MÜZİĞİMİZİ de ÇALDILAR

MÜZİĞİMİZİ de ÇALDILAR

A+ A-

Dünya, şiddeti giderek artan yeni savaşlar devresine girdi ve artık askerden çok sivil ölüyor.. Bunun adı : Homo Sapiens vahşi yaratığının, kaynakları ele geçirme ve hemcinslerini etkisiz hale getirme savaşı. Belki de sonunda, Homo Sapiens’ in kendini sıfırlama devri olacak.

Atanmış, görünürdeki imparator adayı ABD (Senaristleri de, Siyonist Global Sermaye ve İngiltere). Yeni düzeni kurmak misyonu verilmiş kendisine. Bunu, iki yoldan yapacak : Birincisi, doğrudan hibrit savaş teknikleri ile dışarıdan silahlı müdahale. İkincisi de bir taraftan içerden elde ettikleri işbirlikçileri kullanıp iç siyasi karışıklık çıkarmak, ekonomik sıkıştırmalar uygulamak, diğer taraftan da genç nesilleri dijital yöntemlerle pasivize edip kontrol altına almak. Birincisi kısa vadeli sonuçlar, ikincisi de hem kısa hem uzun vadeli sonuçlar için.

Örneğin ülkemiz için, birinci yöntemi uzun süre deneyip başarılı olamadılar, şimdi ikinci yöntem üzerinde çalışıyorlar.

Öncelikle doğruları tespit edelim : ABD, her bakımdan şu an her şeye rağmen, en güçlü ülke. ‘Ekonomisi iyi durumda değil, çöküyor söylentileri’ ; ya maksatlı, ya da bu ülkeyi hiç ama hiç tanımayanların hayal ürünü. Dünyanın her yerinde geçerli olan parası 100 doları, 10 cent maliyetle basabiliyorsa, dünyanın en zengin ülkesidir, borcunun da fazla bir önemi yoktur. Zaten ‘ödemiyorum’ dese de, itiraz edebilecek kimse yoktur. Diğer ‘güçlü’ havalarda dolaşan ülkeler, AB ve Çin, ABD’nin pazarını bunlara kapattığı an çökerler, çünkü hepsinin ekonomisi ABD pazarına bağımlıdır. AB veya Çin’e ihracat yaparak yaşayan bizim gibi ülkeler de kaçınılmaz olarak bu çöküşün domino etkisi altında kalacaktır. ABD, halen gümrük vergileri ile adım adım oynayarak bu sıkıştırmayı yapmaya da başlamıştır. Son günlerde, bizden zeytinyağı ithalatına aniden, yüksek bir gümrük vergisi getirmesi, nedeni belli, özel bir mesajdır. Tunus’a sıfır vergi, AB ye %10, sevgili TR ye %12.5 neden ?  Herhalde terör yasasının bir maddesini beğenmediler! ABD’nin içine kapanması halinde ise, biraz sıkıntı çekse de, ülke, kısa zamanda kendi kendine yeterli olabileceği bir alt yapıya sahiptir.

ABD ekonomisi kendi içinde o kadar entegre bir yapıdır, başta tarım olmak üzere doğal kaynakları o kadar yeterlidir ki, birkaç eyaletin bağımsızlığa yöneleceğini düşünüp söyleyenler, sadece, bilenleri güldürebilmektedirler. Amerika bir ulus devlettir, Amerikan halkı bireysel fırsat eşitliği, ekonomik, hukuki ve fiziki güvenlik esasları temelinde entegre olmuştur. Orada, eyalet veya federal düzeyde, etnik kökene dayalı, Almanların, İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların eşitliğinden bahsetmek, bunu anayasaya koymaktan bahsetmek, bir fıkra konusu bile olamaz, çünkü anlaşılmaz.

(Bize bu fikirleri satanları kendileri açısından yaratıcı ve başarılı buluyorum, ama bu durum bize de epey eksi yazıyor. Biraz daha çok et yiyebilsek iyi olacak!)

ABD’nin, bir tek nadir toprak elementlerinde önemli bir eksiği vardır, ki onda da, gelecekteki, uzun bir süre için, temini garanti altına almış durumda.

