Hayvan Hakları Kavramının Kapsamına Bir Bakış Denemesi - Nurcan Ünal (Felsefe)
“İnsan nedir?”, determinizm, mülkiyet, kısırlaştırma, animizm, materyalizm, değer, ruh, “İnsan en üstün varlık mıdır?”, şehirleşme, sahipsiz hayvanlar, beton mimarisi, doğaya yabancılaşma, hayvan popülasyonuna müdahale, hayvanseverler, ekonomik değer, hylozoizm, hayvan refahı bildirgesi, melez hayvanlar, vicdan, nüfus artışı, “Avcılık bir spor mudur?”, endemik türler, savaşlar, yangınlar, denge, ilkel yaşam, “İnsan olmadan doğa kendi başına varolmaya devam eder mi?”, etik, hayvanat bahçeleri, insan hayvanat bahçeleri, üretim ve tüketim, sivil toplum örgütleri, kurban etme ritüeli, “Boğa güreşleri bir gelenek midir?”, hibrit yaşam, evcil hayvanlar, “Soyu tükenmekte olan bir hayvan soyu tükenmekte olan bir bitki ile besleniyorsa önce hangisini koruma altına almalıdır?”, yarıştırılan hayvanlar, dövüştürülen hayvanlar, hayvan güzellik yarışmaları, sirkler, filmlerde hayvanların kullanılması, bilimsel deneylerde kullanılan hayvanlar, vegan, vejeteryan, hayvanlarla evlenme ritüeli, istilacı bitki türleri……………………………… hayvan hakları denilince bir çırpıda aklımdan geçen kavramlar. Eminim bu liste daha da uzatılabilir.
Hepsi değil ama felsefede bazı kavramlarla hayvan haklarının ne şekilde bağlantılı olduğuna dair bir kapsam değerlendirmesi yapmaya çalışacağım.
VARLIK KAVRAMI
İlk filozof olarak kabul edilen Thales ve sonrasında gelen filozofların felsefesi, doğa felsefesi olarak anılır. Aslında temelde ele aldıkları kavram varlıktır. Dolayısıyla varlık felsefesinin ilk temellerini atmışlardır.
Varlık felsefesinin temel soruları ise varlık, Tanrı, ruh, ölümsüzlük gibi kavramlar çerçevesinde ele alınır. Ontolojik yani varlıkla ilgili olarak; “Varlık var mıdır?”, “Varlığın kökeni nedir?”, “Varlık değişken midir?”, “Varlığın ana maddesi nedir?”, “Varlık bir midir, çok mudur?”, kosmolojik olarak; “Evrende bir düzen var mıdır?”, “Evrende özgürlük var mıdır?, “Evren sonlu mudur, sonsuz mudur?”, “Evrende amaçlılık var mıdır?”, tinsel olarak; “Ruh nedir?”, “Ruhla beden arasındaki ilişki nasıldır?”, “Ruh ölümlü müdür?”, “Ölümden sonra bir yaşam var mıdır?”, “İnsanın varoluşunun anlamı (insanın özü, varoluşu ve özgürlüğü) nedir?” varlık felsefesinin ele aldığı temel sorulardır.
Varlık felsefesinin bu sorular etrafında geliştirdiği temel kavram çiftleri ise: öz – töz, madde – ruh, varlık – oluş, gerçeklik – görünüş, düzenlilik – rastlantı, özgürlük – belirlenim gibi kavram çiftleridir.
Felsefenin ve bilimin varlığı ele alış tarzları birbirinden farklıdır. Felsefede varlık “soyut” ve mantıksal çıkarımlar aracılığıyla incelenirken doğa bilimlerinde “somut” ve doğa yasaları yönüyle incelenir. Bilim, varlığın var olduğunu baştan kabul eder. Aslında felsefede varlık sorunu; evreni açıklama çabası olan “Varlık var mıdır?” sorusuyla başlamıştır. Felsefe, varlık problemini bilimsel bir yöntem dâhilinde değil de saf düşünme ve akıl yoluyla cevaplamaya çalışır, varlığı bütüncül olarak ele alır.
