Aile Yılı - Nurcan Ünal (Felsefe)

Aile Yılı - Nurcan Ünal (Felsefe)

A+ A-

KADIN ALGISI

Şüphesiz erkeklere yönelik algıdan bağımsız düşünülebilecek bir kadın algısından söz edilemez. Tüm dünyada geçerli olan erkek egemen dünya bakış açısı, en fakirinden en zenginine, en gelişmemişinden en gelişmiş olan ülkelere kadar tüm dünya ülkelerindeki kadınların sürekli olarak mücadele etmesi gereken bir olgu olarak karşımızda duruyor. Yakın zamanda seyrettiğim 2017 Fransız yapımı Bir Numara filmi iş dünyasındaki bir kadının bir şirketin başına gelmek için verdiği mücadeleyi ve söz konusu bakış açısını yansıtan filmlerden biri. 

Kadın algısının en belirgin bir biçimde görülebileceği yerlerin en başında atasözleri ve deyimler geliyor.

TÜRKİYE

Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç gibidir.

Saçı uzun aklı kısa.

Kızını dövmeyen dizini döver.

Kadının sırtından sopayı karnında sıpayı eksik etme.

 

ALMANYA   

“Bir çiftlik evini üç şey yıkar : şirret bir kadın, tahtakurusu ve fare.” (Drei Dinge verderben das Bauernhaus: böses Weib, Wanz und Maus.)

    “Kadının yönettiği evde şeytan uşaklık yapar.’’ (Wo die Frauen im Hause regiert, ist der Teufel Hausknecht. )

    “Saçı uzun aklı kısa.“ (Lange Haare, kurzer Sinn. )

 

İTALYA 

 “Kadınlar evde uzun zaman tutulmaması gereken şeylerdir.“ (Le donne sono una certa mercanzia da non le teuer troppi anni in casa.)

    “Az kadının ve az kazın olsun.” (Donne e oche tienne poche.)

    “Kendini şirret kadından koru, iyi olanına hiç güvenme.” (Dalla donna cattiva guardati bene, e dalla buona non ti fidar niente. )

    “Karanlıkta bütün kadınlar aynıdır.” (Al buino tutte le donne sono uguali. )

http://www.diegaste.de/gaste/diegaste-sayi3107.html

Bu türden ifadelerin hemen her millette olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. Burada birkaç örneğin yeterli olacağını düşünüyorum. “Cennet anaların ayaklarının altındadır” gibi kadına olumlu bakış açısını yansıtan ifadeler de var elbette ancak kıyas kabul etmez biçimde az.

Ne yazık ki kadın algısı sadece erkeklerin değil aynı zamanda kadınların da kadınlara bakış açısından kaynaklanan olumsuz düşünce, tutum ve davranışları içinde barındırıyor. Hiç evlenmemiş, kocasından boşanmış ya da kocası vefat etmiş kadınların “erkekleri” olmadığı için kadınlar tarafından aşağılandığı, “normal doğum” yapmış kadınların sezaryen yoluyla doğum yapmış kadınları, doğum yaparken yeterince acı çekmedikleri için “anne” olarak değerlendirmediği ya da hem kız hem erkek evladı olan annelerin sadece kız ya da sadece erkek evladı olan annelere göre kendisini daha “tam anne” gibi hissettiği yönündeki düşüncelerin varlığını bizzat kadınların ağzından duymuşluğum vardır. Hem de eğitimli kadınların.

