Sapkınlık Sosyolojisinde; İşlevselci ve Etkileşimci Kuramlar
Merhaba değerli okuyucular.
Bir önceki yazım olan “Anomi Sosyolojisi” ile bağlantılı olan bu yazımda “Sapkınlık Sosyolojisi ve onu etkileyen kuramlar” üzerine konuşacağız.
Sapkınlık, bir toplumda, çok sayıda insan tarafından kabul edilen belirli bir normlar kümesine uyum göstermeme durumu ve sosyal normlara karşı toplum tarafından onaylanmayan davranışlardır. Bu doğrultuda toplumdaki bireylerin sapkın olarak anılabilmesi için norm dışı davranışları görünür bir şekilde uygulaması gerekmektedir.
Sapkınlık kavramı hem bireysel davranış hem de grupların etkinlikleri için geçerlidir. Bu yüzden, sapkınlığın incelenmesi dikkatimizi, hem toplumsal güce, hem de toplumsal sınıfın etkilerine yönlendirmektedir.
Sapkınlığın özü konusunda belli bir görüş birliği bulunmamakla birlikte, sapkınlığı karakterize etmeye katkıda bulunan ve birbiriyle bağlantılı iki özellikten söz edebiliriz. Birincisi, sapkınlığı bir norm ihlali kalıbı olarak görmekte ve daha sonra, dinsel normların sapkınlara, hukuksal normların suçlulara, sağlık normlarının hastalığa, kültürel normların tuhaflığa, vb. yol açması türünden bir normlar yelpazesi saptanmaktadır. Normlar çoğunlukla toplumsal ortamlarda göründüğü için, böyle bir tanım çok geniş kapsamlı olur ve toplumsal yaşamın her alanını kapsar. İkincisi ise sapkınlığı, belli zamanlarda belli davranış kalıplarına yapıştırılan ve daha sonra değer kaybederek, gözden düşmüş, dışlanmış bir etiketle bir damga kurgusu olarak öne çıkmaktadır. Bu özellikte çok geniş kapsamlıdır: İnsanlar sırf geğirdikleri ya da çok konuştukları için arkadaşlarını sapkın ilan edebilecekleri gibi, teröristler de kendi değerlerini paylaşanların gözünde birer siyasal kahraman konumunda görünebilirler.
Sapkınlık, ister gelenek-norm ihlali çerçevesinde ister damga kurgusu çerçevesinde olsun durmadan değişen, muğlak ve uçucu bir kavramdır. Kesin olarak neyin ya da kimin sapkın olduğu, belli toplumsal bağlamlarda normların net bir şekilde anlaşılmasına ve etiketleme sürecine bağlıdır. Terimin bağrında taşıdığı tüm bu güçlüklere rağmen, sapkınlık üzerine araştırmalarla muazzam bir sosyolojik literatür ortaya çıkmaktadır.
Şimdi, İşlevselci ve Etkileşimci kuramlar üzerinden Sapkınlık Sosyolojisini inceleyeceğiz.
İşlevselci Kuram:
İşlevselci kuram, sapkınlığı yapısal gerilimlerden ve toplumdaki ahlaki düzenleme yokluğundan kaynaklanıyor diye görmektedir. Eğer toplumdaki bireyler ve grupların hedefleri eldeki ödüllerle çakışmıyorsa, istekler ve gerçekleşenler arasındaki bu uyumsuzluk, kimi üyelerin kendilerini sapkın güdülenmeler içinde hissetmelerine yol açacaktır.
Sapkınlık sosyolojisinde işlevselci kuramın öncüleri: Emile Durkheim, Robert Merton, Albert Cohen, Daniel Patrick Moynihan, Kai Erikson
Emile Durkheim’in çalışmaları sapkınlık analizinde başlangıç noktası sayılmaktadır. Durkheim, sapkınlığı toplumsal olgu olarak görmektedir. Durkheim’a göre, modern dönemde insanlar geleneksel toplumda olduklarından daha az kısıtlanmıştır. Bu yüzden modern toplumda uyumsuzlukların ve sapkınlıkların olması kaçınılmazdır.
Durkheim ‘a göre, sapkınlık modern toplumların kaçınılmaz ve gerekli bileşenidir. Sosyolojik Yöntemin Kuralları’nda “suçun ve sapkınlığın normal olduğu, çünkü suçtan ve sapkınlıktan arınmış bir toplumun kesinlikle düşünülemeyeceği” görüşünü dile getirmiştir. Ona göre sapkınlık, bir toplumun var olma koşullarıyla bağıntılıdır. Sapkınlığın olmaması bir anormallik ya da kendi içinde patolojik bir şeydir ve her toplum sapkınlığa ihtiyaç duyar. Dünya tarihine ampirik olarak bakıldığında bilinen tüm toplumların kendilerine özgü sapkınlıkları vardır. Sapkınlık halleri toplumlar için kaçınılmaz olmakla birlikte toplumsal birliktelik için işlevseldir.
