VARLIK İÇİNDE YOKLUK YAŞAMA BECERİMİZ

VARLIK İÇİNDE YOKLUK YAŞAMA BECERİMİZ

A+ A-

Sanırım dünyanın 2/3 ünü gezdim. Genelde çok beğenilen bazı ülkelerde uzun süreler yaşadım ve oralarda kalabilirdim de, ama sonunda dönüp dolaşıp Türkiye’ye geldim. Neden derseniz; sevdiğim insanların çoğunlukla burada olması yanında, kesin düşüncem; dünyanın en güzel, en zengin ülkesinin de, burası olduğu için. Bu toprakların üstünde ise; savaşmasını da, yaşamdan keyif almasını da bilen, henüz kapitalizmin komik hırslarına tam olarak kapılıp robotlaşmamış ama belki bunların sonucu olarak da pazarlamayı hiç bilemeyen bir halk yaşıyor. Türk halkı.

Hepimizin bildiklerini kısaca özetlersek :

  • Neredeyse her istediğinizi bulabileceğiniz, nefis bir doğa zenginliği. Yazı kışı hemen her zaman bulabileceğiniz zengin bir coğrafya. Akdeniz’in en temiz suları, ormanı, çölü, dağı. Avrupa’daki endemik bitkilerin yaklaşık yarısı, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden, ama sanki hala el değmemiş! Çoğu yerde çevreyi kirletmeyi bile en ilkel şekli ile yapıyoruz. Onun için de Avrupa doğası, ne kadar konuşsalar, ne kadar dikkat etseler de, Türkiye’den kat kat daha kirli. Örneğin Avrupa’da organik tarım yapmaya uygun ekim alanı bulmak neredeyse imkansız, Türkiye’nin her bölgesinde istediğiniz kadar bulursunuz.
  • Masal gibi, hiçbir ülkede olmayan bir tarih zenginliği. Hayallerinizde gezme imkanı veren Metaverse’de geziyomuşsunuz gibi bir ülke. Zengin tarihi olduğu iddiasıyla  geçinen meşhur ülkelerin geçmişlerinde en fazla bir iki medeniyet sayabilirken, yerleşik yaşamla beraber, insanlık tarihinin ilk günlerinden başlayarak bu topraklarda yeşermiş 10 larca farklı medeniyet sayabiliyoruz. Her taraftan herkes buralara gelip yerleşmek istemiş, yerleşebilen de kalkıp hiçbir yere gitmemiş, ama üstüne yenileri gelip yeni medeniyetler kurmuş, büyük ihtimal, eskilerle de karışıp yeni sentezler üretmiş bir halk.
  • Bu yazımın esas konusu ise kültürel zenginlik. Ülkemizin her köşesi sanki bir başka ülke, ama her köşedeki farklılıklar içinde bir birliktelik, bir bütünlük de yaşıyorsunuz, yabancılık yok. Bu kadar kültürel farklılıkların bir bütünlük içinde yaşandığı bir başka ülke de tanımadım. Bu ‘farklılıklar’ sözlerimi, kimse siyasi yorumlara çekmesin, çok yanlış olur.

Şimdi, özelde, yemek kültürümüze değinmek istiyorum. Türkiye’nin her köşesinde, yüzyılların deneyimi ile oluşmuş, ve gene hiçbir ülkede olamayan inanılmaz zenginlikte bir mutfak kültürümüz var. Bu zenginlik, hem yılların farklı pişirim, içerik, yaratıcılık deneyiminden, tarihsel sosyal katmanlardan, hem de yerel bitki ve etlerin lezzet farklılığından kaynaklanıyor. Yan yana ‘iller’ demeyelim, bazen yan yana ‘kaza’ larda ve hatta ‘köyler’ de dahi, çok farklı yerel yemekler bulabiliyorsunuz.

Bu çeşitlilik aslında, diğer pek çok canlı gibi ‘sadece beslenmediğimizin’, yemeğin önemli bir sosyal olay olmasının, incelmiş bir tad alma duyusunun, yukarıda belirttiğim gibi yaşamın tadını da çıkardığımızın en güzel kanıtı. Yemek kültürü, tarih boyunca, büyük ölçüde toplumumuzun kadın kesimi tarafından geliştirildiği için, burada aynı zamanda kadınlarımızın zengin iç dünyasını ve yaratıcılığını da görüyoruz, bundan gurur duyuyorum, huzur duyuyorum..