AB ülkeleri, bir tarafta savunma harcamalarını ABD’nin sırtına yükleyerek, diğer tarafta bu ülkenin pazarına sınırsız erişim yaparak, aynı zamanda da Afrika’daki kaynakları sömürerek  II. Savaştan sonra gül gibi yaşadılar ama bu devir bitti. Japonya da benzer bir balayı yaşadı. Pratikte, ABD, dünya ekonomisinin motoru oldu ama refahın, dünya genelinde yayılmasıyla, ABD, kendi ürettiğinin kendi dışında bolca tüketildiğini görüp, rahatsız olmaya başladı. Zaten senaristler de aksiyon planlarını bu gerçek üzerine kurdular. AB, bir taraftan da, uluslararası piyasalarda geçerli, Avro adında kendi dolarını yaratıp, genişleyerek, ikinci ABD olacağım rüyalarına yattı. AB hiçbir zaman, ABD gibi nüfus harmanlamasını yapıp ulus devlet olamadığı için bu rüyanın gerçekçi olmadığını da göremedi. Bir diğer etken de, büyük ölçüde AB sayesinde ekonomik gelişim gösteren Rusya gibi ülkelerden bazılarının coğrafi gelişim de yaşamak hevesine kapılması ve tehlikeli hale gelmesiydi.  İşte şimdi, bunun sonuçlarını yaşıyoruz, becerebilirlerse, hayal ettikleri yeni bir dünya düzenini kuracaklar.

Pratikte geçmişe bakarsak, insan nesli, özellikle Batı dünyası, yaklaşık 1950 – 2000 arasını, yerel bazı çok dramatik olaylar yaşansa da, geçmiş ile mukayese edilemeyecek bir festival neşesi içinde yaşadı, fakat bu devir artık bitti. Gündüzden geceye geçer gibiyiz.

Afrika’da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun başında bekleyen akbaba fotoğrafının bütün batı dünyasında nasıl üzüntü dalgaları yarattığını çok iyi hatırlıyorum. Şimdi ise, Gazze’de yapılan katliam dahi, akbaba fotoğrafına üzülenlerin çoğunun umurunda bile değil.

Her ne kadar ABD, en önemli düşmanını Çin gibi gösterse de şu an en büyük hedefi Rusya’dır. Çin’e ABD pazarının kapandığı an Çin zaten büzülecektir. Zaten ikinci en büyük pazarı olan AB de küçülme evresine girmiştir ve bu fakirleşme artarak devam edecektir. İran savaşı da Ukrayna savaşı gibi, ‘küçük Rusya’ projesinin bir parçasıdır. Biz tarihimiz boyu hep anlık projelerle yaşadığımız için, Batı düşünce sistemindeki detaylı ve uzun perspektifli projelerini anlamakta zorluk çekiyoruz. Evet, İran, orta doğuda agresif politikalar izlemiştir, ama unutmayalım, Humeyni’yi de koruyup, besleyip, İran’a gönderen Batı’dır. Neden ?  Benzer bir teşebbüs de, bizim ülkemizde FETÖ ile yapılmıştır. İran’ın, Batı tarafından organize edilip finanse edilen Türkiye’deki terör faaliyetlerine ise, anlaşılamayan bir şekilde, aynı Batı gibi destek vermiş olması da önemli bir soru işaretidir. Saddam Hüseyin’i iktidara getirenin de, onu Kuveyt’e saldırtanın da, bu son işi gördükten sonra da iktidardan indirip, yargılatıp konuşmaması için astıranın da aynı gizli servis olduğunu hiç unutmayalım. Bu olayları, satranç hamlelerini analiz eder gibi görmek daha doğru olacaktır.

Rusya, nükleer silah dışında hiçbir şey geliştirememiş, Avrupa ülkelerinin Afrika doğal kaynaklarını sömürdüğü gibi, ama yakınlık kolaylığı ile işgali altında tutabildiği Asya enerji ve kıymetli maden kaynaklarına çökmüş bir sömürgeci devlettir. Bu ülkenin çökertilmesi projesi, bir taraftan Ukrayna üzerinden yürütülen yıpratma savaşı ile yürütülmektedir, diğer taraftan da güvenli güney sınırlarının delinmesi, İran’ın parçalanması ile yapılmak istenmektedir. Eski ‘yeşil kuşak’ projesinin yerini, ‘yırtık kuşak’ projesi alacaktır. Bu safhadan sonra da, içerisini dağıtmak için de Türk dünyası kullanılacaktır.

Türk’lerin buradan büyük bir devlet çıkarma tehlikesi de kimse için yoktur, çünkü biliyoruz ki, Türk milleti bağımsızlığı için canını verir ama bir kere parçalandıysa da, hayatta birleşemez. Çünkü, baştaki yöneticinin tartışmasız üstünlüğü, bağımsızlığı, askeri ve ataerkil yönetim geleneğimizin vazgeçilmezidir. Bir araştırmaya göre de, Türk halkının tarih boyunca en çok savaştığı halk gene Türk halkı olmuştur. Ataerkil yönetimin sakıncalarını gözlemleyen, İslamiyet öncesi eski Türk devlet veya yönetimleri hep en üst düzeylerde ‘kadın’ a da büyük yer vermişlerdir.