Durkheim ‘a göre sapkınlık, bazı önemli işlevleri yerine getirir. Bu işlevlerden birisi değişimi gerçekleştirmek ve kolaylaştırmaktır. Bunun içerisinde, sapkınlığın bir uyarlayıcı ve yenilikçi işlevi vardır. Bazı sapkınlıklar, mevcut toplumsal düzene kolaylıkla uyum sağlamaktadır. Bazı sapkınlıklar ise toplumda yeni düşünceler ve meydan okumalar yaratarak yenilikçi bir güç haline gelmektedir. Bu radikal nitelikteki sapkınlıklar kesinlikle yarının işaretlerini taşıyan olgulardır. Toplumda yeni fikirlerin ortaya çıkmasına ve toplumdaki ilerlemeyi sağlamaları gibi önemli işlevleri bulunmaktadır. Yani bugünün sapkınları yarının dünyasının habercileridir. Bir diğer işlevi ise, sapkınlık, toplumdaki “iyi” ve “kötü” davranışlar arasındaki sınırı korumayı desteklemektedir. İnsanları ortak düşmana karşı birleştiren önemli bir dayanışma ve bütünlük işlevi vardır. Bir suç olayı, grup dayanışmasını yükselten ve toplumsal normları açıklığa kavuşturan toplu bir tepki ortaya çıkabilir.
Robert Merton, “biyolojik dürtülerin” sosyal kontrol mekanizmalarınca yeterince sınırlandırılamamasının sosyal yapıyı tehdit ettiğini ifade etmektedir. Merton bu fikrinde norm dışı davranışların biyolojik olmayan kaynaklara dair bir açıklama sunmadığını söyler ve buna alternatif olarak sosyal yapının bizzat kendisinin sapkın davranışı doğurduğu koşulları ortaya koyan bir çerçeve önerir. Bu çerçeveye göre sosyal yapı birbiriyle bağlantılı iki unsur barındırmaktadır. Bunlardan birincisi kültürel olarak tanımlanmış olan hedefleri, ikincisi ise bu hedeflere ulaşmanın kabul edilebilir yollarını tanımlayan düzenleme ve kontrol mekanizmalarını tanımlar. Normlara uymayan davranış biçimleri Merton’un “kültürel hedefler” ve “kurumsal normlar” olarak tanımladığı bu iki unsurun işleyişinin birbirini dengeleyemediği durumlarda ortaya çıkar.
Merton’a göre, sanayi toplumlarında genel olarak benimsenen değerler, maddi başarıyı vurgulamaktadır ve başarıya ulaşma araçlarının disiplin ile çok çalışma olduğu varsayılır. Bu düşünce doğru değildir, çünkü üstünlükleri olmayanların çoğunluğu, geleneksel ilerleme fırsatlarını ya yalnızca sınırlı ölçüde elde edebilirler ya da böyle fırsatlar ellerine hiç geçmez. Bu insanlar başarısız olduklarını düşündükleri için kendilerini yetersiz görürler ve başarılı olmak uğruna, ister yasal isterse de yasadışı olsun, her türden araçla ileri gitmek için çabalarlar. Burada Merton, yükselen hedeflerle kalıcı eşitsizlikler arasındaki karşıtlığı vurgular ve sapkın davranışın önemli bir bileşeni olarak göreli yoksullaşmaya işaret etmektedir. Dolayısıyla Merton’a göre, sapkınlık ekonomik eşitsizliklerin bir yan ürünüdür.
Albert Cohen, sapkınlığı, suç davranışını özendiren ya da ödüllendiren normları benimseyen altkültür grupları bakımından ele almıştır. Merton gibi Cohen de sapkınlığın ana nedeni olarak, toplumundaki çelişkileri görmüştür. Ancak Merton değerler ile araçlar arasındaki gerilimlere gösterilen bireysel sapkın tepkileri vurgularken, Cohen bu tepkileri, altkültürler yoluyla toplu olarak gerçekleşiyor diye görmüştür. Cohen, “Suçlu Çocuklar” adlı kitabında işçi sınıfının aşağı tabakalarından gelen, kendi konumlarından rahatsız olan erkek çocukların, genellikle birlikte çeteler gibi suç altkültürlerine katıldıklarını ileri sürmüştür. Bu altkültürler orta sınıf değerlerini yadsırlar ve bunların yerine suçluluk ve öteki türden uyumsuzluklar gibi karşı çıkmayı kutsayan normları geçirirler.