Standart, herkesin bildiği bir yemek kabul edilen ‘Tarhana’ için bile Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı bir kitapta yüzlerce derleme yapılabilmiş olması inanılmaz bir zenginliktir… Yapı Kredi Yayınları, kısa bir süre önce Sakarya Mutfağı adıyla kalın, büyük boy bir kitap yayınladı. Sakarya ilimiz, mutfağı ile  hiç tanınmamış bir bölge iken, söz konusu kitaptaki yemeklerin önemli bir kısmını ilk defa gördüm ve çok şaşırdım… Günlük hayatımızdan örneklersek, Kayseri mantısı başkadır, Sinop mantısı başka, Söke mantısı ise bambaşkadır; ne şekilde, ne lezzette benzerlikleri vardır ama temelde hepsi mantıdır. Bir defa yediniz mi, hiç birini kolay kolay unutamazsınız. Bu örnekleri sınırsız çoğaltabiliriz.

Fransa, İtalya, Meksika, Tayland, Çin ve hatta kısmen bize en yakın Lübnan gibi dünyada mutfak kültürleri ile tanınmış ülkeler bile belki iki elin parmakları ile sayılabilecek sayıda çeşide sahipken, bizim bu zenginliğimizi hiçbir kazanca çeviremeden, modern yaşamın koşturmacası ve iç göçleri içinde unutup, kaybetmekte olmamız inanılmaz bir durumdur ve çok acilen tedbir alınması gerekmektedir, çünkü bu bir kültür erozyonudur.

Örneğin; yeterince araştırma ve kayıt yapılamadığından Toros’ların zengin, göçer ‘Yörük’ mutfağı şu an büyük ölçüde geri dönmemek üzere kaybedilmiştir. Bugün bölgede sadece üstüne basıp geçtiğimiz, yerel adını bile unuttuğumuz pek çok ot, bitki, zamanında çok ocağı keyifle beslemiştir. Bunların izlerine erken Cumhuriyet devri biyografilerinde bolca rastlıyoruz.

Bu zenginlikle neler yapılabilir :

  • En başta, işlenmiş gıda ihracatı ham gıdadan çok daha karlı bir şekilde yapılabilir. Bunun en canlı örneği, girişimcilerimizin özgün başarısı ile kısmen gerçekleşen makarna ihracatımızdır. Kaçınılmaz olarak işlenmiş gıda ihracat getirisi ham gıdanın kat kat üzerinde olma potansiyeline sahiptir.

Bugün İtalya; Yunanistan’dan sonra, dünyada kişi başına ikinci en çok zeytinyağı tüketen ülke olup, kendi zeytinyağı üretimi iç tüketimine yetmemektedir, ama buna rağmen öyle bir kalite imajı yaratmıştır ki dünyanın her tarafına, başta ABD’ye, büyük miktarlarda zeytinyağı ihraç etmektedir. Hatta önemli bir miktarda Türk zeytinyağının, İtalya üzerinden Amerikan pazarlarına İtalyan isimleri altında girdiği yoğun söylentisi de vardır.

Türkiye’de zeytin ve dolayısı ile zeytinyağı çeşidi o kadar zengindir ki, sadece bu çeşitlerin kaliteli işlenmesi, markalaştırılması ve tanıtımı sonucunda milyarlarca dolar tutacak ihracat geliri elde etmek mümkündür.

Diğer taraftan, genelde bir teknoloji ülkesi olarak bildiğimiz Güney Kore, son yıllarda kültür ihracı atağına kalkmış ve bu yönde; müzik, çizgi film ve gıda sektörüne büyük yatırımlar yapmaktadır. Halen, bazı işlenmiş hazır gıda ürünlerini dünyanın her tarafına ihraç etmektedir. Bu sektörlerde Güney Kore ismini giderek daha çok duyacağız. Şu anda, Türkiye’de Güney Kore çorbası satıldığını ve rağbet gördüğünü bilmek ise son derece düşündürücüdür. Güney Kore’de, herhangi bir Tarhana Çorbamızın satıldığına dair hiçbir yerde hiçbir bilgiye ise rastlayamadım, kaldı ki biz orada Kore savaşı nedeniyle çok kolay kabul gören, sempati duyulan bir ülkeyiz.

  • Bir diğer yöntem de yerel yemek kültürünü koruyup zenginleştirerek iç ve dış turizmi geliştirmektir. Turizmde yerel yemek, büyük bir ilgi alanıdır. İtalya’ya gidecek bir turist bonfile biftek yemek yerine pizza, makarna, salata ve peynir çeşitlerini denemeyi öncelikli olarak ister çünkü yaratılan imaj sayesinde bunlar, giden için İtalya’nın önemli  bir parçasıdır. Türkiye’ye gelen bir turistin bu inanılmaz çeşitlilikteki repertuara rağmen ‘kebap’ dan ya da ‘döner kebap’ dan başka bildiği bir şey yoktur.

