Dijital Aynada Kendini Arayanlar
Telefon ekranı bir ayna artık. Sabah uyanınca bakıyoruz, gün içinde kontrol ediyoruz, gece uyumadan önce tekrar… Orada kim olduğumuzu hatırlıyoruz sanki. Profil fotoğrafımız, beğenilerimiz, paylaşımlarımız… Her biri kimliğimizin küçük parçaları gibi. Ama bazen düşünüyorum: Biz gerçekten kendimizi mi görüyoruz, yoksa kendimizi görmek istediğimiz kişiyi mi?
Aidiyet duygusu insanın en eski ihtiyacı. İlk topluluklardan bugüne kadar hep bir yere ait olmanın huzuruyla yaşadık. Fakat bugün o aidiyet duygusu, Wi-Fi bağlantısına bağlı bir his gibi. Koparsa sessizlik çöküyor, o sessizlikte kim olduğumuzu bile hatırlamak zorlaşıyor. Çünkü artık “biz” duygusu, dijital toplulukların anlık kalabalıklarında kuruluyor. Bir paylaşımın altındaki yüz beğeni, bir grubun içindeki varlığımızın kanıtı sanılıyor. Oysa çoğu zaman o beğeniler, yalnızlığımızın yankısından başka bir şey değil.
Bauman, modern insanın “akışkan” kimliğinden bahseder. Ne tam olarak bir yere aitiz, ne de tamamen özgürüz. Dijital çağda bu akışkanlık neredeyse görünmez bir zorunluluğa dönüştü. Her gün farklı bir yüz, farklı bir cümle, farklı bir duygu paylaşıyoruz. Böylece kendi parçalarımız arasında kayboluyoruz. Belki de kimliğimizi sürekli yeniden inşa etmemiz, içimizdeki boşluğu doldurmak için bir çaba. Ama her yeni “ben”, bir öncekini biraz daha silip götürüyor.
Sanal topluluklar, bize “bir aradayız” hissi veriyor. Aynı şarkıları dinliyor, aynı filmleri izliyor, aynı kelimelerle dertleşiyoruz. Ama bu birliktelik bazen sadece bir ekrandan yansıyan sıcaklık. Gerçek temasın yerini alan emojiler, kalp simgeleri, cümle aralarına sıkışmış teselliler… Bu temas biçimi duygularımızı donduruyor. Yüz yüze susmanın anlamı varken, artık ekranda yazmamak bile yanlış anlaşılıyor.
Belki de bu yüzden dijital kimliklerimiz, aidiyetin en kırılgan hâli. Çünkü görünürlüğümüzü kaybettiğimiz an, sanki varlığımız da eksiliyor. Oysa aidiyet, görülmekle değil, hissedilmekle ilgilidir. Bizi biz yapan, bir ekranda paylaşılan cümleler değil; o cümleleri yazarken içimizde yankılanan sessizliktir.
Bazen bir bildirim sesiyle yerimizi hatırlıyoruz; bir sohbetin ortasında değil, bir ekranın arkasında.
Dijital dünyanın gürültüsü arasında sessizce kendi kimliğimizi inşa ederken, aslında en çok sessizlikte kim olduğumuzu fark ediyoruz. Çünkü orada, bağlantının koptuğu o küçük boşlukta, bizi biz yapan şeyin hâlâ bir ekrandan fazlası olduğunu anlıyoruz.
Belki bu yüzden, dijital kimliklerin ardında kalan o küçük, kırılgan benlik hâlâ bir sığınak arıyor. Gerçek bir “biz”in mümkün olabileceği bir yer… Görülmenin değil, anlaşılmanın kıymetli olduğu bir dünya.
Ve belki de o dünya, ekranı kapattıktan sonra başlıyordur.
Kaynakça
Görsel: Pexels.com