GECEKONDU MAHALLESİNDE VİLLA YAPIP RAHAT OTURAMAZSINIZ
İnsan evladı, bütün canlılar içinde, en aciz hayvan olarak dünyaya gelir. Doğduktan sonra ayağa kalkıp anasından süt bile ememez.
Onu hayata alıştıran, ona hayatta kalmayı öğretmek için uzun yıllarını veren, en başta annesi, sonra da çevresidir.
İnsan, en zayıf ve aciz olduğu için de ölüm korkusu en yüksek olan, özgüveni en düşük canlı olmuştur. Bunu aşmak için de düşünme becerisi geliştirmek zorunda kalmıştır. Kendisi gibi diğer acizlerle iletişim kurup, küçük guruplar halinde doğa ile verdiği yaşam savaşına karşı öncelikle beslenme ve barınma konularında yöntemler, sistemler geliştirmiştir. Korunabildiği sürece üreyerek nüfusunu arttırmış, dayanışmayı sürdürebileceği küçük guruplara dağılmış, ancak kendinden daha iyi durumdaki komşuları görünce de benzer sistemler, araçlar kullanarak onların elindekini de kendine almaya kalkmış, sonuçta hem kendisine hem de doğaya en çok zarar veren canlı olmuştur.
Homo Sapiens ’in doğumunu, dünya yüzeyinde bir çeşit cilt kanseri başlangıcı gibiydi ama o zaman bu teşhisi yapacak doktor yok tabi, erken müdahale de yapılamadı.
Bilinçaltında, maddi zenginleşmeyi, büyüklüğü ‘güvenlik garantisi’ olarak gören insan, bu uğurda gerek gördüğünde diğer insanları da rahatlıkla yok ederek, bütün canlılar arasında kendi türünü de en çok, en kolay katledebilen en vahşi yaratık, bir düşünen canavar haline gelmiştir.
İlk insancıklar, tek başlarına yaşayamadıkları için de önce klanlar halinde, birbirlerine zarar vermeden, hatta birbirlerine yardımcı olarak, iş birliği yaparak, dışarıdaki doğadan ve diğer canlılardan korunup beslenebildikleri bir sosyal düzen kurdular. Buna ‘aczin yarattığı zorunlu dayanışma’ diyebiliriz.
Ancak nüfus arttıkça, doğadaki başta besini (o zaman daha bunlara ‘nadir element’ denmiyordu) paylaştıkları klan sayısı da arttı ve üretimi arttırmayı bilemedikleri için de birbirlerini öldürmeye başladılar. Sonra içlerinden birkaç uyanık çıkıp daha başarılı savaşarak bu klanların bir kısmını yönetimlerine alıp daha geniş kabileler meydana getirdiler. Bu uyanıklar, içeridekilerden yönetim payı (o zaman daha ‘vergi’ denmiyordu) alıp, karşılığında içeridekilere de bedelli bir güvenlik sağlamış oluyorlardı. Binlerce yıl sonra, Makedonyalı ‘Sayın İskender’ bile, Batı Anadolu, Akdeniz şehir devletlerine saldırmadan önce bunlara haber göndermiş, ‘Boş yere masraflı ordular beslemeyin, benim yönetimime girin, bana bir vergi ödeyin, ben sizi korurum’ teklifinde bulunmuştur.
Zamanla gene nüfus artıp kaynaklar aynı kalınca, bu sefer de kabileler birbiri ile savaşmaya başlıyor ve en kötüsü de baştaki uyanıkların kurduğu düzene göre bu savaşlarda da hep, vergileri ödeyenler ölüyordu (hala öyle, bu uygulama hiç değişmedi).