Daniel Patrick Moynihan, toplumundaki sapkınlık düzeylerinin kaldırabileceği noktanın ötesine geçtiğini ileri sürmüştür. Moynihan sapkınlığın, daha önce damgalanan çoğu davranışı göz ardı ederek yeniden tanımlandığını ve önceki ölçülere göre olağan olmayan davranışın artık böyle görülmediğini, ‘olağan’ düzeyinin sessizce yukarı çekildiğini dile getirir. Moynihan bu duruma, 1950’lerde zihin sağlığı mesleğinin başlattığı hastaneden çıkarma hareketini örnek göstermiştir. Zihinsel hastalığı olanlar, hastanelere yatırılmak yerine sakinleştiricilerle tedavi edilip salıverildi. Bu hastaların pek çoğu, sokaklarda yatarken gördüğümüz evsiz insanlara dönüştüler. “Sapkınlığı aşağı çekerek tanımlama “ yoluyla, sokakta yatan insanlar deli diye değil, ev alacak durumda olmayan kişiler diye tanımlanır olmuşlardı. Aynı zamanda, sapkınlığın “olağan” kabul edilebilir düzeyi artmıştı. Moynihan’ın verdiği başka bir örnek: 1929’daki, yedi haydudun öldürüldüğü Sevgililer Günü Katliamından sonra, Amerika’nın ayağa kalktıp ve tepki gösterdiğiydi. Bugün ise, şiddet içeren çete cinayetleri öylesine yaygın ki, insanlar için bu normalleşmiş durumdadır. Sonuç olarak Moynihan, bu durum için “bizim için iyi olmayan çok sayıda davranışa alışıyoruz.” demiştir.
Kai Erikson’a göre, bir topluluğun sapkınlığı kaldırabilme kapasitesi, kabaca o topluluktaki hapishane, hastane, karakol, mahkeme ve klinik sayısına bağlıdır. Kontrol eyleyenleri, sapkınlığı tümden ortadan kaldırmak yerine belirli sınırlar içinde tutmalıdır.
İşlevselci kuram, farklı toplumsal bağlamlardaki uyum gösterme ve sapkınlık arasındaki bağlantıları vurgulamaktadır. Toplumun geneli açısından başarı fırsatlarının yokluğu suçlu davranışına giren ve girmeyenler arasındaki esas farklılaşma yaratan etkendir.
İşlevselci sapkınlık sosyolojisi, sapkın davranışların kaynağını davranışı sergileyenlerin biyolojik niteliklerinde arayan görüşlerin aksine bu davranışları güdüleyen normatif ve kurumsal yapıya odaklanan yaklaşımların ön plana çıkmasını sağlamıştır.

Etkileşimci Kuram:
Etkileşimci gelenek içerisindeki sosyologlar, özünde “sapkın” olan davranış türleri olduğu düşüncesini yadsımaktadır. Bunun yerine, etkileşimciler, davranışların ilk kez nasıl sapkın diye tanımlanır oldukları ve neden belirli gruplar sapkın diye yaftalanırken ötekilerin böyle yaftalanmadığı sorularını sormaktadır.
Sapkınlığın anlaşılmasına yönelik en önemli yaklaşımlardan birisi, yaftalama(etiketleme) kuramıdır. Yaftalama kuramcıları sapkınlığı, bir birey ya da grupların özellikleri kümesi olarak değil, sapkınlar ile sapkın olmayanlar arasındaki bir etkileşim süreci olarak yorumlamaktadırlar. Onlar, sapkınlığın gerçek yapısını anlayabilmek için, insanlara neden “sapkın” yaftası yapıştırıldığını ortaya çıkarmaları gerektiğini düşünmektedir.
Yaftalamanın büyük bölümünü, yasa ile düzen güçlerini temsil eden ya da başkalarının geleneksel ahlakı üzerine tanımlamalar getirebilen insanlar gerçekleştirir. Sapkınlık kategorilerini tanımlayan yaftalar böylece, toplumdaki güç yapısını dile getirmektedir. Az çok, sapkınlığın kendilerine dayanılarak tanımlandığı kurallar, varlıklılar tarafından yoksullar, erkekler tarafından kadınlar, yaşlılar tarafından gençler, etnik çoğunluklar tarafından azınlıklar için düzenlenmişlerdir. Örneğin, pek çok çocuk, başkalarının bahçelerine girer, meyve çalar ya da okuldan kaçar. Varlıklı bir semtte bunlar, ana babalar, öğretmenler ve polis tarafından aynı biçimde, masum çocuk oyunları diye görülebilir. Yoksul bölgelerde ise bunlar, çocuk yaştaki hırsızlık eğilimleri diye görülebilir. Her iki durumda da yapılıp edilen aslında aynıdır, ancak bu edimlere farklı anlamlar yüklenir.