“Bu konuyla ve bu sorularla hayvan haklarının ne ilgisi var?” diye düşünülebilir. Öyleyse tam bu noktada Descartes’in hayvanlara ilişkin görüşüne yer vermekte yarar görüyorum:
Descartes, hayvanların akıl veya zekâya sahip olduğunu reddetti. Hayvanların duyulardan veya algılardan yoksun olmadığını, ancak bunların mekanik olarak açıklanabileceğini savundu. İnsanların bir ruhu veya aklı vardı ve acı ile kaygı hissedebiliyorken, hayvanlar bir ruha sahip olmadıkları için acı veya kaygı hissedemezlerdi. Hayvanlar sıkıntı belirtileri gösteriyorsa, bu vücudu hasardan korumak içindi ama onların ıstırap için ihtiyaç duydukları doğuştan gelen durum yoktu.
Bazı filozofların hayvanlara ilişkin bu değerlendirmeleri 17., 18. Ve 19. Yüzyıllardaki bilimsel çalışmalarda hayvanların denek olarak kullanılmasının önünde bir engel oluşmamasına yol açmıştır. Elbette buradaki kasıt bugünün hayvan hakları ihlallerinin nedeninin filozoflar olduğu değildir. Nitekim bugün 1978 yılında kabul edilen hayvan refahı bildirgesinin oluşturulması ve deneylerde kullanılan hayvanların ne şekilde kullanılacağına yönelik etik kuralların geliştirilmesi de yine filozoflar sayesindedir.
CANLILIK CANSIZLIK KAVRAMI
Hylozoizm veya canlıcılık, felsefi olarak maddenin canlı olduğunu savunan öğretilerin genel adıdır ve bu öğretilerin evrene bakış açısını ifade eder. Antik Çağ Yunan düşüncesinin ilk düşünürleri Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes; arkhe olarak düşündükleri su, apeiron ve psykhe (ruh), arkheyi (ana madde) canlı olarak tasarlamışlardır. Bütün bunlar canlıdırlar; çünkü her şey bunlardan türemiş ve oluşmuştur. Çağdaş bilim, Antik Çağ düşünürlerinin bu düşünsel varsayımlarını doğrulamıştır. Canlı olan, devinendir ve doğada devinmeyen hiçbir şey yoktur.
Ancak sayıların ortaya çıkması, ilk bilim olarak matematiğin gelişmesi, daha sonra doğa bilimlerinde matematiksel yöntemlerin gelişmesi ve nihayetinde determinizm ilkesinin ortaya konulmasından sonra evrenin tıpkı mekanik saat gibi işleyen bir yapısının olduğunun düşünülmesi ve neden – sonuç bağı çerçevesinde açıklanabileceği fikri, bilimin hızla gelişmesini sağlamıştır. Yani evrenin canlı olduğu fikrinden uzaklaşılarak mekanik bir yapısı olduğu yönünde bir paradigma değişikliği yaşanmıştır.
Varlığın olup olmadığı veya ne olduğuna dair ön kabullerden sonra, varlıkların “canlı” ve “cansız” olarak kategorileştirilmesi yoluna gidilmiştir. Kökleri İlkçağ filozoflarından hemen sonra yaşamış olan Aristoteles’in, varlıkları cansızlardan başlayarak Tanrı’ya doğru giden bir hiyerarşi içinde ele almasına kadar dayanır. Hayvan, bitki ve inorganik dünya olarak üçe ayrılan doğadaki cisimler, ilk kez 1778 yılında Lamarc tarafından canlılar ve cansızlar olarak ikiye ayrılmıştır. Bu yüzden cansız varlıklar, canlıların hayatta kalabilmesi ve yaşam mücadelesini verebilmesi için onların hizmetine sunulan, sömürüye açık, üzerinde hak sahip olunan bir düzlemdedirler. (Canlı – Cansız Ayrımına Dair Bir Paradoks – Duygu Akdemir)