Turizmde halen temel olarak sadece deniz ve kum, biraz da antik Yunan, Roma satıyoruz. Bunlar zaten başka ülkelerde de var, sırf bunları arayan turist ise en ucuzu arar. Bize gelen turistin büyük ağırlığı ucuzcu turisttir. Bu nedenle de ülkemizde turizm başarılarından söz edilirken hep gelen sayısı verilir ama turistin kişi başına yaptığı harcamadan bahsedilmez, çünkü o konuda en alt sıralardayız. Aynı, köylerde tarımı sahipsiz bırakıp şehirlere beton yığarken işsizliği çözdüğümüzü zannettiğimiz gibi bilinçsizce Avrupa mimarisinde otelleri güzelim sahillerimize dizip ucuzcu turisti yığarak hem işsizliğe bir çare daha bulduğumuzu hem de yüksek turizm geliri elde ettiğimizi  zannediyoruz.

Turistin en parasızı, ucuz bir tatil ve ucuz bir yaşam için bize gelip, bolca da ülkemizi kirletiyor, bunu iyi gözleyelim. Alanya’yı dolduran Alman’ların ülkelerinden daha ucuza yaşadıkları için gelen düşük gelirli emekliler olduğunu, yüzbinlerle gelen Rus’ların, kendi Karadeniz sahilleri daha pahalı olduğu için bize geldiklerini artık görelim ve parasız kitlelerin peşinden koşmayı bırakalım, ülkemiz deniz güneşinin keyfini çıkarmayı da kendi halkımıza bırakalım. Paralı turisti çekmek için ona başka hiçbir yerde göremediğini yaşatmak gerekir, bunun yolu da, bu farkın bedelini alabileceğiniz, tükenmeyen kaynak, kültür turizminden geçer.

Bir tarihte şirketimiz, Antalya Belek bölgesi turizme açıldığı zaman oraya yatırımcı olarak katılmıştı. Nefis bir sahilde orman içinde izole bir bölge. O zaman Turizm Bakanlığı yetkililerine anlatmak için çok uğraştım, buraya sadece Türk mimarisi çizgilerinde tesisler yapalım, ‘gelen, Türkiye’ye geldim’ desin diye, kabul ettiremedim, Avrupa mimarisi hakim oldu. Şimdi bütün kıyılarda olduğu gibi orada da sadece fiyat bazlı rekabet yaşanıyor çünkü yerel bir kimlik, bir özellik yok. Biraz derine inersek de, bu sonucu yaratan, söz konusu politikasızlığa karar veren bürokratın aklında Avrupa’ya gitmek hayali varken ve bir pazarlama eğitimi de almamışken, olaya turistin gözünden bakamıyor olmasıydı. Bari bu tür kararların başında olan insanlarımıza önce bir pazarlama eğitimi verilse.

Kültür turizmine ağırlık verebilsek çok daha az turistten çok daha fazla gelir elde ederken doğamızı da bu kadar işgal etmemize, bozmamıza gerek kalmayacak. Bugün dünya turizminin kaymağını yiyen İtalya, Fransa, tek başlarına Londra, New Yok hep kültür turizminden kazanıyor. Hiç Fransa plajı duydunuz mu ? Ama turizmden parayı en çok onlar kazanıyor. Neden acaba…?

Sıradan otelleri sahillerimize dizerek doğamıza ne kadar zarar verdiğimizi bir gün çok acı bir şekilde anlayacağız, sonra da, o sahillerden kazandığımızdan fazlasını o sahilleri düzeltmek için harcayacağız. İçimizdeki Batı özentisinden, müşterinin aslında ne aradığını, neyi nasıl satabileceğimizi göremiyoruz. Unutmayalım, kendi malınızı birisine satmak için elinizdekini onun malına benzetmeye çalışırsanız, ancak ucuza verirseniz bir simit parası kazanabilirsiniz.