Kabileler savaştıkça da galipler, devlet denen daha büyük yapılar kuruyor ama büyüyen bu yapıların iç düzenlerini kurup korumak zorlaşıyor ve yönetimdeki uyanıklar kanun dedikleri kurallar oturtmaya çalışıyor. Yapı içindeki birim ve bireylerin büyük yapıyı kabullenmesinin önkoşulu içerde güvenliğin sağlanması, çünkü baştan beri yazdığım gibi ‘insanın her zaman en büyük derdi’ ölüm korkusu. Düzenin kurulması için başta Hammurabi, pek çok kanun, kural yazılmış, fakat hepsi yazanın ömrü ile sınırlı olup yeterince uzun yaşayamamıştır. İnsan önce, yer, gök gibi doğal güçlere, putlara, hayali kimliklere (Apollo vs) gibi büyük koruyucu güçlere inanmış, onların korumasını aramış, ama sonunda tek tanrılı, kağıtta kayıtlı dinler gelerek büyük kurtarıcı olmuş, iç düzenlerin kurulmasında ve hatta sonra da uyanıkların saldırganlığına mazeret bulunmasında çok büyük kullanımları olmuştur. Geniş halk kitlelerinin okuma imkanının olmadığı devirde başa geçen pek çok Rus Çarının kendi ihtiyacına göre İncil’i yeniden yazdırması uyanıklığın zirvelerinden birini oluşturmuştur.
Zamanla, Avrupa merkezli, Batı dediğimiz bölgede, bu devlet denen büyük yapıların, oyla, geniş kitlelerin katılım ve kabulü ile kendi geliştirdiği yasalar, kurallar oluşturulmuş ve yaratılan güven ortamı ile dinlerin ve dolayısı ile gücü fazla artan rahip sınıfının etkisi azaltılmıştır. Diğer taraftan, önce tarım devrimi sonra da artan ve tarımda yer bulamayan nüfusu meşgul edecek sanayi devrimi yaratılmış ve sabit değerlerle ölçülen ve üretilenin miktarı üzerinden paylaşımını sağlayan sistemler kurulmaya başlanmıştır.
Ancak bu işlerin içindeki yeni uyanıklar da sabit değer ölçülerini hayali değerlere döndürmüş, sonuçta işlediği sanılan ekonomik sistem, günümüzde, şişen bir balona dönüşmüştür.
Bütün bu tarihi gelişim boyunca değişmeyen iki gerçek vardır: İnsan’ın, tek dokunup bildiği yer olan bu dünyadan ayrılma korkusu, bunu geciktirme çabası ve bu uğurda yapmayacağı vahşetin olmayacağıdır. Bu iki gerçek, maymundan da zayıf Homo Sapiens ’in dünyaya gelmesinden bu yana değişmemiştir.
Aslında evrim teorisinde Homo Sapiens olumlu bir gelişme gibi gösterilse de bence dünya tarihi açısından evrimde bir gerileme, bir bozulmadır. Bu zayıf ve korkak yaratık, belki bir gün dünyadaki bütün canlıların hayatına son verecektir.
Benim dedem Söke’de, Osmanlı’nın son devirlerinde yaşamış, güvenilir ve saygın, Ege adaları dahil geniş bir çevrede gıda ticareti yapmaktaydı. I. Dünya harbi sonunda Söke, önce İtalyanlar, sonra da Yunanlılar tarafından işgal edilir. Yunan askerlerinin Söke’ye gelirken yerel halka çok zulüm yaptıklarını, ölümlere yol açtıklarını duyarlar ve son gece, Milas’a çekilmiş olan İtalyan bölgesine ailecek bir at arabası ile kaçarlar. Yunan işgali bitip Yunan askeri çekildikten sonra Söke’ye döndüklerinde, Yunan askerinin çekilirken, Türklerin oturduğu bütün mahalleyi, bizimkilerin evleri ve iş yerleri de dahil yakıp yıkıp gittiklerini görürler. Tabi, ailemden de dahil, pek çok yeri halk bu süreçte hayatını da kaybetmiştir.