1970’de Amerikan Orman İdaresi, Nevada Dağları’nın başında gizli kalmış güzel vadilerden birisini geliştirmesi ve imara açması için Walt Disney şirketine izin vermiştir. Şirket, bu izinle, milyonlarca dolarlık bir yatırım sonucu lokanta ve oyun zinciri, eğlence ve oyun merkezleri inşâ edecektir. Bu inşaat süresince vadideki birçok ulu ağacın kesilmesi ve el değmemiş ormanların yok edilmesi gerekecektir. Amerika’da çevreci bir kuruluş olan Sierra Kulübü, bu tehlikeli girişime karşı Orman İdaresi’nin verdiği iznin iptali için dava açar. Mahkeme, Sierra Kulübü’nü davada taraf görmediği için iptal istemini reddeder. Sierra Kulübü, bu iptal girişimi üzerine, Profesör Christopher Stone’dan mahkemeye sunması için bir rapor hazırlamasını ister. Stone’un raporu, doğal varlıkların hakları konusunda tasarlanmış en kapsamlı çalışma olarak bilinmektedir. Bu çalışması ile Stone, doğal kaynakların hakları düşüncesini açıkça savunan ilk düşünürdür. Dava kaybedilmiştir, ama kazanılacak bir gelecek bulunmaktadır. Bu davayla ilgili tartışmalarda birçok düşünür ve hukukçu da Stone’un yanında yer almıştır. Bu dava, hukuk tarihine pratik açısından katkıda bulunmamış gözükse de, teorik açıdan önemli bir kazanımı ortaya koymuştur. Ağaçlar adına bir davaya taraf olunabileceği ve ağaçların da hakları olabileceği, ilk kez hukuk sistematiğinde ve kamuoyunda tartışılabilmiştir. Cansız varlıkların hakları olduğu düşüncesi, insanların geleceğini kurtarmak için ortaya atılmış bir düşünce değil, insanların da içinde bulunduğu doğanın geleceği için ve içsel değeri nedeniyle ortaya konmuş bir düşüncedir.
Biyoloji bilimi aracılığıyla öğrendiğimiz organlar, dokular, hücre gibi yapılarda “canlılık” kavramının tanımının varlığını biliyoruz. Ancak daha derinlere inildiğinde, hücrelerimizin içerisinde faaliyet gösteren yapılar incelendiğinde, hücre altı boyutta keşfedilen her şeyin “cansız” moleküller ve atomlar yığınından ibaret olduğu görülür. En son örneği ise covid 19 döneminde hastalığa yol açan virüsün hücreye tutunduğunda çoğaldığını tutunma gerçekleşmediğinde ise çoğalamadığını biliyoruz. Evrenin canlı olduğu yönündeki bakış açısı, ilk çağ düşünürlerinden önce mitolojik dönemde de var olan bir bakış açısıdır. Hayat ağacı mitosu örnek olarak verilebilir. Evrenin yapısına ilişkin bu düşünce, bilimlerin gelişmesine bağlı olarak evrenin mekanik bir yapısı olduğu yönünde değişikliğe uğramıştır. Günümüz itibarı ile evrenin canlılığı ya da cansızlığı farklı bilim dallarının ortaya koymuş olduğu çalışmalarda kabulünüze bağlı olarak değişebilecek bir yapı içermektedir. Canlılık ve cansızlık kavramlarının belirsizliği dağ, ırmak, göl, taş, toprak gibi varlıkların cansız olması kabulü ile insan yararına bu varlıklar üzerindeki her türlü tahakkümün geçersizliğini gösterir bize.
EGEMENLİK ve MÜLKİYET
“Bilmek doğaya egemen olmaktır.” önermesi İngiliz filozof Bacon’a aittir. Teknolojinin günümüzde ulaştığı seviye ise bunu kanıtlar niteliktedir. Artık insanoğlu yaptığı araçlar sayesinde uzaya bile hükmeder hale gelmiştir. Ancak insanın doğaya egemen olması iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi yollar, arabalar, tüneller, uçaklar vb araçlar aracılığıyla doğayı tamamen kendi yaşam biçimine göre düzenlemek şeklindedir. İkincisi ise doğal kaynakların, ekonomik değer açısından birinci amaca da hizmet edecek şekilde kullanımıdır. Yani elmas, altın gibi değerli madenler, petrol, su, rüzgâr gibi enerji kaynakları ekonomik olarak gelir getirdiği gibi ülkelerin birbirlerine egemen olmasının aracı olarak da kullanılıyor. Dünyada yaklaştığı yönünde görüşler olan, üçüncü dünya savaşının nedeni olarak da küresel ısınmaya bağlı olarak azalan su kaynakları gösteriliyor.