ABD’nin (veya büyüklerinin) hedefi ise, parçalayacağı Rusya coğrafyasını yöneterek, sahanın enerji kaynaklarına çökmektir ve bu, uzun vadede hem bütün dünya üzerindeki gücünü, hakimiyetini tartışılmaz yapacak, hem de Çin’i zorlamasını da kolaylaştıracaktır. Rusya’nın yapabileceği en akıllı davranış, AB ile iyi ilişkileri geliştirip AB ye, ucuz enerji kaynağı olmak, ona iç pazarını açmak ve diğer taraftan da AB ye bir güvenlik şemsiyesi olmak, yani onunla bütünleşmekti. (Biz ve belki de dünya için de tabi, felaket olurdu).  Ama ‘kendileri için maalesef’ , tarihi hayallerle başa gelen mevcut Rus yönetimi, Çarlığı yeniden kuracağım derken Ukrayna tuzağına düşmüştür. Olası AB-Rus işbirliğinin ilk karşısına çıkacak da, elbette ABD (ve akıl hocaları) olmuş ve bunlar, AB siyasetini içerden manipüle ederek saptırmıştır. Üstüne de Rus çağdışı Çarlık kurma hayalleri gelince Rusya’nın, öngörüldüğü şekilde kapana girmesi kaçınılmaz olmuştur. Şimdi, AB’nin ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlaması ile doğal olarak bu ülkelerdeki faşist-milliyetçi akımlar güçlenmeye başlamış, ve bu insanların hedefi de, aklın gereği, Rusya ile ve hatta Çin ile yakınlaşmak, iş birliğine girmek olmaktadır. Fakat ABD ve perde arkasındakiler, buna hiçbir zaman izin vermeyecektir. Dünya coğrafyasında kurmak istedikleri, küçük renkli taşlardan oluşan mozaik yer döşemesi, vazgeçilmez hedefleridir.

Bir gerçeği daha görelim : ABD, artık, kendi askerinin fiilen savaşa gireceği cephe hatlarından çekilecektir, bu çok önemli bir politika değişikliğidir. Siyasi mücadelelerini, savaşan veya savaştırdığı taraflara teknolojik katkı verecek yapacaktır.

Tabii, sosyal olaylarda, her zaman, her güçlünün her istediğini yapamadığı da çok görülmüştür. Burada, olacağı değil, egemen görünenlerin yapmak istediklerini incelemeye çalışıyoruz. Göreceğiz…

Bu durumda, Türkiye’ye ne rol verilmek istenmektedir? 

Türkiye’nin, dışarıdan bakınca görünen en önde gelen değeri, askeri gücü, ordusudur. ‘Gıcır gıcır ordu’ dedikleri gibi !  Bölgede bugüne kadar İsrail, ABD’nin sopası olarak görev almıştı. Bir taraftan Arap Baharı operasyonu ile, Arap ‘aykırı’ liderleri dağıtılmış, diğer taftan da İsrail ve ABD askeri varlığı sayesinde, Arap ‘uysal’ liderlerinin de, yönettikleri enerji kaynaklarının Batılı şirketlerce çıkarılıp satılmasına bekçilik yapıp, komisyon almaktan başka yapacak işleri kalmamıştır. Mahallelere de devlet adları verilmiştir.

Ancak, İsrail, yalnız görevlerini yerine getirmekle kalmamış, içlerindeki fanatik kesim, Rus yönetimi gibi büyük İsrail hayalleri kurmaya başlamış, inanılmaz katliamlar yaparak, dünya çapında etkin bağlantılarına rağmen, nefret toplamayı başarmıştır, Pratikte, İsrail de, Rusya gibi, kendi devletlerinin sonunu getirmeye yönelmiştir. Bu bir proje miydi, yoksa doğal bir Homo Sapiens vahşeti miydi, bunu ilerde anlayacağız. Fakat, bunun önemi de kalmamıştır, çünkü zaten perde arkasındakilerin orta doğu çöllerinde oturmaya niyetleri yoktur. Bu fanatizm gazının, İsrail halkına, savaş ortamından kaçıp, ABD ye taşınmak yerine bu çöllerde oturmaya katlanabilmeleri için verilmiş olma ihtimali oldukça büyüktür.. Görev daha tam olarak bitmemiştir. Bundan sonra yapılacak olan, bu bölge devletlerinin birbirlerine düşüp, birbirlerini zayıflatmaları, ufalanmaları için gerekli taktik planlar geliştirmektir.

Mevcut durumda Avrupa fakirleşecek, Çin’in büyümesi yavaşlayacak, İran parçalanıp, Rusya’nın güneyi kuzeyi karıştırılacak derken, ortada pek çok ufak devletler oluşacak ve bunların da özellikle göçler yaratmaması için kontrol altında tutulması gerekecek. Özet olarak dünya haritasında bir mozaik döşenmeye çalışılmaktadır, taşlar küçültülecektir ama ayak altında takılacak engeller de yaratılmamalıdır.