Dedem, yıllarca çok çalışarak zaten var olan iş ilişkileri sayesinde eski düzenini tekrar kurar. Sonra da, babaannem ve beş çocuğunu yanına alıp, o zamanlar toplum içinde hiç sözü edilmeyen, Efes, Bergama, Priene’i gezdirir. Sonunda da ailesine şöyle der: ‘’Kimseyi siyaha, beyaza veya başka bir renge boyayıp algılamayın. İnsanlar, değişik şartlar altında her türlü davranışı gösterebilirler. Temelde hepsi aynıdır. Bize bu vahşeti yaşatanlar, bir zamanlar, bu gördüğünüz medeniyetleri de kuranların çocuklarıdır’’.
Yüz yıl önce yaşanan bu olayın aynısını şimdi gene başka yerlerde yaşıyoruz. Çağdaş Yunan’dan sonra, daha da vahşilerini; fırında insan yakan Almanlarda, Çin’e giren Japonlarda ve bugünkü Yahudilerde de gördük. Bunlar hepsi, çok yeni olaylar. Ruslardan başlayarak, doğu toplumlarını hiç değerlendirmeye almıyorum bile. Bireye değer ve öncelik verdiğini söyleyen batı toplumları, selam vermek için yerlere kadar eğilen Japonlar bile bu yapılara dönüşebilmişlerdir. Doğunun böyle bir ‘insana değer verme’ iddiası da hiç olmadı zaten.
Gelelim bugünün fotoğrafına:
Önce dinler, sonra ‘demokratik batı’ denen düzenlerde bir şekilde halkın da katıldığı veya buna inandığı sistemlerde, pratikte, insanların yaşamlarını güvencede hissettikleri bir yapı vardı ve bu da bir anlamda geçerli bir sosyal kontrattı. Üst gelir gurubu ile alt gelir gurubu arası da çok açık değildi ve sistemin teminatı, en geniş gurup olan orta sınıftı. Kişisel performansa göre de bu guruplar arasında aşağı ve yukarı geçişler olurdu.
Orta sınıfın güçlü bir ahlak sistemi vardı ki, bu da sosyal kontratın yazıya dökülmemiş kısmı idi, yasalar da yazılı kısmı oluşturuyordu, bunun işler kalmasını da devlet garanti ediyordu.
Üst gelir düzeyi, kendisini çok güçlü hissettiğinden, alt gelir kesimi de kaybedecek hiç bir şeyi olmadığından bu sosyal kontrattan hiçbir zaman fazla çekinmemişlerdir. Orta gelir gurubu, oy potansiyelini de elinde tuttuğundan (Batı) sistemin aynı zamanda denetçisiydi. Ancak günümüzde, üst gelir kısmının bitmeyen iştahı sonunda orta düzeyin kaynakları üste çekilmiş ve orta kesim eriyip yok olmuş bulunuyor. Yani Batı dünyası karpuz gibi ortadan ikiye ayrılıyor. Bu ayrım Doğu’da, aynı maddi sonuçlarla zaten ‘yönetenler ve yönetilenler’ şeklinde her zaman vardı.
Batı’daki bu değişim, başlıkta yazdığım duruma yol açacak, üst ve alt kesim ayrı ayrı yerlerde yaşamak zorunda kalacaklar. Bu biraz, Aldaux Huxley’in, Cesur Yeni Dünya’sındaki gibi, biraz da devreye girmekte olan robotların katkısıyla gerçekleşecek.
Batı dünyasının kurucu insani değerleri unutulup Çin veya Rus yönetim değerlerine benzer, hatta daha da kötüleri ön plana çıkabilecek. Bazı Avrupalı zenginlerin savaş sırasında insan avlamaya Bosna’ya gittiklerini okuduk. Daha önce Amerika ve Avrupalı bazı zenginler için benzer olayları Amazon ormanlarında ‘yerli’ ve Güney Afrika’da ‘zenci’ avı şeklinde de okumuştuk. Duyumlara göre benzer olaylar, Gazze’nin de canlı hedeflerin kullanıldığı bir atış poligonuna dönüşmesi ile de yaşanmış.
Bu olaylar alttakiler tarafından işlenseydi uğrayacağı yasal takip ve cezalandırmalara da rastlamadık.