Bunun dışında belki de ötesindeki temel egemenlik mücadelesi ise elbette insanın insanla olan mücadelesidir. Unutulmaması gereken bir diğer konu ise bireylerin sorumluluğudur. Örneğin toprak konusunda gelinen bilinçlilik düzeyi ülkemiz açısından değerlendirilecek olursa köylerde hala buğday üretiminden sonra anız yakılması uygulaması devam ediyor. Şehirlerde yaşayan insanların “doğa tutkusu” nedeniyle satın aldıkları şehre yakın yerlerdeki hoby bahçeleri uygulamalarının ülke topraklarının verimli kullanımı açısından doğru bir kullanım olmadığı yönünde görüşler var. Tarlalar yüzünden çıkan aile kavgalarında ölen insanlar var. Deprem bölgelerinde yıkılan şehirlerin yerlerine kurulan şehirlerin tarihsel süreci incelendiğinde yine aynı yerinde kurulduğuna şahit oluyoruz. Bir dönem izlediğim Western filmlerinde, Amerika’ya göç eden insanların atlı arabalarla, belli bir toprak alanı için, aralarında yarışlar düzenleyerek kazananın o toprağa sahip olduğu sahneler hatırlıyorum. İnsanoğlu yüzyıllardır belirli bölgeleri sahiplenerek üzerinde ülkeler kurup, doğanın kendisinde olmayan sınırlarla çevrelemişler. Varolmak için insana asla ihtiyaç duymayan doğa üzerinde habire hak iddia edip imarlaştırıyoruz. Tapular alıp tapular veriyoruz. Tüm bunlar olmazsa nasıl olacak peki dersek de işte bu noktada, insanın başka türden yaşam formlarının imkânı üzerinde fikir üreterek hukuksal düzlemde sözleşip uygulaması, bugünden bakıldığında belki gelecek nesillerin bile ütopyaları gibi görünüyor. Çok derin bir konu olduğunu vurgulayarak Hobbes’un sözlerini hatırlatmak isterim: “Homo homili lupus – İnsan insanın kurdudur.”
“Çevre bedava bir kaynaktır” bakış açısı insanlığı, insan merkezci bakış açısından bile değerlendirilse insanı doğru bir yere doğru götürmemektedir. Sahip olma duygusundan başlayarak, insanın doğadan ve kaynaklarından yararlanma çabası, ekonomik olarak en yüksek karı elde etme amacını güden ve ülke politikası haline gelmiş politikalarıyla, insanı içinden çıkılamaz bir yere doğru sürüklemektedir. Ozon tabakasının delinmesi tehdidi, küresel ısınmada otomobiller ve betonlaşmanın etkisi, Pasifik Okyanusu'nda, Kuzey Kaliforniya ile Hawaii Adası arasında, mikroplastiklerin oluşturduğu çöp adası tehdidi vb. verilebilecek pek çok örnekler mevcut. Bu çıkmazdan kurtulmak için çeşitli ülkelerdeki bilim kurulları, hazırladıkları protokoller aracılığıyla dünya ülkelerinin bu anlaşmalara uymalarını sağlamaya çalışmaktadırlar ancak üretim ve tüketim dengesi açısından her ülkenin, doğadan önce kendi çıkarını ön planda tutması bu çabanın da yeterli sonucu verememesine yol açıyor.
Oysa doğa insanları da içinde barındıran bir ekosistemdir. Şef Seattle’ın, yaşadığı toprakları satmak zorunda kaldığında, Amerika’lı beyaz adama yazdığı mektubu (burada hatırlatma ihtiyacı duyduğum) doğaya karşı, zamanı aşan bir bakış açısıdır.
HAK KAVRAMI
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (10 Aralık 1948),
Hayvan Refahı Bildirgesi (17 Ekim 1978), Ulusal Hayvan Hakları Günü (NARD) Hayvan Hakları Bildirgesi Haziran ayının ilk Pazar günü,
Hayvan Hakları Bildirgesi, Mayıs 2011'de hayvan hakları aktivistleri Aylam Orian ve Zelda Penzel tarafından, kölelik karşıtı veya vegan olmayan, ancak hayvanların öldürülmesine izin veren ve yalnızca hayvanların 'refahını' teşvik eden, ancak insan köleliğinden ve egemenliğinden tamamen kurtulmalarını sağlamayan eski, mevcut 'Hayvan Refahı' Evrensel Bildirgeleri'nin yerini almak üzere hazırlandı. (declarationofar.org)
DHSÖ Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü 2014 Bildirge öneri taslağı
İnsan hakları kavramı halen üzerinde fikir birliğine varılmış bir kavram olmamakla beraber İnsan hakları Evrensel Bildirgesi üye olan ülkelerin, kimi tarafından anayasalarında yer verilen, kimi tarafından da sadece bu haklara saygılı olacağı taahhüt edilen bir bildirgedir. Hukuksal bağlayıcılığı da ancak anayasalarını bu ilkelere göre düzenleyen ülkeler için tavsiye ya da para cezası vererek gerçekleşmektedir. İnsanlara dair olan haklar üzerinde bile tüm dünya ülkelerinin üzerinde anlaştığı, birleştiği bir hukuksal bağlayıcılığı olan bir düzlem mevcut değildir.