Bu görevi İsrail’in yapması mümkün değildir. Bu görev; Orta Doğu, geniş bir Asya coğrafyası ve Afrika’da; güçlü ordusu, güler yüzü, geçmişten gelen bir diyaloğu yeniden kurabilme potansiyeli ile Türkiye’ye verilecektir. Bu nedenle ABD ile ilişkimiz neredeyse Ferhat ile Şirin destanını hatırlatır hale gelmiş ve savunma alanında yeni teknolojiler üretebilmemize, silahlanmamıza imkanlar yaratılmaktadır. Akdeniz ortamında kocaman bir hedef olma özelliği varken, Akdeniz dışında kullanılacağı belli olan bir uçak gemisi dahi inşa etmekteyiz.

Türkiye’nin dünya siyaset sahnesinde ön plana çıkmasının karşılığında, Türk’lerin hemen ‘Ben neymişim arkadaş’  psikozuna girip yeni sorunlar yaratmasının önüne geçmek için de uzun vadeli bazı tedbirler alınmaktadır :

1 – İsrail tehdidi : İsrail’in içindeki fanatik ruh hastaları, ABD’nin çıkarlarına da uygun olarak, ‘bir iyi ilişkinin yanında, onu tehdit edebilecek bir tehlike, bir denge unsuru’ olarak yaşatılıyor da olabilir. Trump’ın, bizim Cumhurbaşkanımızı çok sevdiğini söylemesinin hemen arkasından, Rahip Brunson olayından bahsetmesi boş gevezelik değildir. Karşısındakini yanağından öperken, elindeki sopayı da yere vurarak hatırlatma olayıdır. Biden’ın, bizim Başkan ile görüşmesinden sonra’ memnunum’ dedikten sonra basına verdiği fotoğrafta çalışma masası üzerinde bir baseball sopası bulundurması gibi. Bizim şiddetli Arap sever ve onların hamisi rolünde olmamız ve bunun sonucunda da İsrail ile sürtüşür olmamızın çevrede yarattığı etkiler özetle; Türk halkı üzerinde bir tedirginlik, genç neslimizin bir kısmı üzerinde kahramanlık coşkuları, Araplar üzerinde de Türkiye sempatisi yaratır. İstenen de bunlar zaten.

2 – Yunanistan kaşıntısı : Öncelikle hatırlayalım, tarihte hiçbir zaman bir Yunanistan devleti olmamıştır. Bu insanlar hep, ABD nin bugün bütün dünyada kurmakla görevli olduğu, şehir devletleri veya en fazlasını, Makedonyalı İskender’in yapabildiği gibi entegre edilmiş şehirler  halinde yaşamışlardır. Bunu da kendilerinden önce Batı Anadolu, Adalar ve şimdiki Yunanistan’da yaşamış olan eklemeli dil kelime yapısına sahip Pelasglar ve Luvi’lerden öğrenmişlerdir. Günümüzde gördüğümüz Yunan devleti, 1829 da İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından, Osmanlı devletini zayıflatmak amacıyla Mora yarımadasında kurulmuştur. Kuruluşunda gaza getirilip büyük kan döktükleri için de doğal bir savunma kompleksi ile Türklerin en büyük düşmanları olduğuna inanmak zorunda kalmışlardır. Maalesef, Yunanistan denen bu yapı, o günden bugüne, hep kuruluş amacına uygun olarak, Türkleri rahatsız etmekle görevli, büyüklerin yönlendirdiği pozisyonunu sürdürmektedir. Aslında, Türk ve Yunan halkları barış içinde çok uzun bir geçmiş paylaşmış ve kültürel bir yakınlık da kurmuşlardır. Türkiye’ye yakınlaşma ve hatta onun güvenlik şemsiyesinden, ekonomik ölçeklerinden yararlanmaları çok daha akılcı iken, perde arkasındaki kuklacıların istediği ‘düşmanlık’ tiyatrosunu oynamak ve bunu yaparken de kendi halkına da olmayan bir tehdidin korkusunu salarak, trajikomik bir silahlanma ile, Yunan halkının yüz yıllık geleceği de borçlandırılarak ipotek altına alınmıştır…. Bunlar hepsi, Yunan devletini acaba Yunan halkı mı yönetiyor sorularını sorduruyor. Sonuçta Batı dünyası Yunanistan’ı bir taraftan silah satıp, borçlandırıp kendisine bağlarken diğer taraftan da Türkiye’ye ‘senin haklarına göz koymuş düşmanın var’ mesajı vermektedir. Sanki bu da, AB’nin elindeki Brunson kartı. Bu ilişkide hep, kimlikleri belli esas kuklacıların niyetlerini iyi analiz etmek gerekmektedir. Bu ülke ile ilişkilerimizi düzenlerken, Yunan halkı ile yönetimini ayrı ayrı değerlendirmek zorundayız. Bir taraftan da, Yunan halkına doğrudan, bu oyunu ortaya koyan dolaylı mesajlar vermemizde yarar vardır.