Yukarıdakiler, kendilerini her istediklerini yapabilecek kadar güçlü ve özgür hissettikleri zaman, başlıkta dediğim gibi, gecekondu mahallesinde villada oturamayacakları için, gecekonduları (şimdi adı Gazze olabilir) temizleyecekler. Sanayi üretimi giderek otomasyona geçeceği için onlara işçi olarak da ihtiyaçları azalacak. Bu temizliğe de göçmen karşıtı faşist partiler aracı olacak.
Altta kalanlara bu yapılanmayı kabullendirmek için ise yöntemler net:
Öncelikle hatırlayalım, büyük olan güçlü görünür insana ve eğer o büyüklük kendi kontrolünde değilse, çevresinde, korku, çaresizlik ve sığınma gibi duygular yaratır. Örneğin, kadın genelde iri yarı erkeklerden hoşlanıyorsa, büyük ihtimal, uyum, sevgi değil, sığınacağı güvenli bir liman onun için daha öncelikli demektir.
Tarih boyunca başa geçmiş uyanıklar, bunu hep kullanmışlar ve mimarlık mesleği de buradan doğmuştur. Bu uyanıklar yönettikleri kitleleri güçlerinin psikolojik etkisi altında tutmak için büyük saraylar ve hatta öldükten sonra da orada burada, yeni bir fırsat çıkarsa gene başta olayım diye dev mezarlar, piramitler inşa ettirmişlerdir.
Tek tanrılı dinler çıktıktan sonra da dinin başındakiler ve onlardan yararlanan yönetim başındakiler bir olup, yığınları etkileyecek büyük tapınaklar inşa etmişlerdir. Halbuki hiçbir din kitabında Tanrı, büyük tapınaklar yapın demez, çünkü onun büyüklüğü tartışmasızdır. Bu binaları yaptıran, yukarıdaki uyanık yöneticilerdir. Dini yapıda tanrı büyütülür, ama sonunda, onun yerdeki temsilcisi din adamı dizginleri ele alır, Tanrının büyüklüğü karşısında ezilen bireyi yönlendirir.
Asya Türklerinde ve buraya Müslüman olarak ilk gelen Selçuklularda dini yapının içi değil dış görünüşü, Taç Kapı ile çok etkileyicidir. Çünkü onlarda, din adamı sınıfı daha zayıf olduğundan, içerde ibadet edenlere Tanrı’nın büyüklüğünü göstermek değil, civardan geçenlere yapıyı yaptıran yöneticinin büyüklüğünü göstermek daha önemlidir. Bunun en etkileyici bir örneği, Sivas Divriği Ulu Camidir. Giriş kapısı ve dış görünüş bir dünya harikası olup, içi mağara gibidir. Ama Türkler Bizans ile tanıştıktan sonra Ayasofya’dan etkilenmiş ve camilerde iç mekân büyüklüğü ön plana çıkmış ve buna paralel olarak din adamları da yönetimde güç kazanmıştır.
İşte mimarlık mesleği de bu etkileyici dev yapıların nasıl yapılacağını çalışanlardan çıkmıştır. Yoksa vatandaşın mimara ihtiyacı yoktu. Halk, çevresi ile kurduğu sosyal kontrata uyan, kendi evinin, kendi mimarıydı.
Bu görkemli yapılar ne yapıyordu: Yapının sahibi, yapıyı seyredenin bilinç altında devleşirken, birey kendisi küçülüyor, önemsizleşiyordu.
Şimdi, yerel hakimiyetlerden global hakimiyet savaşlarına geçtiğimiz için bu olay, iletişim sektörüne taşındı.
Hedef: Üsttekilerin alttakilerden bir şekilde kurtulup, dünyayı bir park gibi kullanması.
Bir yöntem, yerel savaşlar çıkararak alttakilerin bir kısmından kurtulmak. Ama en etkin yöntem ise alttakileri aptallaştırarak pasivize edip, köleleştirip üreyemez hale getirmek. Bunun araçları zaten şu an çalışıyor: Cep telefonu, sosyal medya, bildiğimiz (isim vermeyeyim) önde gelen toplu iletişim mecraları.