Hayvan haklarına ilişkin durum ise daha da içinden çıkılmaz bir durumdadır. Çünkü 1978 yılında hazırlanmış olan Hayvan Refahı Bildirgesi, Birleşmiş Milletler tarafından, insan hakları bildirgesi gibi kabul edilmemiştir. 2011 yılında ise Amerika’lı bir aktör olan Aylam Orian ve Zelda Pendel tarafından hazırlanmış bir bildirge vardır ancak bu bildirge de BM tarafından kabul görmüş bir bildirge değildir. Nihayetinde 2014 yılında bir öneri taslağı geliştirilmiştir ancak bu bildirge de henüz kabul edilmiş değildir. Bu hayvan hakları bildirgesinin tarihsel gelişiminin sonuç kısmıdır. Burada tarihsel geçmişleri çok uzun olan bu hak mücadelesinin tarihçesini vermek mümkün değildir elbette.
Haklar konusunda ilk belirtmem gereken şey şudur: İnsan Hakları kavramı çatı kavram olmalıdır. Kadın hakları, çocuk hakları, çevre hakları, hayvan hakları gibi hakları çeşitlendirmek haklar bakımından çeşitli grupların ve yazımızın konusu da olan hayvan ve bağlantılı olarak çevre haklarının, kendi özelinde daha yetkin koruma altına alınmasını sağlıyor gibi görünse de aslında hareket alanını kısıtlamaktadır şeklinde bir görüş de mevcuttur. Ancak günümüz itibarıyla bu konuda yapılan çalışmalar sonucunda bu haklar özelleşmiş durumdadır. Bu görüşün haklılığını savunmak üzere değil ancak örnek vermek açısından çevre etiği alanında sadece antroposantrik bakış açısının (insan merkezli yaklaşım) kendi içinde ayrıldığı bakış açısı farklılıklarına dair buraya bir liste koymak istiyorum:
3.2.1 Farklı antroposentrik durumlar
- Sadece ben (egoizm)
- Ben, ailem ve arkadaşlarım (küçük grup egoizmi)
- Benim sınıfımdaki tüm insanlar (klasisizm)
- Ülkemin tüm vatandaşları (milliyetçilik)
- Benim ırkımdan gelen herkes (ırkçılık)
- Benimle aynı cinsiyetteki herkes (cinsiyetçilik)
- Yaşayan tüm insanlar (günümüz evrenselliği)
- Şuanda ve geçmişte yaşayan herkes (Geçmişi de kapsayan evrenselcilik)
- Şuanda ve gelecekte yaşayan herkes (geleceği de kapsayan evrenselcilik)
http://uni-ecoaula.eu/
Hak kavramı; Hak kavramını açıklayan üç öğretiden bahsedilebilir. Birincisi; irade kuramına göre hak, hukuki düzenin insana tanıdığı irade gücüdür. İkincisi; çıkar kuramına göre hak, hukuki düzenin koruduğu çıkardır. Üçüncüsü; her iki kuramın noksanlıklarını gidermek için analitik çözümlemedir. Aslında “hak” sözcüğü, insanlarla insanlar ya da insanlarla nesneler arasındaki belirli ilişkileri açıklamak için kullanılabilir. Ancak hak sözcüğünün gösterdiği ilişkiler, gerçek ilişkiler değildir. “Hak” sözcüğünün hatıra getirdiği ilişki, bizim duyu organlarımızla algıladığımız bir gerçek ilişki değildir. Bu bakımdan “hak”, ancak psikolojik ve duygusal bir özelliğe sahiptir. Bir hakkın ortaya çıkışı, toplumca kabullenilmesi ve toplum vicdanında yer etmesi ile başlar ve ancak bu şekilde oluşabilir. Ancak burada hukuksal açıdan zor olan şey aynı durumun insanların vicdanında farklı değerlendirmelerle yer bulmasıdır.