3 – Türkiye, atanmış İmparator tarafından hedeflenen düzen kurulana kadar, özellikle Afrika, Türkistan ve Orta Doğu coğrafyalarında askeri gücü ve pek çok ülke ile yürüttüğü akıllı siyasi diyalogları ile bir düzen sağlayıcı olarak kullanılacaktır. Türkiye de bu rolü kabullenmiştir, çünkü doğacak kaos ortamında, I. Harpte olduğu gibi geç kalıp dışarda kalmak yerine, galip gelecek takım içinde yer kapma akıllılığını göstermektedir. Sonuçta, dünyaya, bir Roma imparatorluk sarayı kurulacak ve bu sarayın bahçesine de devletçikler mozaiği döşenecekse, hiç olmazsa bu bahçede, kırılmış mozaik taşı değil, bir bahçıvan olarak yer kapma gayretimiz var. Ancak, bu ilişkide, Batı dünyası açısından uzun vadede öngörülen tehlikeler vardır : Tepemiz atarsa, biz yöneticiyi de döveriz, Kraliçe’yi de tavlarız, her şey olur, ne yapacağımız hiç belli olmaz. Bildiğimiz gibi, son Eyyubi Sultanının karısını kendine aşık eden Kölemen Komutan, kadının yardımı ile sultanı devirir, başa geçer ve Mısır’daki meşhur Kölemen-Memluk Türk Devletini kurar. Memluk’leri de 300 yıl sonra Yavuz Sultan Selim gelir yıkar. Bizim tarihçilerin çoğunluğu da bundan marifet olmuş gibi övgüyle bahsederler. Aslında bu, Türk tarihi açısından ‘kendi ayağına sıkmak’ türü bir olaydır. Türkler, dominant karakterli, kendi kişisel zaferi, her şeyden önemli olan bir halktır. Zaten Batı’nın bilinç altında yüz yıllarca yaşadığı Osmanlı korkusu da varken, öngörülen; Türk’lerin güçlenince ne yapacağının belli olmaması, tehlikeli hale gelebileceğidir. Batı açısından Türkler, uzun vadede dağıtılması gereken tehlikeli bir ulustur.

Ülke siyaseti içine terör bahanesiyle sokulmak istenen, önce ülkeyi büyütecek gibi görünüp, sonra da küçültecek Kürt, Arap kartları da bu yönde kullanılmak istenen eski oyunlardır. Bir Kürt devleti kurmayı becerebilirlerse de yapılacak olan, onu da boğazına kadar borçlandırıp, Yunanistan rolü oynatmaktır. Aynı durum Suriye için de geçerlidir çünkü Orta Doğu’da ‘parayı veren düdüğü çalar’

Türkleri dışarıdan askeri müdahale ile dağıtmak imkansıza yakındır. Ancak, içeriden dağıtmak da, dünyanın en kolay işlerinden biridir. Birbirleri ile içeride kavga edip, parçalanıp, sonra da kurdukları yeni devletlere birer yıldız verip onlar ile gurur duyan, herhalde yeryüzündeki tek halkız. Bir taraftan birbirimizin mirasına sahip çıkıp gurur duyar, diğer taraftan birbirimizi boğazlarız. Göktürk’ü yıkan Uygur bile Göktürk ile gurur duyar..

Mevcut durumda yaptıklarımıza bakarsak:

- Savunma sanayii her ne kadar bir ölü yatırım gibi dursa da, Türkiye bu konuda güçlü bir varlık göstermekle, bu savaş ortamında, caydırıcılık açısından büyük akıllılık yapmıştır. Burada yapılması gerekenlerin devam etmesi gerekmektedir. Teknoloji geliştirilmesinin yanında yeterli stokların da oluşturulması aynı derecede önemlidir.

- Enerji üretimi ve ticareti konularında da ülkemiz çok başarılı bir alt yapı kurma yolundadır. Konu, ekonomik değerinin yanında, ülkemize çok önemli bir güvenlik şemsiyesi de katabilecektir. Uzun vadeli de olsa buna, imkan olduğu kadar aksatmadan devam etmek gerekmektedir.

- Nedenini bir türlü çözemediğim şekilde, en başarısız olduğumuz stratejik alan tarım sektörüdür. Önümüzdeki, savaşların yayıldığı dönemde, enerji teminindeki sorunlar nedeniyle, tarım sektörü bütün dünyada üretim düşüşü ve fiyat artışları yaşarken bizim neredeyse bedavaya çalışan, sağlıksız üretim yapmak zorunda bırakılan, en çok fiziki güç isteyen bir sektörde, yaşlanmış bir çiftçi kitlesiyle nereye varacağımızın cevabını bilmek hiç zor değildir. Dünya üzerinde, Konya vilayetimize yakın bir yüzölçümüne sahip Hollanda kadar bir tarımsal varlığımızın bile olmamasının nedenleri ve çözümlerini çok iyi incelenmek zorundayız. Net ölçülebilen yüz ülke içinde, neredeyse hiç hayvanı olmayan kuzey ülkelerinden sonra, en pahalı et yiyen 16. ülke olmamız gariptir. Kişi başı milli geliri en yüksek 16. ülke değiliz, en beceriksiz 16. ülke de değiliz. Tarihimiz boyu hep et yemişiz. Bu topraklara traktör üstünde değil, at üzerinde koyunlarımız ile gelmişiz, bu işleri iyi biliriz.. Bugünkü halimiz pek anlaşılır gibi değil …