Kişi, bu iletişim ortamlarını izleye izleye bilinç altına şu kabul yerleşiyor:
- Benim dışımda büyük bilgi var, her konuda çok yetkin çok çok insan var. Ben bir hiçim, hiçbir şey bilmiyorum. Her şeyi bunlara sorup öğrenebilirim. Farklı bildiklerim yanlıştır.
Zaten ataerkil bir toplumdan geldiğimizden, bizim Türk toplumu için bu çukura düşmek en kolayı. Bu nedenle de arkalardan gelip hemen Avrupa’da en fazla cep telefonu kullanan toplum oluverdik.
- Her konuda okunamayacak kadar çok bilgi var, bunları ne öğrenmek ne de doğruluğunu araştırmak ve tartışmak mümkün. En iyisi hiçbir şeye fazla bulaşmadan izlemek.
- Etrafta, her konuda çok sayıda yalancı ve sahtekâr da dolu. Hiç kimseye güvenilmez. İnsanlara mesafeli durmalı. Kalabalıklar içinde çok yalnızım, belki de en iyisi bu.
- Bir de şimdi yapay zekâ denen bir şey çıktı, her soruya cevap veriyor, her konuya burnunu sokabiliyor. Başta, mevcut bilgileri büyük bir hızla toplayıp bilgi veriyor, güvenilir gibi göründü, şimdi anlaşıldı ki, kötü niyetle çok kolay kullanılabiliyor ve bunu fark da edemeyiz. Başka bir konuda çalışırken, insanların bilinç altına farklı konularda mesaj verip etkileyebiliyor. Bunun örnek çalışmaları da yapıldı.
- Hiç bir şey yapmaya ne isteğim, ne cesaretim var. Hayatı, ‘anı yaşayarak’ en kolay şekilde götürmeli.
Sonuçta ne oluyor:
Önemsiz, yalnız bir varlık oluyorum. Büyük kaosun içinde küçülüyorum. Korkuyorum. Psikolojik sorunlar ve sonuçta özgüven sıfırlanıp kul olmam kolaylaşıyor.
Hayatın ne olduğunu bile unutuyoruz.
Alttaki garibanlar gitti.
(Burada alt üst tanımlamalarını sahip olunan maddi değere göre kullanıyorum)
Gelelim üsteki uyanıklara:
Bu uyanıklar artık ölümden de çok korkmuyorlar, çünkü teknoloji ellerinde ve belki, önümüzdeki 20 yıl içinde yaşlanma da geri çevrilip ölümsüzlük yakalanacak.
İşte o zaman, hiçbir yaptıklarından zevk alamaz hale gelip, yaşamaktan sıkılmaya başlayıp, kendi kazdıkları çukura düşerek bu dünyadan çekip gidecekler. Çünkü kendileri, tamamen maddi değerlere bağımlı robotik bir yaşama geçmiş durumdalar. Duygusal çeşitlilik, bilinmezlik ve heyecanı yaşayamıyorlar. Ölümden kaçarken, ölüme kendi kendilerine gidecekler. Pozitif bir evrim sonucu Homo Sapiens ’in başına mı döneceğiz?
Dünya üzerinde, bu ayrışma içinde orta sınıf özelliğini en fazla koruyup, en az zarar görecek kitle Avrupa görünüyor. Bu, ulusal yapıları için geçerli, ama ekonomik olarak zayıflayacakları için faşizan yabancı temizliği burada da gerçekleşecek. Alttakilerle Avrupa arasında bir yerlerde sıkışmış ‘Survivor’ durumundaki ülke de Türkiye’dir. Türkiye’nin bu kaostan sağlıklı bir yapı ile çıkması mümkün.
