Eşikte Beklemek…
Bir kitabı bitirirsin. Daha ilk sayfadan seni içine çeken, severek okuduğun bir kitap. Öyle etkilenirsin ki, “Hayatımın kitabı.” dersin. Son cümlesini okuduktan sonra uzun bir sessizlik başlar. Elinde kitap öylece kalakalırsın. Onunla öylesine özdeşleşmişsindir ki veda etmek istemezsin. Artık o satırların arasında kaybolamayacağını bilmek, beklediğinden daha ağır gelir.
Bir kitabın son sayfasını kapatmadan yenisini açmaya çalışmak gibi… Yeni kitabın ilk cümlesini okuyorsun ama aklın hâlâ öncekinin son paragrafında. Yeni hikâyeye haksızlık ediyorsun, eski hikâyeye de. Çünkü biri bitmeden diğeri gerçekten başlayamıyor.
Evet, kitap bitmiştir ama etkisinden sıyrılmak öyle kolay olmaz. Yeni bir kitaba başlamak bile ürkütür insanı. Belki yeniden okuma isteği, belki de etkisinin geçmesini bekleme arzusu… Her ikisi de yeni bir başlangıcı zorlaştırır. Bir kapıyı tam anlamıyla kapatmadan yenisini aralayacak gücü bulamazsın kendinde. Öyle yorgunsundur ki önünü bile göremezsin o an.
Hayat ise hiç durmadan önüne başka biletler uzatır. “Buna bin.” der sadece. Oysa insan bazen yeni bir yolculuğa çıkmaya değil, eski yolculuğun gerçekten bittiğine ikna olmaya ihtiyaç duyar. Ve belki de bu yüzden farkında olmadan aynı garda beklemeye devam eder insan.
Beklemek her zaman birini ya da bir şeyi beklemek değildir. Bazen insanın en çok beklediği kişi, kendisidir. Hemen koşmaya başlamamak için… Yorulacağını bildiği yollara acele etmemek için… Gerçekten hazır olduğu günü beklemek için.
Nasıl bir his biliyor musun?
Araf gibi…
Ne tamamen geçmiştesin ne de yeni bir başlangıcın içinde. İki kapının arasında, eşikte bekliyormuş gibi.
“Belki de yeni kapılar, ancak ardında bıraktıklarını uğurlayabildiğinde aralanıyordur.”
Kaynakça
Görsel kaynak: www.pexels.com