Mevcut durum da Türkiye’yi uzun vadede içten zayıflatmak için neler yapılmış ve yapılıyor :

Bugün yaşadığımız olayların projelerinin hazırlanışı çok eskilere dayanır :

En eskilerden ve en köklülerinden birisi Köy Enstitülerinin kapatılıp kültürel gelişim sağlanmadan çok partili demokratik seçim sistemine geçilmesidir.

Bir sonraki hayati hamle ise, 80’li yıllarda, hızlı nüfus artışından şikayet ortamı yaratılıp, güneyimizdeki bir istihbarat örgütünün ve ülkemizdeki uzantısı bazı iş dünyasının maddi manevi desteği ile iyilik yapıyor görüntüsünde ülkeye doğum kontrolü eğitimlerinin getirilmesi, ve en kapsamlı uygulamaların, aslında nüfus artışının en yoğun olduğu güneydoğu Anadolu’da değil, Türkmen aşiretlerin yoğun yaşadığı Toroslar ’da yapılmasıdır. Zayıflayan nüfus yapısı söylem ile çözülecek bir sorun olmayıp, somut tedbirler alınması gereken bir sorundur.

Artı, terörden orman yangınlarına kadar pek çok proje…

Halen en büyük proje de, gençlik üzerinde yürütülmektedir. Yukarıda, ikinci tür saldırı tekniği olarak tanımlamıştım, dijital yıpratma..  Gençliğimizi yalnızlaştırılmaktadırlar... Çok hızlı bir yaşam, dünyada nüfus başına en yoğun cep telefonu ve sosyal medya kullanım alışkanlıklarından birisine nedense sahip hale gelmek. Bu sosyal medya içinde de kişileri kamplara ayıracak, sürtüştürecek, olumlu bir eser yaratanları yıldıracak trol faaliyetleri. Hiçbir bilgi almadan sadece ‘hızlı tren’ seyreder gibi, internet üzerinden gelen işgali seyredip şaşkın şaşkın hareketsiz kalmak. Üstüne bir de ‘yapay zeka’ denen uyuşturucuya yavaş yavaş esir olup, düşünce üretme yeteneğini kaybetmek. Hatta yediği yemeği ortalama çiğneme sayısının bile giderek düştüğünün ölçüldüğü bir yaşam tarzı. Hem hız var, hem de tat alamamak, anlamamak var burada. Doğada yürüyüş yapan ile maraton koşanın yaşadığı doğadan alabileceği zevk gibi…

En yakınındaki arkadaşını bile detayda tanıyamamak, çok kolay kopmak, internet tıklaması ile bol arkadaşa sahip olduğunu sanmak ve bunun verdiği gurur ile çevresindekileri önemsememek, dikkatle seçememek. Beyin fesadı şekline tıp dünyasında da tanımlanan, hafıza kaybı, konsantrasyon bozukluğu, sürüklenme.. Buna neden olan ise, aynı yaşamsal zararı olan ‘sigara bağımlılığı’ na benzer tarzda, kopulamayan bir ‘ekran bağımlılığı’ .

Saygı ve sorumluluk kelimelerinin anlamlarını bilmez ve bunları zaten taşımaz hale gelmek. Karşısındakine ‘siz’ diye hitap edince gerekli saygıyı gösterdiğini zannetmek, halbuki gerçek saygının karşısındakine değer vermek olduğunu bilmemek. El ele tutuşunca veya sarılıp öpünce sevgi yaşadığını sanmak, halbuki sevginin karşısındakinin en ince özelliklerini bilip, yaşayıp, orada bir uyum yakalamak sonucu doğan bir duygusal bağ, bir bütünleşme olduğunu bilmemek.

DINK diye adlandırılan bir çocuksuz evlilik akımına kapılarak mutlu bir yaşamının aslında olmadığını, farkında olmadan ilan etmek. Aslında mutluluğu da tarif edememek.

Bizim işyerimize yıllardır başvuran genç nesil içinde hep gözlediğim, giderek hayat ile bağlarının zayıflaması, yaşam heyecanlarının ve yaşamdan aldıkların keyfin azalmış olması, çevreye, hayata yönelik ilgi ve meraklarının azalması, sadece diğer insanlar ve gelecek ile ilgili endişe ve korkularının artmasıdır. Tarihe ilgi duymayıp, ondan geleceğe dönük bir çıkarım yapamamak. ‘Anı Yaşamak’ saçmalığının peşinden koşarken, gelecekteki bütün ‘an’ larını mahvetmek.