Tarihsel süreçte sadece günlük yaşam açısından değil bilim ve sanat alanında da kadınların bu alanlarda hak ettiği başarıyı elde edememesi (en azından yaşarken) yine kadına yönelik bu olumsuz yaklaşımdan payını almıştır. Hyptia, Olympe de Gouges, Clara Zetkin gibi örnekler bir çırpıda aklıma geliverenler.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 1948 yılında yürürlüğe giren bir bildirge. Hepimizin bildiği üzere bu bildirge insanların maruz kaldığı pek çok mağduriyeti ortadan kaldırmak için gerekli ancak yeterli olmayan bir bildirge. Eğer bir ülke anayasasını bu bildirgede yer alan maddelere dayandırarak oluşturacağını beyan eder ve ilgili belgelere imza atarsa bir sorumluluk üstlenmiş oluyor. Durum böyle olsa bile bu fiili olarak kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesinin önüne geçmekte çok da istenilen bir sonuca ulaşılmasını mümkün kılmıyor. Bu bildirgenin tüm dünya ülkelerinde yaygın biçimde kabul görmediğini de bilmemiz gerekir. Belki kadınlar, çocuklar, engelliler vb. dezavantajlı grupların haklarının daha sağlıklı korunmasını sağlamak adına atılan adımlar, bu hakların, yakın gelecekte olmasa bile zamanın bir yerinde başarılı sonuçlar elde edilmesinde etkili olacağı ümidiyle geliştirilmektedir.

Haziran 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, uluslararası kadın hareketi için oldukça önemli olmakla beraber kadınlar için insan hakları kavramı ilk olarak burada Birleşmiş Milletler sürecine dahil edilmiştir. Harekete geçen dünya kadınları, dünyanın her yerinden kadın kuruluşlarının ve bağımsız kadınların katıldığı büyük bir Kadının İnsan Hakları kampanyası düzenleyip sonucunda “kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının, evrensel insan haklarıyla ayrılmaz, bölünmez ve vazgeçilmez” olduğu tezini ilan etmiştir. Uluslararası kadın hareketi, insan hakları kapsamında kadın hakları bakımından köklü değişikliklere sebep oldu. Aile içi şiddet, toplu tecavüzler, kadının beden bütünlüğüne yönelik hak ihlalleri, cinsel hakların, doğurganlık haklarının ihlali böylelikle BM kararlarında ve uluslararası sözleşmelerde insan hakları olarak yer almaya başladı.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Feminizm

Kadına yönelik olumsuz algının en belirgin hali  kadın düşmanlığı veya mizojinidir yani kadınlara karşı duyulan soğukluk, antipati veya abartılı düşmanlıktır. Genelde erkeklerde görülen kadın karşıtlığı olduğu gibi bazı kadınlarda da buna ilişkin görüşler görülebilmektedir. Bu nedenle hiç tanımadığı bir erkek tarafından tekmelenen, dövülen ve hatta öldürülen kadınlar vardır.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir ayırıma dikkat çekmek istiyorum. Buraya kadar belirtmiş olduğum düşünceler, durumlar belki uç noktalardaki bakış açıları ya da yaşananlar gibi görülebilir. Aslında kastettiğim tam da günlük yaşamın içinde olan, her birimizin her an maruz kaldığı, öyle değildir ya da öyle değilmiş gibi gördüğümüz, masum bir şey zannettiğimiz yani bebeklikten itibaren içinde yetiştiğimiz genel aile ve toplum yapısının bizde farkına varmadan ilmek ilmek dokuduğu bu zihniyetin varlığı kabul edelim ya da etmeyelim ne yazık ki var. Sadece bu kimi örneklerde daha görünür olarak ortaya çıkıyor.

İster eğitimli ister eğitimsiz kadınlarda ve erkeklerde, kadınların varoluş biçimini bir erkeğe göre konumlandırması, bir zihniyet olarak değişmediği sürece toplumun temelini oluşturan ailenin kurumsal olarak sağlıklı bir yapıya kavuşması da mümkün olmayacaktır.

EVLİLİK

Sosyoloji biliminin terimleri ile ifade etmek gerekirse tarih boyunca topluluklarda ve toplumlarda görülen farklı evlenme türleri; endogami, egzogami, monogami, poligami (polijini – poliandri), levirat, sororat, matrilokal, patrilokal, neolokal bunun dışında (örneğin Türkiye için) bir de evlilik biçimleri var ki, berdel, beşik kertme vb.