HAYVANLARIN EVCİLLEŞTİRİLMESİ
“İnsan nedir?” sorusu ne felsefe ne bilim ne de din açısından tam olarak cevaplanabilmiş bir soru değildir. Tür olarak insanın nasıl var olduğu sorusu da cevaplanabilmiş değildir. İlkel insanların yerleşik hayata tarım yapmaya başladıklarında geçtikleri yönündeki bilim çevrelerinin kabulü GÖBEKLİTEPE’nin bulunmasından sonra çürümüş bir teori olarak tarihteki yerini almıştır. Henüz bilimsel olarak onay almamış olsa bile, dünya üzerinde ilk yerleşim yeri olarak bulunan GÖBEKLİTEPE’de ayin düzenleme meydanı ve tarım yapıldığına dair kanıtlar bulunmuştur. Dolayısıyla insanların hayvanları tam olarak ne zaman ve ne şekilde evcilleştirdiğine dair var olan bilgilerin de yeniden araştırılmaya ihtiyacı vardır. Ancak mezarlardan bulunan kanıtlarda insanların at, köpek gibi hayvanları evcilleştirdiği anlaşılmaktadır.
ANİMİZM düşüncesinin egemen olduğu Eski Türk inanışında ruh bedeni yalnızca ölüm anında değil, uykuda ve hastalıkta da terk ederdi. Bedeni terk eden ruhun ağızdan çıkarken kuşa dönüştüğüne inanılırdı. Orhun kitabelerinde Bilge Kağan ve Kültigin için kullanılan “uçtu” tabiri tanrının yanına yükselmek anlamı taşıyordu. Yine eski Türk inanışında atlar sahipleri ile birlikte gömülürdü. Bunun nedeninin atın sahibini diğer dünyada da taşıyacağına yönelik inanç olduğu düşünülüyor. Animizm inancına göre doğadaki her varlık maddi varlığın ötesinde bir ruha sahiptir ve kutsaldır. Ancak animizmde, ölülerin ruhları ya da tinleri canlı insanlara girebildikleri gibi taşa, toprağa, ağaca veya bitkiye de girebilmektedir.
İslamiyet Öncesi Türklerde Ölü Gömme Adetleri, https://arkeofili.com/
Benim burada vurgusunu yapmak istediğim şey, daha özelde ev hayvanları – sokak hayvanları ayırımının yapılmasıdır. Sokak hayvanları ifadesi başlı başına problemli bir kavramdır. Algı; sanki sadece kediler ve köpekler üzerinden bir hayvan hakları savunuculuğu yapılıyor gibidir. Şu çok açıktır ki hiçbir hayvan, doğası gereği, evin içinde yaşayacak bir donanıma sahip değildir. Kurtlardan doğal seçilim yoluyla türeyen köpeklerin yapay seçilim yoluyla üretilmiş 340 civarında türü vardır. Ne yazık ki insanoğlunun hayvan yaşamına müdahalesi, hayvanların haklarını iyileştirmek açısından, daha zorlayıcı koşulların oluşmasına yol açmaktadır. Dünyanın gelişmiş (betonlaşmış) pek çok kentinde, sokaklarda hayvanlar – kediler ve köpekler – bulunmamaktadır. İstanbul’a gelen turistlerin en çok ilgisini çeken durumlardan biri de sokaklarda dolaşan kedilerdir.
Farklı amaçlar için evcilleştirilen hayvanlar da vardır. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar, sirklerdeki hayvanlar, yasaklı madde bulmak üzere eğitilen narkotik köpekleri, kadavra bulmak için eğitilen köpekler, hasta bakımı için eğitilen köpekler gibi akla hemen gelmeyen durumlar da vardır. Hiçbir hayvanın evcilleştirildiğinin bilincinde olmadığı unutulmamalıdır. Sadık köpek, uysal kedi vb. tanımlamalarımızda insan merkezli bir bakış açısıyla, insanoğlunun kendi evreninden, duyguları üzerinden diğer tüm canlılarda da aynı mekanizmalar olduğu varsayımından hareket ederiz. “ilişkileri” iki farklı tür üzerinden değerlendirmeden birinde var olan sistemi, diğerinde de var olarak kabul ederek tüm değerlendirmelerimizi bunun üzerinden yaparız. Haklar konusunda düşüncelerimizi doğru şekillendirmemize engel olan durumlardan biridir bu.
