, özensizce korsesinin arkasına sıkıştırmıştı. Elini attığı gibi buldu onları. Karanlıkta onları göremiyordu bu nedenle gözlerini kapatıp enerjilerini hissetti. Parmakları ay kartını kolayca buldu.
Ay’a hizmet edenler
Onunla ruhunu temizleyenler
Kurtarın beni bu halimden
Benim sizi kurtardığım gibi
Bulunduğunda, duası tamamlanmış ve duyulmuştu. Bekçi elindeki kılıcı düşmanca ona karşı tutarak diğerlerine gururla seslendi ve birine lorda haber götürmesi için emir verdi. O sırada yüksek bir uluma sesi yakınlardan yankılandı. Bekçi onu saçlarından sertçe yakalayıp çekiştiriyordu fakat çok geç kalmışlardı. Sesler yakınlaştı ve çok geçmeden fırının kapısında belirdi. Ay ışığını arkasına almış büyük bir kurt hırlayarak en öndeki bekçiye saldırdı. Saçlarını tutan elin gevşemesiyle kendisini ileriye atıp tamamen kurtardı. Odaklarını tamamen kurda çeviren bekçiler ellerindeki silahlarla saldırıya karşı koymaya çalışıyorlardı. O ise gülerek hızlıca kapıdan dışarıya çıktı. Diğer kurtlarsa ardından içeriye girip dostlarına yardım ettiler.
Ormana koşabildiği kadar hızlı bir şekilde ilerledi. Birinin onu takip edip etmediğini bilmiyordu. O gece dinlenemezdi, yoluna devam etmek zorundaydı. Hızını yavaşlatıp biraz kendine geldikten sonra yönünü belirlemek için yıldızlara baktı. Fakat gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve hiçbir şey göremiyordu. Nereye gittiğini bilmeden, tek amacı şehri arkasında bırakmak olan bir hâlde yürümeye devam etti.
Ormanda kendisini her zaman huzurlu hissederdi. Fakat bu kez farklıydı. Sanki ağaçlar, yapraklar ve ayaklarının altındaki toprak onu uyarıyordu. Tam o anda onu duydu. Derhâl nefesini tuttu ve kulak kesildi. Adımları yüksek ve dikkatsizdi. Yine de bu kadar tetikte olmasaydı, belki de onu hiç fark etmeyecekti.
Çevresindeki en büyük ağacın arkasına sığındı. Gözlerini kapatıp onun nereden geldiğini ve nasıl göründüğünü zihninde canlandırmaya çalışıyordu. Emin olduğu bir şey vardı: O avcı veya eğitimli bir asker değildi. Hiçbir avcı böyle hareket etmezdi.
Hemen elini çantasına attı ve destesinin bulunduğu kumaştan örtüyü aramaya başladı. Kartlarına ulaştığında yerini belli edecek kadar ses çıkartmıştı. Onun yoğun nefretini hissetse de bu adama zarar vermek istemedi. Cahil bir köylüden fazlası değildi gözünde. Bu gece yeterince can acıtmıştı. Doğa onu gizlemek için rüzgarını sertleştirmişti sanki. Yavaş adımlarla kendine gizlenmek için başka bir ağaç seçti. Sırtını ona yasladı, derin bir nefes aldı ve sonra Kupa Beşlisi ile Değnek Beşlisi kartlarını çekti. Diğer kartları yerine koydu. Görüş alanına girdiğindeyse duasını söyledi.
Onun açısından büyü bir illüzyon gibi görünecekti. Onu yakaladığını sanacaktı. Duanın ardından ağzını yavaşça açtı ve onu hemen gördü: Gözleri fal taşı gibi açıktı, fakat sanki onu göremiyordu. Ona doğru yaklaştı ve kulağına fısıldadı:
“Güçlü bir cadıyı yakaladın, fakat o seni büyüledi. Gördüğün son şey, onun güneye doğru kaçmasıydı.”
Adam gözden kaybolana kadar izledi. Ardından ters yönde koşmaya başladı. Gün doğumu yakındı. Gökyüzü hâlâ puslu ve yönsüzdü. Öldürmek istemediği o bekçi kasabaya ulaşıp haberi verdiğinde cadı avcıları harekete geçecek ve bütün ormanı aramaya başlayacaklardı. Kendine zaman kazandırmış olsa da dinlenmek için vakit kaybedemezdi. Çantasındaki ekmeklerden birini alıp ağzına götürdü. Isırdıkça gözyaşlarına da hâkim olamadı. Damlalar yüzünden akıp toprağa karışıyor, karıştıkça da yıldızlar gizlendikleri pustan çıkıp yolunu kaybetmemesini sağlıyordu. Gece gündüz demeden gökyüzünün ona çizdiği yolda yürümeyi sürdürdü.
Kaç gün geçtiğini bilmiyordu. Hâlâ umut olup olmadığını bilmiyordu. Hayatta olduğundan bile şüpheliydi. Hiçbir şey bilmiyordu artık. Yol boyunca yakalanma korkusu onu dinlenmekten alıkoydu. Dostlarının başlarına neler geldiğine yakından şahit olmuştu. Ne olursa olsun ellerine düşmeyecekti canından vaz geçmesi gerekse bile.
Çevresindeki ağaçlar azalmıştı bir süredir. Bunu rüzgârın hiç kesilmeden vücuduna vurmasından anlamıştı. Bitkin bir hâlde nemli toprağın üzerine çöktü. Bacaklarını kontrol edemiyor, delice titrediklerini hissediyordu. Limitine çoktan ulaşmıştı. Yeni yeni doğan güneş donmuş bedenine etki edemeyecek kadar güçsüzdü. Gözleri kapanırken son duyduğu bir köpeğin güçlü havlamasıydı.