Hayatın Kıyısında Kalan Kadınlar
Yarına umut bırakmaya çalışan ama kendine küçük bir mutluluğu bile fazla gören kadınlarımız… Hayat bazen onların omzuna erken bırakılmış ağır bir yük gibi durur. Taşırken sessizleşen, sustukça içinden eksilen kadınlar… Ne zaman vazgeçtiler renklerden? Ne zaman aynaya bakmak yalnızca hazırlanmak için yapılan kısa bir eyleme dönüştü? Bir insan, hayal kurmayı hangi yorgunlukta bırakır?
Bazı kadınlar hayatı yaşamaktan çok taşır. Evlerin içinde görünmeden dolaşan bir emek gibi vardırlar; eksik olduklarında fark edilir, var olduklarında alışılmış sayılırlar. Bir çayın demini, bir çocuğun sesini, evin dağınıklığını herkesten önce düşünürler ama kendi içlerinde neyin dağıldığını çoğu zaman ertelemek zorunda kalırlar. Çünkü bazı kadınların hayatı, kendilerinden önce herkese yetişmeye çalışırken geçer.
Bazılarının yüzünde yıllardır dinmeyen bir akşamüstü var sanki. Ne tam karanlık ne tam aydınlık. İçlerinde sürekli ertelenmiş bir şeylerle yaşıyor gibiler. Kendilerine ait bir zamanı hep sonraya bırakmış insanlar gibi. Önce büyümüşler, sonra alışmışlar, en son da susmuşlar. Belki de bu yüzden birçok kadın, yıllar geçtikçe sesini alçaltır. Daha az güler, daha az ister, daha az anlatır. İçinde büyüyen yorgunluğu kimseye göstermeden taşımayı öğrenir. Çünkü onlara güçlü olmanın çoğu zaman susmak olduğu öğretilmiştir. Oysa insan en çok, kendi sesini duyamayınca yabancılaşır kendine.
Yine de bazı şeyler insanın içinde tamamen kaybolmuyor. Uzun zamandır açılmayan bir çekmecede unutulmuş eski bir fotoğraf gibi kalıyor bazen. Tozlanıyor ama silinmiyor. Kadınlar da belki bu yüzden, hayat ne kadar ağırlık bırakırsa bıraksın içlerinde kimsenin tam ulaşamadığı bir yerde kendilerini saklamaya devam ediyor. Herkese yetişirken içlerinde sessizce bekleyen bir “ben” taşıyorlar. Ve belki de en yorgun kadınlar, bir ömür boyunca en çok kendilerine geç kalanlardır.
Kaynakça
görsel: pexels