HAYVAN TEHDİDİ
Melez Hayvanlar
Araştırmacılarımız, insanlar tarafından üretilen ilk melez hayvan olan ve antik Mezopotamya'da savaşlarda kullanılan 4500 yıllık “kunga” adlı hayvanın genetik kimliğini tanımladı. Çalışmanın sonuçları, kungaların güçlü ve hızlı bir evcil eşek ile “hemippe” denilen Suriye yaban eşeğinin melezi olduğunu gösterdi.
https://www.matematiksel.org
Aslanla kaplanın (erkek/dişi – dişi/erkek), eşek ile zebranın ve birbirine yakın türde hayvanların çiftleştirilmesi sonucu üretilen melez hayvanlar bulunmaktadır. Bu hayvanların insan ve doğa yaşamına etkisinin ne olacağı konusunda uzun vadeli bir tahminde bulunmak mümkün görünmemektedir.
Klonlama Dolly yetişkin bir memeliden alınan hücre ile üretilen ilk klondur. Dolly’nin varlığı 22 Şubat 1997'de halka duyuruldu. Bu durum medyada büyük dikkat uyandırdı. 277 denemeden sonra elde edilen ilk sağlıklı klondu. Daha sonra başka hayvanlarla ilgili klonlama çalışmaları da yapıldı ancak başarılı olmadı. Dolly’nin klonlanmasını sağlayan takımın başı olan Wilmut, 2007'de, nüklear transfer tekniğinin insanlarda kullanılmasının asla yeterince verimli olamayacağını açıklamıştır.
Klonlama belki koruma altında olan türlerde ve soyu tükenmiş olan canlıların yeniden üretilmesinde kullanılmak için bir araç olabilir.
GDO’lu Hayvanlar Bu konuda yapılan çalışmalarda insan sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığı yönünde bulgulara yer verilse de uzun vadede insan türü üzerindeki etkisi konuyu gündeme getiren uzmanlar tarafından da öngörülememektedir. Bu nedenle eleştirel görüşler uzun vadedeki zararların olup olmayacağı bilinemeyeceğinden insan üzerinde olumsuz bir sonucu yoktur şeklindeki yargının geçerli olamayacağını ileri sürüyorlar.
Soyu Tüketilen Hayvanlar Avlanma, belirli hayvanların örneğin Japonya’da balinaların eti nedeniyle sayıca çok fazla avlanması gibi, kültürel olarak, kentleşme nedeniyle vb.belirli türlerin varlığı tehdit altındadır.
Ekonomik Değeri İçin Kullanılan Hayvanlar Kürkleri, dişleri, derileri için bir meta olarak kullanılan hayvanlar
Hayvanların Bilimsel Deneylerde Kobay Olarak Kullanılması Corpus Hippocraticum (yaklaşık M.Ö.400) adlı ilk tıp kitabında hayvan kullanımına ait örnekler yer almıştır. Bu dönemde tıp bilimi, canlıların anatomilerinin öğrenilmesi üzerine yoğunlaşmış; daha sonraları, fizyolojik deneyler uygulanmaya başlanmıştır.
Dünya'da Ve Türkiye'de Hayvan Haklarının Tarihsel Gelişimi, Yaşar, Yerlikaya
Beyin mekanizmasının öğrenilmesi için kullanılan kedi ve maymunlar, kozmetik firmalarının, ürettikleri krem, makyaj malzemesi vb. ürünleri deneyerek telef ettiği tavşanlar, roketlerle uzaya gönderilen köpek ve maymunlar, araba markalarının ürettikleri arabanın kaza yapması durumunda etkisini anlamak üzere yaptıkları hız denemelerinde kullanılan hayvanlar….liste bu şekilde uzayıp gidiyor. Bu konuda dünya çapında deneylerde kullanılan hayvanların kurtarılması için faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları var.
Hayvanlara Yönelik Açılan Davalar Orta Çağ Avrupa'sı 13'üncü ve 18'inci yüzyrllar arasında yaprak biti, çekirge, sülük, fare, sürüngenler ve yunusların bile mahkemeyeverildiği ve her iki tarafın avukatlarca savunulduğu davalara tanık olmuştur, Hayvanlar, doğal kuralları izlemekle yetinen Tanrı yaratıkları, insanlara günahlarının cezası olarak gönderilmiş bela ya da bizzat kiliseye karşı gelen şeytanın araçları olarak yorumlanmış; davalar ya hayvanlar atoroz edilerek lanetlenmesi ya da davacıların utanç içinde günah çıkartarak hayvanlardan af dilemek zorunda bırakılması ile sonuçlanmıştır.