Durgunlaşan bu genç nesil kolaylıkla uyuşturucu baronlarının, tarikatların ve dolayısı ile yabancı istihbarat örgütlerinin çok kolay nüfuz edebilecekleri bir kesim haline gelmektedir, devletin bu alanda acilen tedbirler alması gerekmektedir ve bunun farkındalığı artık oluşmuştur.

Neşe azalmıştır, donuklaşma ağırlık kazanmaktadır. Burada, hiç konuşulmayan en büyük katkı, belki de planlı olarak, müzik ile ilişkimizin koparılmakta olmasıdır. Müziği artık eskisi kadar kolay, bol dinleyemiyoruz ve sonuçta bilmiyor, hissedemiyor, şarkı söyleyemiyor, hayal dünyamızı masal keyfinde yaşayamıyoruz. Pratik olarak her dinleyeceğimiz parça için Batı menşeili bir takım şirketlere ücret ödemekteyiz. Telif hakları tezgahı içinde müzik yapımcıları esir alındı. Güya hakları korunuyor görüntüsünde yeniler, eski sanatçılardan çok daha az kazanıyorlar. Sadece siyasete alet olup belediyeler veya organizatörler üzerinden büyük konserler verebilirlerse bir gol atabiliyorlar. Halbuki müziğin, yerli müzik şirketleri üzerinden internetten ücreti karşılığı, kalıcı olarak indirilmesi imkanı, eski cd satışları ortamını ve kazancını rahatlıkla sağlayabilecektir. Restoranlar, kafeler bile bu müzikleri ücret ödemeden çalamıyor, halbuki bu müziklerin en büyük tanıtım, halka ulaşım, bilinç altına yerleşim alanıydılar. Yayın durduruldu. Satın alıp bol bol dinleyebileceğiniz, bir tek plaklar kaldı, ki bunlarda hem çok pahalı, hem de kullanımı pratik değil. Sonuçta sanatçının kazancı azalınca, piyasalara sanatçı ilgisi de azaldı. Bu da sonuçta müziğin hayatımızdaki etkinliğini düşürdü, 80’ler, 90’lar aramaya başladık. Türk müziği, halkımızın enerji kaynağı, duygusal bağıdır ve bizden koparılmaktadır.

Aslında Türk halkının müzikten koparılması, milli birliğimize vurulan kasıtlı bir darbedir. Bu halk, müzik ile bütünleşen, entegre olan bir halktır. Türkler, dünya tarihinde ordularına enerji katmak için müziği kullanan belki tek halktır. Savaş meydanında müzik yapan bir başka halk bilmiyorum. Çin’in her tarafını dolaşan çok Avrupalı gezgin ile çok detaylı sohbetlerim oldu.  Bu insanlar çok sayıda, farklı etnik gurupların bulunduğu bölgeleri gezmişler. Hepsinin birbirlerinden habersiz olarak, Uygur bölgesinden bahsedince ilk söyledikleri kelimeler  ‘Müzik’ ve getirdiği ‘Coşku’ oluyor. Ben de, Uygur bölgesine giren ilk TC vatandaşıydım, onların da bizim taraftan tanıdığı ilk Türk’tüm. Yıl 1984. O yıllar, Çin’e kaset ve kaset çalar da çok yeni gelmişti, çok az kişide vardı. Oralarda bir gün dağlarda göçerleri gezerken, ormandan tanıdık bir ses geldi : bir göçer, atını ağaca bağlamış, oturmuş, Barış Manço – ‘Dağlar Dağlar’ dinliyordu. Bir başka deneyimde, tanıştığım ilk Uygur halk ozanı beni görünce ‘Arkadaşım Eşek’ söylemeye başladı. Ben olağanüstü bir seyahat yaptım sanarken, Barış Manço oralara, benden önce gitmişti. Bunlar, bu sayfalardaki Uygur Bölgesi anılarımda detaylı olarak yazılı. 

Genç nesil, zaten detaya giremediği, korkudan sevgiyi tadamadığı için müzikte de duygu, yerini enstrüman ve ritme bıraktı. Dinleyici kitle de giderek elektrik çarpmış, titreyen canlılara dönüşüyor... Şarkı söyleyip, kendisini dinleyemeyen, yükselemeyen bir toplum, yönetilen robotik bir topluma dönüşme yolundadır. Sonuçta ruh gitti, beden kaldı. Beden de kendi bilinci yoksa, sadece yönetilecektir.

