AVM Kültürü ve Kaybolan Sokaklar
AVM’ye neden gideriz? Bazen gerçekten ihtiyacımız olan bir şeyi almak, bazen arkadaşlarımızla buluşmak, bazen de yalnızca evden çıkmak için. Fakat zamanla AVM, ihtiyaçlarımızı karşılayan bir yer olmaktan çıkıp boş zamanımızı geçirdiğimiz bir mekâna dönüştü. Şehirde yürümek, bir parkta oturmak, sokakta dolaşmak yerine klimalı koridorlarda saatler geçiriyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman alışveriş yaptığımızı bile düşünmeden yapıyoruz. Çünkü AVM bize yalnızca ürün değil, vakit de satıyor. İçeri girdiğimiz anda bizi vitrinler karşılıyor. Bir şey almak gibi bir niyetimiz olmasa bile bakıyoruz, beğeniyoruz, düşünüyoruz. Bir süre sonra ihtiyaç ile istek arasındaki sınır bulanıklaşıyor. Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi o ayakkabıyı istiyoruz, yoksa vitrinde güzel göründüğü için mi? Tüketim kültürü belki de en çok burada başarılı oluyor. Bize neyi satın almamız gerektiğini söylemekten çok, neyi istememiz gerektiğini öğretiyor.
Üstelik satın aldığımız şey çoğu zaman yalnızca bir eşya olmuyor. Bir kıyafet biraz daha güzel görünme, bir telefon biraz daha başarılı hissetme, pahalı bir mekânda içilen kahve ise belli bir hayat tarzına ait olma duygusu verebiliyor. Böylece tüketim, ihtiyaçlarımızdan çok kimliğimizle ilgili hâle geliyor. Kendimizi sahip olduklarımızla anlatmaya başlıyoruz. Fakat burada garip bir çelişki var. Kendimizi farklılaştırmak için tüketirken, çoğu zaman birbirimize daha çok benziyoruz. AVM’lerin kalabalığı da bu yüzden bana tuhaf geliyor. Yüzlerce insanın arasında bulunuyoruz ama çoğu zaman kendi ekranımıza bakıyoruz. İnsanlarla dolu bir yerde yalnız kalabiliyoruz. Belki de AVM, modern insanın yalnızlığını gizleyen en rahat mekânlardan biri. Kalabalığın içinde olduğumuz için yalnızlığımızı daha az hissediyoruz; ama yine de kimseyle gerçekten temas etmiyoruz.
AVM’nin belki de en güçlü yanı, bütün bunları bize zorla yaptırmaması. Kimse bizi bir mağazaya girmeye, bir kahve almaya ya da yeni bir şey satın almaya mecbur etmiyor. Tam tersine, her şey kendi tercihimizmiş gibi görünüyor. Fakat seçenekler çoğaldıkça neyi gerçekten istediğimizi anlamak da zorlaşıyor. Bir mağazadan diğerine geçerken, bir kafede otururken, insanları ve vitrinleri izlerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyoruz. Belki de AVM kültürünün asıl başarısı burada ortaya çıkıyor. Bize tükettiğimizi hissettirmeden tüketimi gündelik hayatımızın doğal bir parçası hâline getiriyor. Bir süre sonra yalnızca bir şey almak için değil, vakit geçirmek için de AVM’ye gitmeye başlıyoruz.
Sonunda elimizde bir poşetle ya da hiçbir şey almadan çıkıyoruz. Dışarıdaki havayı yeniden hissediyoruz. Sokak, gökyüzü, trafik, yağmur, insanların telaşı… Dışarı adım attığımızda, içeride geçirdiğimiz onca saatin bize ne bıraktığını düşünmeye başlıyoruz. Belki de AVM kültürünü sorgulamak, alışveriş yapıp yapmadığımızı sorgulamak değil. Hayatımızın ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu sormak
Kaynakça
görsel: pexels