Evlilik nedir?, Evliliğin amacı nedir?, Aşk evliliği mi mantık evliliği mi?, Yaş farkı evlenmek için bir engel midir?, Sosyal statü evlenmek için önemli midir?, Evlilik yaşı kaç olmalıdır?, Çocuk gelinler ve damatlar geleneksel olarak sürdürülmeli midir? Gibi pek çok soru ile ilgili olarak sağlıklı tartışmaların yapıldığı platformlar oluşturulmuyor. Bu ve benzeri soruların gündeme gelmesi, dikkatimizi çekmesi Yeşilçam filmlerinin sahnelerinde, kimi dizilerde ya da bazı dijital mecralarda gündelik bir astroloji testinin ötesine geçmiyor. Oysa şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bugün Avrupa’da reşit olma yaşının 24- 25 yaş sınırına yükseltilmesi gerektiği yönünde tartışmalar, öneriler ve çalışmalar var. Bu da bize evlilik için ehliyet yaşının sınırının yükseltilmesi gerektiğini gösteriyor.

Tüm dünya milletleri için çocukların geleceklerinin mimarı olduğu şüphesiz. Neslin devamı istendiği için evlenen çiftlerin çocuk istediği de şüphesiz. Ayrıca hem kadın hem erkek biyolojik ve psikolojik olarak da hem evlenmek ya da çocuk sahibi olmak istiyor. Tüm kültürleri bilmem söz konusu olmamakla beraber, evlenme ve çocuk sahibi olma bireysel olduğu düşünülse de aslında toplum dinamiklerinin bir sonucu. Yani daha çok sosyolojik bir olgu.  Çin’den İskoçya’ya, Hindistan’dan Bulgaristan’a hangi ülkeye bakarsak bakalım, birbirinden çok farklı adet ve geleneklerle karşılaşırız. Ancak üç aşağı beş yukarı ortak olan bir kalıp varsa o da evlenecek çiftlerin ailelerinin tanışması, evliliği onaylaması ve bu evlilik için hazırlıklar yapılarak akrabalara, eşe dosta, komşulara ilan edilmesi.

Şimdi tüm bu ön bilgilerin ışığında benim her zaman olması gerektiğini düşündüğüm bazı düşüncelerimi paylaşmak isterim. Örneğin şoför olmak için, doktor olmak için, ev yapmak için vb. ehliyet aranıyor da neden evlilik için ehliyet aranmıyor. Evlenecek kişilerin yaş kriterine bakılmaksızın evliliğe ilişkin yeterliği nedir?  Bu konuda bilimsel yollarla elde edilecek sonuçlara dayalı ve kurumsal olarak bir takım sistemler geliştirmek mümkün değil midir? Yani iki insanın evlenmesi için sadece sağlık raporunun değil aynı zamanda psikolojik olarak, evliliğin anlamına ilişkin olarak, evlilikten beklentiler olarak, kimlerle ne şekilde ilişkiler kurulacağına yönelik eğilimler olarak iki insanın uyuşmalarını en üst düzeyde sağlayabilmek için evlilik öncesi etkin danışmanlık eğitimlerinin ve sertifikalarının verilmesi gibi. Kanunlarda evliliğin, boşanmanın, hakların neler olduğuna dair bir okuryazarlık eğitim ve sertifikası gibi. Soy bağının ne olduğu ve bunun değiştirilmesinin yol açacağı sonuçların hukuksal, etik, psikolojik boyutlarının bilinmesi gerektiği gibi. Ekonomik aile planı ile ilgili bir taahhütte bulunma ve buna bağlı çocuk yapma planlamasının yapılması gibi.

Çünkü günümüzde kalabalık aileden çekirdek aileye, çekirdek aileden tek ebeveynli aileye doğru bir evrilme var. Anne – baba merkezli aileden de çocuk merkezli aileye doğru bir evrilme var. Tüm bu olgular sadece zamana bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar değil muhakkak. Ekonomik, kültürel, yönetimsel, kanunsal pek çok faktör bir arada bu yapılara da bir şekil, bir biçim veriyor. Özellikle aile konusunda hiç bitmeyen sürekli araştırmalar ve buna bağlı geliştirilecek politikaların eksikliği kendisini hissettiriyor.