Günümüzde de bu tür uygulamaların devam ettiğini görmekteyiz. Hırsızlık yaptığı gerekçesiyle tutuklanan ve maymun hapishanesine atılan maymunlardan, bir kadını ısrarlı takibi nedeniyle mahkemeye çıkarılan sincaplara varıncaya kadar pek çok örneğini görmek mümkündür.
İNSAN DOĞA ETKİLEŞİMİ – ÇEVRE ETİĞİ YAKLAŞIMLARI
Ekofelsefenin doğuşu 1970li yıllara dayanır. Bunun anlamı ekosistemin felsefenin bir problemi olarak görülmesinin bu senelere kadar bir ihtiyaç halini almamış olmasıdır. Felsefenin en önemli işlevlerinden biri, insanın dünyayı kavrayışındaki temel varsayımları sorgulamaktır. Bu anlamda ekofelsefe de insanın ekosistem ile kurduğu ilişkinin boyutlarını inceler. Henüz yeni bir soruşturma alanı sayılabilecek ekofelsefe, aynı zamanda ekosistem ile kurulan ilişkinin tarihini de kendi temel perspektifi çerçevesinde yeniden yazar.
Çevre etiği, tüm doğal varlıklar ve sistemlerin kendi başlarına bir değere sahip oldukları için ahlaki saygıyı hak ettiklerini ileri sürmektedir. Dünyada “doğal haklar” kavramına anayasada yer veren ülkeler Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Hindistan, Yeni Zelanda, Amerika Birleşik Devletleri olarak bilinmektedir.
Antroposentrik insanı doğanın dışında konumlandırır ve doğayı insanın kullanımı için gözetmek gerektiğini düşünür. Fakat bu yaklaşım çevre kirliliği, türlerin yok oluşu vd. gibi çevre problemlerini azaltmadığı gibi, bu problemlerin şiddetini daha da artırmasına yol açmıştır. Pytagorasçılık antroposantrik anlayışın ilk savunucusu olmuş, ruh göçüne olan inancı nedeniyle diğer hayvanların yenmemesi gerektiğini öne sürmüştür.
Patosentrik Bu teori, hayvanlara acı çektirmenin yanlış olduğunu savunmaktadır. Sadece insanlar değil hayvanlar da mutluluğu ya da acıyı hissedebilir. Hayvanlar insanlarla eşittir; her ikisi de duygu sahibidir.
Biyosentrik Canlı merkezli etikle birlikte insanın önemi doğa karşısında daha üst değer olarak kabul edilmez. Bütün organizmalar sahip oldukları organizmanın gelişmiş olup olmadığına bakılmaksızın ahlaki bir değerdir. Canlı merkezli etikte her bir canlı tek başına değerlidir.
Ekosentrik kısaca ekosistemdeki diğer varlıkların mevcudiyetlerine karşı farkındalık sahibi olma, kendini ekosistemin ve yeryüzünün bir parçası olarak görerek düşünme ve hareket etme şekli olarak tanımlanabilir. İki tür çevremerkezci yaklaşımdan bahsetmek mümkün. Bunlardan ilki toprak etiği ve ikincisi de derin ekoloji.
Tüm yazı boyunca ele alınan konuların bir tarihsel süreci olduğunu vurgulamak isterim. Belki bu yazıya eklenecekler vardır. belki bu yazıdan çıkarılacaklar vardır. Ancak hayvan haklarına ilişkin olarak son sözlerim bu konunun sadece bir yasa çıkarılarak çözülmesinin mümkün olmadığını göstermek içindir. Hayvanlar, bitkiler, toprak, insan, hava hepsi bir bütünün parçalarıdır. Öncelikle bu konuda, herkesin olması mümkün olmasa da en geniş katılımlı üzerinde anlaşabilecek bir bakış açısı üzerinde uzlaşmaya varmaktır.
Bu uzlaşma olmadan yapılacak yasalar gerekli olmakla beraber her zaman yetersiz kalacaktır.
Tüm okurlara saygılarımla………………
"Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur."
Dostoyevski