Hashtag Sanat: Duvarda Değil Ekranda
Sanat uzun bir süre boyunca dünyanın karşısında konumlanmış bir ifadeydi. Bir direniş biçimiydi; biçime karşı içerik, düzene karşı içe dönüklük, piyasaya karşı iç hakikatti. Ancak zamanla sanat, o sessiz direnç yerinden sarsıldı; yerini vitrinlere, yatırım raporlarına, küratör seçkilerine, sponsor dosyalarına ve sosyal medya akışlarına bıraktı. Artık sanat eseri ne söylüyor değil, nerede yer aldı, kim aldı, kaç para etti, kaç like aldı gibi sorularla çevreleniyor. Estetik değer, ekonomik değerin altında eziliyor. Sanat bir ifade değil; bir ürün, bir marka, bir yatırım kalemi artık.
Bir sanatçının görünürlüğü artık üretim sürecinden çok, etkileşim kapasitesiyle ölçülüyor. Kimin kimle aynı sergide yer aldığı, hangi kurum tarafından desteklendiği, hangi koleksiyoncuya satıldığı, hangi dijital platformlarda dolaştığı bunlar sanatın meşruiyetini oluşturan görünmez ağlar haline geldi. Sanatçının kendisi de çoğu zaman bu oyunun parçası olmayı stratejik olarak benimsiyor. Sanat, bir anlam üretme süreci olmaktan çıkıp bir kariyer planlamasına dönüşüyor. Bir ifade biçimi değil, bir sektöre giriş şekli halini alıyor.
Sanat kurumları bu dönüşümün taşıyıcı kolonları. Müzeler, galeriler, bienaller, fuarlar; hepsi görünüşte estetiğin hizmetindeymiş gibi dursa da, çoğu zaman piyasanın kurallarına boyun eğiyor. Eserin içeriği değil, satın alınabilirliği, paketlenebilirliği ve pazarlanabilirliği öne çıkarılıyor. Hangi sanatçının vitrinde, hangisinin arka odada kalacağı önceden belirleniyor. Sanatın içeriği değil, çevresi belirleyici oluyor. Eser, anlamı içinde değil; üzerinde konuşulanlar, yazılanlar ve paylaşılanlar aracılığıyla dolaşıma giriyor. Bu döngüde sanat, sessizce sermayeye entegre oluyor.
Bu dönüşümün en görünür yüzlerinden biri dijital sanat dünyasında yaşanıyor. Özellikle NFT’lerin yükselişiyle birlikte sanat, neredeyse bütünüyle borsa mantığına göre hareket eder hale geldi. Eserin içeriğinden çok, hangi zincirde üretildiği, hangi “drop”ta yer aldığı, kimler tarafından satın alındığı konuşuluyor. Sanat yapıtı, kripto cüzdanlarda saklanan bir meta veri dosyasına, benzersizliğini pazarlayan dijital bir varlığa indirgeniyor. Kimi zaman “demokratikleştirme” söylemiyle sunulan bu teknoloji, aslında sermaye birikiminin yeni bir biçimi olarak çalışıyor. Eski elitlerin yerini yeni dijital elitler alıyor; sistem değişmiyor, sadece format yenileniyor.
Benzer bir durum sosyal medya merkezli sanat üretiminde de gözlemleniyor. Artık birçok sanatçı eserlerini sergilemeden önce “Instagram’a uygunluğu” üzerinden düşünüyor. Çoğu zaman işler, gerçek mekânda sergilenmekten çok dijital ortamda paylaşılmak için üretiliyor. Bu durum sadece sunumu değil, üretimin kendisini de dönüştürüyor. İzleyicinin dikkat süresinin kısalığına uygun işler, daha çarpıcı ama yüzeysel temalar, daha grafik ve kolay anlaşılır görseller ön plana çıkıyor. Yavaş izleme, uzun düşünme, metinle temas gibi süreçler hızla terk ediliyor. Sanatın ritmi ile algoritmanın ritmi birbirine benzemeye başlıyor.
Türkiye’de de bu dönüşümün izleri açıkça görülüyor. Büyük şehirlerdeki sanat kurumları ve bienaller artık yalnızca kültürel bir üretim alanı değil, aynı zamanda turistik ve ekonomik çekim merkezlerine dönüşmüş durumda. Özellikle İstanbul’daki büyük sergilerde sanat izlemekten çok, “etkinliğe katılmak”, “orada bulunmak” ya da “paylaşılabilir içerik üretmek” öne çıkıyor. Bu durumun farkında olan küratörler ve kurumlar, sergileri artık birer deneyim alanı olarak tasarlıyor. Bu tasarımın odağında çoğu zaman eserin anlamı değil, onun estetik fotogeniği yer alıyor. Bazı işler yalnızca “arka plan” olmak üzere seçiliyor; sanat değil, sahne oluyorlar.
Bağımsız üretim alanları ve alternatif sanat çevreleri bu düzene karşı belli ölçüde direnç gösterse de, bu alanların da hızla sermaye tarafından soğurulabildiği görülüyor. “Sokağın sesi” olarak başlayan birçok kolektif, kısa süre içinde büyük kurumlarla işbirliği yaparak prestijli sergilere katılıyor, destek programlarına dahil oluyor. Elbette bu başlı başına olumsuz bir durum değil; ancak bu geçişin içerikle değil, görünürlükle satın alındığını görmek, sürecin doğasına dair önemli soruları gündeme getiriyor. Bağımsızlık, içeriğe değil, format farkına indirgeniyor. Direniş biçimleri, pazar içi muhalefete dönüşüyor.
Tüm bu örnekler, sanatın yalnızca piyasaya açıldığını değil, piyasa tarafından yeniden tanımlandığını gösteriyor. Artık sanatın ne olduğu değil, nasıl paketlendiği; ne söylediği değil, kimlerle birlikte söylendiği önemli. Anlamın yerini bağlantı alıyor, ifade yerini erişim. Ve bu dönüşümde sanat, belki de en sessiz çöküşünü yaşıyor: hâlâ var ama başka bir isimle, başka bir ritimle, başka bir ekonomiyle…
Kaynakça
Görsel: pexels