ANNE BABA OKULU

Bugün bir film seyrediyordum. Çok çocuklu ve fakir bir ailede iki ablası, babası ve annesi (hamile olan) 9 yaşında bir kız çocuğu filmin merkezindeydi. Okuldaki başarısı düşük olan, okuması yaşıtlarına göre geride olan, geceleri yatağını ıslatan ve ailesi tarafından pek ilgi gösterilmeyen bir kız çocuğu. Yaz tatili gelince annenin, üç saatlik mesafede oturan uzaktan akraba kuzeni ve kocası, tatili geçirmesi için bu kız çocuğunu evlerinde misafir etmek istediler. Çok fazla diyaloğun olmadığı biraz ağır aksak bir film. İzlerken gerildim. Çünkü çocuğu tatil için evlerine götüren kadın, daha çocuk eve girer girmez: “Ben anne olsaydım çocuğumu pek tanımadığım bir ailenin evinde kalması için göndermezdim” cümlesini kurunca gelişen sahnelerde çocuğun ya öldürüleceği ya da kadının kocası tarafından tacize uğrayacağı gibi bir durumla karşılaşacağımı düşündüm. Oysa kadın ve kocası aynı yaşlarda olan erkek evlatlarını, çiftlikteki bir su birikintisinde boğularak öldüğü için yeni kaybetmişler. Kız çocuğuna o kadar sevecen davrandılar ki çocuk yatağını ıslatmayı bıraktı ve okuması gelişti. Filmin sonunda tatil bitip de kendi evine bırakmak için götürdüklerinde annesi doğum yapmış ve bir kardeş daha eklenen ailede pek de sevilip istendiğini hissedemeyen çocuk, giderlerken arabanın peşinden koşarak, adamın boynuna sımsıkı sarılıp: “Baba. Babacığım” diyerek onları kendine ebeveyn olarak seçtiğini ilan etti. 

Bir bebeğin doğumundaki en önemli faktörün anne ve baba tarafından istenilerek, birlikte karar verilerek bebek sahibi olmak olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin kadın bedenini tanıması için izlediğim bir belgeselde kadınların doğum sırasında çektikleri ağrının yapay bir versiyonunu babalara veriyorlardı. Hamilelik sırasında hangi aşamalardan geçildiği, neler hissedildiği, hangi beklentilere sahip olunduğu konusunda sadece erkekler değil kadınlar da gerektiği gibi bilinçlendirilmelidir. Bebeklerin nasıl uyutulması gerektiğine ilişkin uyku merkezleri olduğunu biliyorum. Yani en basit gibi görünen uyku düzeninin sağlanması konusunda bile yeterli olmayan anne babaların olduğu bir dünyada yetişecek çocukların oluşturduğu toplumun da ne kadar sağlıklı olacağı üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konulardandır. Çocukların nasıl yetiştirileceği çoğunlukla geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Oysa çocuk yetiştirmek belki her şeyden daha çok bilimin elde ettiği sonuçların bilinmesini gerektirecek yaşamımızın içinde olan bir alandır. Çocuklar nasıl beslenecek, nasıl uyuyacak buradan başlayarak çocukların büyürken ergenliğin bitimine kadar geçirdikleri gelişim dönemleri vardır. Bu gelişimsel dönemlerin özelikleri bilinmeden doğru iletişim kurmanın yolu da bilinmez. Bu bilgilere sahip olunmadığı zaman da eşler arasında ya da ebeveyn çocuklar arasındaki iletişim kopukluğu, empati yoksunluğu derinleşerek kronik problemlere dönüşmektedir. Anne baba okulları geleceğin toplumlarını inşa etmek için mutlaka zorunlu olması gereken kurumsallaşmış yapılara dönüştürülmelidir.

Çünkü bu konuda en çok mağduriyeti yaşayan dezavantajlı grup öncelikle çocuklardır.

Tüm okurlara saygılarımla…………..

                 “Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz ailenin sadece kendine has bir hikâyesi vardır.”

30-01-2025
Konuk Makaleler

Konuk Makaleler

info@medyacuvali.com

Diğer Yazıları

Bu yazılar da ilginizi çekebilir