Demirin Nabzı
Ve bazen, şehrin en kalabalık anlarında bile bir boşluk hissi olur. İnsanlar birbirine değmeden geçer, bakışlar yüzlerde durmadan kayar. Ama o kalabalığın içinde, hep aynı insanlar biraz daha yavaş yürür. Omuzları biraz daha düşük, adımları biraz daha ağırdır. Sanki herkes ileri giderken, onlar görünmez bir yükle yere doğru çekilir. Bir işçinin ellerine uzun süre bakarsanız, aslında bir harita görürsünüz. Çatlaklar yollar gibidir, nasırlar ise duraklar. Her iz, geçilmiş bir günün, taşınmış bir yükün, susulmuş bir yorgunluğun kaydıdır. Ama bu harita hiçbir yere asılmaz. Kimse o yolları öğrenmek istemez.
Akşam olur. Şehir ışıklarını yakar, vitrinler parlamaya başlar. İnsanlar kendilerine bir hayat seçer; bir masa, bir ekran, bir sohbet. Ama o sırada bazıları, günün ağırlığını sırtından indirmeye çalışır. Çıkardıkları sadece iş elbisesi değil biraz da günün sessizliğidir. Ama ne kadar çıkarılırsa çıkarılsın, bir şey hep üzerlerinde kalır: görünmez bir yorgunluk.
Evlerine dönerler. O evler bazen küçüktür, bazen kalabalık. Ama hepsinde ortak bir şey vardır: dinlenmenin hiçbir zaman tam olmaması. Çünkü ertesi gün, aynı çark yeniden dönecektir. Ve onlar, o çarkın durmaması için yeniden yerlerine geçeceklerdir. Şehir bunu bilir. Ama söylemez.
Bazen bir an olur. Çok kısa, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük. Bir işçi durur, başını kaldırır, yaptığı işe bakar. O an, yaptığı şeyle kendisi arasında ince bir bağ kurulur. Belki bir gurur, belki sadece bir kabulleniş. Sonra o an geçer. Çünkü düşünmek, bazen en ağır yüktür.
Ve hayat devam eder…
Yağmur yağar mesela. Herkes bir yerlere sığınırken, bazıları çalışmaya devam eder. Yağmur onların üstüne daha farklı düşer; daha ağır, daha soğuk. Çünkü onlar için doğa bile bazen bir mola vermez. Güneş yakar, rüzgâr keser, soğuk işler. Ama iş hep sürer. Bu yüzden işçiler mevsimlere benzemez. Onlar, mevsimlerin içinde değişmeden kalan bir şeydir. Sürekli, sabit, yorulmadan devam eden bir akış.
Ve biz, onların içinden geçip gideriz. Bazen bir kaldırımda, bazen bir binanın gölgesinde, bazen bir fabrikanın kapısında karşılaşırız onlarla. Göz göze gelmemeye çalışırız çoğu zaman. Çünkü görmek, sorumluluk getirir. Görmek, unutmamayı gerektirir. O yüzden çoğu zaman sadece bakarız, ama görmeyiz. Bu şehir, onların omuzlarında durur. Bu düzen, onların sessizliğiyle ayakta kalır. Ve bir gün o sessizlik çatladığında, ilk duyulacak şey bir ses değil, bir boşluk olacaktır. Çünkü alıştığımız her şey, en çok da yok olduğunda anlaşılır.
Kaynakça
Görsel: Pexels