Durumu sanırım en iyi, ilk işaretleri gören değerli şairimiz Cahit Sıtkı söylemiş :

 

Ne ölümün hüznü var

Ne de hayatın neşesi,

‘Nasılsın’ samimiyetsizliği ile

‘İyiyim’ sahtekarlığı arasında

bir yerdeyiz

Cahit Sıtkı TARANCI

 

Sonuçta, biz bugünkü sınırlarımız içindeki geleceğe yönelik tuzakları iyi incelemek zorundayız. Gençliği biraz uzun gelecekteki yıkılış potansiyeli olarak gördüysek de, üst yaş guruplarına baktığımızda da başka konular görmekteyiz. Bütün halkımızın, demokrasiye, fırsat eşitliğine ve fiziki ve hukuki güvenliğe sistemine sahip olması, iç güvenliğimizin temel şartıdır. Kimsenin pek göremediği konu, ABD’nin gücünün temel kaynağı, halkın, kurduğu devlet sisteminin kişisel kararlar ile değiştirilemezliğine ve hukuk sisteminin sağlamlığına, her vatandaşın yasalar karşısında eşitliğine duyduğu güvendir. Maslow : Temel güvenlik ihtiyacı… Orada, karşısındaki kişinin yalan söylemesi bile, konuya göre dava edilebilecek, değişen ağırlıkta bir suçtur. Bizim de geleneksel sistemimizde ‘Sözüm senettir’ diye bir ifade vardı. Ne yazık ki artık sözü unuttuk, senetlerin bile ne kadar güvenilir olduğu tartışılır hale geldi.

Son günlerde çok konuşulan deprem yardımları ile ilgi bir olay var. Kanaatimce bu da, uzun vadeli olarak çok dikkatle hazırlanmış, bir toplumu içeriden zayıflatma operasyonu: Önce Kızılay, sonra Dernek. Sonuca bakalım : Vatandaş ne diyor : ‘ Kime güveneceğimi şaşırdım ‘… Amaç elde edilmiştir. Ülkenin iç, dayanışma dokusuna derin bir çizik atılmıştır.

Bir toplumun ahlak sistemi, yazılı olmayan anayasası ve kanunlarıdır. Uzun bir süredir bu sistemimiz yıpratılmakta, ülkemizde, medya ve hukuk sisteminin eksikleri kullanılarak, ahlaki değerleri ‘taşımama’ özgürlüğü yayılmaktadır. Bizi, görev bitince çakıl taşına kolayca döndürebilecekleri bir alt yapı hazırlanmakta olup bunları çok iyi görmek ve değerlendirmek zorundayız. Eskilerin dediği gibi  ‘At vardı, meydan yoktu, şimdi meydan var ama at yok’ olmasın.

Eskisi gibi daha bol et yesek iyi olacak. Neden yiyemiyoruz? Et çok pahalı, hamur daha ucuz.. IQ düzeyimizin düşmekte olduğu iddia ediliyor… Umarım bu da bir proje değildir..

Aklımız ve neşemiz bol olsun

 

 

 

18-08-2026
N. Halil Uğur

N. Halil Uğur

Farklı Bir Bakış

Orta Doğu Teknik Üniversitesi–Elektronik Mühendisliği’nden mezun olmuştur. 1973 yılında bilgi işlem ve iletişim teknolojileri alanında kendi işini kurmuştur. 1980 – 1984 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde işletme eğitimi almıştır. Kurduğu firma, 1973 – 1991 yılları arasında Türkiye’ye bilgi işlem teknolojisini getiren, bu alanda yurt dışına hizmet de ihraç etmiş, ilk ve en büyük yerli sermaye kuruluşu olarak bilinir. 1991 – 1994 yılları arasında Türkmenistan’ın Ankara İstanbul fahri konsolosu olarak görev yapmıştır. 1994 - 2000 yılları arasında Türkmenistan’ın Washington büyükelçiliği görevini üstlenmiş ve bu süre boyunca Amerika’da yaşamıştır. Türkmenistan’ın Amerika’daki ilk büyükelçisidir. Aynı süreler içinde Kanada ve Meksika’ya da Türkmenistan'ın büyükelçiliğini yapmıştır. 2000 yılı sonunda Türkiye’ye dönmüştür. Dönüşünden sonra da çiftçilik yapmaya karar verip ziraat ile ilgili 1926’dan bu yana devam eden ziraat/gıda aile işlerini devir alıp Halil Efendi Çiftliği’ni kurmuştur. İş yaşamına devam etmektedir. Seyahat tutkusu fotoğraf sanatına olan ilgisini arttırmıştır. Fotoğraf çekmeye lise yıllarında başlamıştır. Ana ilgi alanı insan ve kültürlerdir. Fotoğrafları yurt dışında büyük ajanslarca da satılmaktadır.

Büyükelçilik anılarını 'Rus Tanzimatı ve Türkmenistan / Sıradışı Bir Büyükelçilik Serüveni' adlı bir kitap olarak yayınlamıştır.

halil@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com/kategoriler/sanatci/halil-ugur

Diğer Yazıları

Bu yazılar da ilginizi çekebilir