Acilen ağırlık vermemiz gereken konuları şöyle sıralayabiliriz:
- Hayvancılığa büyük destek verip sağlıklı et üretim miktarını arttırıp, maliyetleri düşürerek halkımızın acilen buğday ağırlıklı tüketimden, başta et ve sonra diğer protein ağırlıklı yiyecek tüketimine geçmesini sağlamak. Her bireyimizin dedesinin köyündeki kadar et tüketimine dönebilmesi çok önemli.
- Vatandaşın kendisini kesin güvende hissedeceği bir devlet yapısına kavuşması. Bunun ana unsurları:
+ Vatandaşın günlük yaşamındaki adalet sisteminin tarafsız ve hızlı çalışır hale gelmesi, fırsat eşitliğinin herkes için geçerli olması,
+ Eğitimde ve devlet yönetiminde geleneksel orta sınıf ahlaki değerlerinin yeniden etkin hale getirilmesi, yani, işleyen bir sosyal kontratın oluşturulması,
+ Devleti yönetenlerin vatandaşı akılsız yerine koyup yalan söylememesi ve hatta tam tersine ahlaki değerlere örnek davranışlar içinde olması, meclis ve yönetim kadrolarının seçiminde liyakatin ön plandaki seçim kriteri haline gelmesi,
- Dünyanın içine girmekte olduğu kaos ortamından en az etkilenmek için ekonomik olarak da artan ölçüde içe kapanmak, ülke iç ve dış güvenlik yapılarının teknolojik caydırıcılığına en yüksek yatırımın yapılması, bunun, aynı zamanda getirisi yüksek bir ihracat kapısı olarak görülmesi, tarımsal üretim maliyet ve çeşitliliği üzerinde akıllı strateji ve planlar oluşturulması,
- Çevremizdeki ülkelerle iyi ilişkiler içinde kalıp onların da sağlıklı, huzurlu bir yaşam düzeni kurabildiklerinden emin olmamız gerekmektedir. Oralar gecekondu mahallesi olursa bizim de rahat edemeyeceğimizi hiçbir şekilde akıldan çıkarmamamız gerekmektedir. Çevresi de gelişmiş olduğu için Paris yaşadı, Orta Doğunun Paris’i denen Beyrut yok oldu gitti.
- Vergi sistemimiz yeni baştan ele alınmalı, adil, yaygın ve çalışıp üreteni ödüllendiren, ona hayat veren bir sistem haline getirilmelidir. Ahlaki değerlere sahip vatandaşın cezalandığı, vergiyi, sigortayı doğru olarak ödeyenin yaşayamaz hale geldiği, vergi kaçırmanın hayatta kalma şartı haline geldiği bir sistemden acilen kurtulunmalı,
- Ülkede, ast üst gelir düzeylerinin çok açılmaması, kamuda kaynaklarının doğru ve verimli harcanmasının etkin denetlenmesi, özellikle kolay, vergisiz kazanca kesinlikle yer vermeyerek toplumsal huzurun korunması,
- İletişim sistemleri üzerinden yapılan uluslararası propaganda savaşlarında korunma tedbirlerini almak ve benzer mecralar üzerinden karşı ataklar yapmak zorundayız. Türk filim ve dizileri bireysel başarılarla bu yönde çok yol almıştır. Bu başarının arkasında sistemli, stratejik planlara dayanan bir devlet desteği olması etkinliği çok daha fazla güçlendirecektir. Ülkemiz, kimsenin sahip olmadığı değerlere, senaryo malzemesi zenginliğine sahiptir. Dünyada etki yapan film ve dizilerimizdeki hâkim unsurlar sevgi ve duygular, yani onların kaybettiği, bizim de kaybetmeye başladıklarımızdır.
- Ekonomik sıkıntılar ve nefret temelli siyasi kutuplaşmalar toplumumuzda karşılıklı saygı ve güvenin kaybolmasına ve dolayısı ile duyguların aşınmasına neden olmakta olup, bunun ilk yansıması müzik ve komedi üretimimizdeki büyük verim düşmesidir. Hızla; şarkı söylemeyen, gülmeyen bir topluma dönüşmekteyiz. Sürekli birbirini suçlayan değil, karşısındakine güvenip sorunlara birlikte çözüm arayan bir toplum olmak zorundayız. İlk tedbir olarak da, siyasetimizin ana pratiği, ama kökü okullarımızdaki sadece ‘laf ebeliği ile kazanmak’ amaçlı ‘münazara’ derslerine son vermemiz gerekmektedir.