  • Belki şöyle bir uygulama, en azından bir taraftan yemek kültürümüz korunurken, diğer taraftan da popülerlik arttıkça, yurt dışına  hem ürün, hem hizmet olarak pazarlanması da kolaylaşacaktır:

Devlet yönetimi tarafından valiliklere verilecek bir görevle, önce vilayetlerde ve daha sonra belki bazı kazalarda oluşturulacak akademik ve ticari deneyime sahip bilirkişiler vasıtası ile köylere kadar dolaşılıp yerel yemekler orijinal hali ile kayıt altına alınabilir. Daha sonra bunlar ve zaten bilinenler arasından uygulanabilir bir yemek listesi oluşturulup, bu yemekler ve lokanta esnaflığı üzerine yerel kişi ve gençlere eğitim kursları açılabilir, bunlardan da en yüksek başarı ile mezun kişilere valilik kaynaklarından, lokanta için mekan ve altyapı imkanları sağlanarak ‘sadece yerel yemek’ lokantası açma imkanı verilebilir.

Bu uygulamanın elbette zaman, kalite  ve şartlar açısından pek çok detayı oluşturulacaktır. Ancak yeterince hızlı bir aktivasyon ile iki sene içinde ilk başarılı örnekler ortaya çıkacak, ve akıllı bir tanıtım kampanyası eşliğinde, 10 yıl içinde de Türk mutfağı, dünyanın en popüler üç mutfağından birisi olabilecektir. Bu uygulama, hem üst gelir düzeyindeki turiste hitap edecek, hem de dolaylı olarak ihracata katkı verecektir.

Söz konusu uygulamanın başarılı bir örneğini, şahsen fırsat bulup göremedim ama, aktarılanlara göre, Gaziantep Belediyesi gerçekleştirmiştir. Bu da, deneyim hanemizdedir.

Sonuçta; hiç olmazsa yemek kültüründe, ‘Güney Kore özgüveni’ ne sahip olsak da, elimizde her türlü bilgi ve malzeme varken, büyük bir maliyeti de olamayan, anlatmaya çalıştığım bu yemeği yapsak…. Hem de çok kolay…

Gene, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, dünyaya ihracat yapan bir uçak fabrikası kuran Vecihi Hürkuş’u kamu eliyle batırıp, dünyada havacılık alanında atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden sonra, kamu eliyle uçak teknolojisi geliştirmeye kalkmayalım, trajikomik oluyoruz…

Hiç unutmayalım, Türkiye, dünyanın en zengin kültür galerisidir, sorunumuz, bu galeriyi artık bozulmadan ve daha fazla zaman kaybetmeden doğru müşteriye pazarlayabilme sorunudur…

 

 


Kaynakça

*Kültür Mirasımız TARHANA, Prof. Ayhan Temiz, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2020

*Topraktan Sofraya SAKARYA MUTFAĞI, Kübra Sultan Yüzüncüyıl, Aynülhayat Uybadın, Arif     Bilgin, Suavi Aydın, Yapı Kredi Yayınları, Satso, 2021

25-07-2022
N. Halil Uğur

N. Halil Uğur

Farklı Bir Bakış

Orta Doğu Teknik Üniversitesi–Elektronik Mühendisliği’nden mezun olmuştur. 1973 yılında bilgi işlem ve iletişim teknolojileri alanında kendi işini kurmuştur. 1980 – 1984 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde işletme eğitimi almıştır. Kurduğu firma, 1973 – 1991 yılları arasında Türkiye’ye bilgi işlem teknolojisini getiren, bu alanda yurt dışına hizmet de ihraç etmiş, ilk yerli sermaye kuruluş olarak bilinir. 1991 – 1994 yılları arasında Türkmenistan’ın Ankara İstanbul fahri konsolosu olarak görev yapmıştır. 1994 - 2000 yılları arasında Türkmenistan’ın Washington büyükelçiliği görevini üstlenmiş ve bu süre boyunca Amerika’da yaşamıştır. Türkmenistan’ın Amerika’daki ilk büyükelçisidir. Aynı süreler içinde Kanada ve Meksika’ya da Türkmenistan'ın büyükelçiliğini yapmıştır. 2000 yılı sonunda Türkiye’ye dönmüştür. Dönüşünden sonra da çiftçilik yapmaya karar verip ziraat ile ilgili 1926’dan bu yana devam eden ziraat/gıda aile işlerini devir alıp Halil Efendi Çiftliği’ni kurmuştur. İş yaşamına devam etmektedir. Seyahat tutkusu fotoğraf sanatına olan ilgisini arttırmıştır. Fotoğraf çekmeye lise yıllarında başlamıştır. Ana ilgi alanı insan ve kültürlerdir. Fotoğrafları yurt dışında büyük ajanslarca da satılmaktadır.

halil@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com/kategoriler/sanatci/halil-ugur