- Kapitalist sistemin akıntısı içinde daha çok üretip daha çok sahip olma şartlanmasından çıkıp yaşamdan keyif alma aşamasına geçebilmeliyiz. Artık, ihtiyacımız olan hemen her şeyi ülkemizde üretmemiz ve bunu da büyük ölçüde robotlarla yapmamız mümkün. Önemli olan, Almanların en lüks arabasına sahip olup sokaklarda bununla gezmekten değil, ülkemizde üretilen lüks sayılmayan ama güvenilir bir arabaya herkes gibi sahip olup, bitmeyecek zenginlikteki doğamızı, tarihimizi, kültürümüzü ve dostlarımızı güvenli bir şekilde gezebilmektir. Yapay zekâ ile üretilen ama anlık çeşit zenginliğinden başka hiçbir değer taşımayan resimlere bakmak yerine oturup kendimizin yaptığı resimlerden keyif almak. Spor yapmak, doğayı, kültürel zenginliğimizi keşfetmek, kendi becerimizle her alanda yeniyi, farklıyı üretmek... Sonuçta robotları değil kendimizi keşfetmemin büyük zevkine ulaşabilmek. Çünkü yaşam bizimle başlar, bizimle biter, hep bizim etrafımızda varlığını sürdürür. Bunun farkındalığını unutup sanal dünyanın etkisine girmek, bir çeşit erken ölümdür.
- Türkiye’yi ekonomik ve askeri güvenlik çemberine alıp içeride vatandaşın kendisini keşfedebildiği, güvenli bir ortam yaratabilirsek, ‘cennet yeryüzündeymiş’ , ’hem de buradaymış’ diyenleri haklı çıkaracak bir ülkemiz olabilir. Türkiye’nin doğal, kültürel ve tarihi zenginliği yeryüzünde kesinlikle başka hiçbir ülkede yoktur. Bunu görebilmek için de biraz, buğdayı bırakıp et yememiz yeterli olacaktır...
- Sevgi ve saygı ilişkilerimizi yeniden gerçekçi bir zeminde kurmak zorundayız. Aksi halde kendimizi aldattığımız, tiyatrolarda bir oyuncu pozisyonunda yer alırız.. Örneğin birbirimize ‘siz’ diye hitap ettiğimiz zaman saygı gösterdiğimizi sanıyoruz, halbuki bu sadece Selçuklu cami kapısı. Karşımızdakinin değerlerine, isteklerine ve düşüncelerine kendimizinki ile eşit değer veriyorsak saygı duyuyoruz demektir. Bunun dışı tiyatrodur.
Kendimizi, doğayı ve hayatı keşfedeceğimiz yeni yaşam tarzında bir dünya nasılsa yeniden kurulacaktır ama görünen o ki, bu geçişin bedeli ağır olacak. Türkiye’nin bu faturayı ödemeden yeni düzene geçme şansı vardır. Öncelikle, çökmekte olan Batı ve Arap yaşam tarzlarını taklit etmeyi bırakıp, kendi kültürümüzü günümüz yaşam şartları içinde ‘akıl’ kullanarak güncellemeyi ve geliştirmeyi ilke edinmeliyiz. İç birliğimiz, en büyük güvencemiz olacaktır.
Aile değerlerimizi yeniden kurabildiğimiz bir sevgi ve saygı ortamı, yaşamı keyifli kılacaktır. Güvenlik içinde bu ortamı kurabilirsek, nüfusumuz da zaten bu mutlu doğal ortamda artmaya devam edecek, nesiller boyu gensel ve kültürel ölümsüzlüğü de keyifle, huzur içinde yaşayabileceğiz.