Yasaların bazı kişilere, başka kişilere göre daha çok uygulanması eğilimi vardır. Örneğin orta sınıf mahallelerde yaşayan erkek çocukları yakalandıklarında yoksul mahallelerden gelenlere göre yasal sürecin daha erken basamaklarında salıverilirler. Orta sınıf bir gencin polis tarafından yakalandığında karakola götürülmesi ihtimali daha azdır; karakola götürüldüğünde hakkında tutanak tutulması ihtimali daha azdır; mahkemeye çıkartılması, suçlu bulunması ve hapse atılması ihtimali ise, neredeyse sıfırdır. Nitekim toplumda bir suç işlendiğinde şüpheli olarak bakılacak kişiler ilk olarak damgalı kişilerdir.
Sapkınlık sosyolojisinde etkileşimci yaklaşımın öncüleri: Edwin Lemert, Howard Becker, Leslie Wilkins, Stanley Cohen, David Altheide, Erving Goffman.
Edwin Lemert, sapkın olduğu kabul edilen davranış ile kural arasındaki öncelik meselesini sapkınlık sosyolojisinde ilk olarak etraflıca konu edinen ve bu anlamda etiketleme kuramının başlangıç noktasını oluşturan kişidir. Lemert, sapkın davranışın sosyal tepki ile ilişkisi üzerinde durmuş, sapkın davranışa verilen tepkinin davranışın sapkınlık ölçüsünün birebir yansıması olmadığını iddia etmiştir. Lemert’e göre sapkın davranışa gösterilen sosyal tepki içerisinde davranışla ilgili nesnel olarak temellendirilemeyen, yanıltıcı ve abartılı bir takım unsurlar bulunmaktadır. Lemert, bu duruma “sözde sapma” demektedir.
Lemert, sapkınlığın bireyin kimliğiyle nasıl bir arada var olduğunu anlamak için gelişmiş bir model ortaya koymuştur. Lemert, toplum tarafından etiketlenmeden önceki sapkın davranışları toplumsal tepkinin bireyin etiketlenmesinden sonraki kişisel benlik algısı ve statüsü üzerindeki etkisinden ayırmaktadır. Lemert, sapkınlığı “birincil sapkınlık” ve “ikincil sapkınlık” olarak iki aşamaya ayırmıştır. Çoğu insan bazen sapkın davranışlarda bulunur; fakat bunlar genellikle “göz ardı” edilir, bunların sadece çok azında yakalanma ve toplum tarafından etiketlenme olur. Lemert, başlangıçtaki sınırları aşma davranışına, birincil sapkınlık demektedir. Birincil sapmalar, çoğu kez onların benlik imgeleri veya günlük yaşantılarını çok az etkiler. Bu sebepten dolayı, geleneksel kriminolojide yapılanın aksine, suçun nedenlerini ‘ortaya çıkartmak’ için suçluların toplumsal kökenlerini derinlemesine araştırmak kullanışlı değildir. Lemert, bireyin yaftayı kabullendiği, kendisini sapkın olarak görmeye başladığı durumları ve sapkınlık davranışının sık tekrarlanması, tepkiye neden olacak şekilde görünür hale gelmesi durumlarını betimlemek için ikincil sapkınlık terimini kullanmıştır. Birincil sapkınlığı takip eden sosyal ve kurumsal tepkiler, sapkın olarak tarif edilen kişide karşılığını bulur ve sürecin sonunda kişi sapkınlığı benliğinin bir parçası haline getirir. Bu tür durumlarda, yafta kişinin kimliği için merkezi bir konuma gelir ve sapkın davranışın sürdürülmesi ya da yoğunlaştırılmasına yol açar. Sapkın olarak etiketlenmenin bir sonucu olarak, etiketlenen, daha sonra sürekli, normları ihlal eden davranış yoluyla sapkın etiket varsayımına göre hareket etmektedir.
Howard Becker, sapkın kimliklerin, sapkın güdülenme ya da davranıştan çok, yaftalama yoluyla nasıl üretildiklerini göstermeye çalışmıştır. Becker’a göre, sapkın davranış, insanların yaftalandıkları davranıştır. Becker’a göre, sapkın davranış, ‘sapkın’ haline gelmenin belirleyici etkeni değildir. Tersine, bir kişinin sapkın diye yaftalanıp yaftalanmayacağı üzerinde büyük bir etkide bulunan, davranışın kendisiyle ilgisiz süreçler bulunmaktadır. Bir kişinin giyimi, konuşma biçimi ya da geldiği ülke, sapkın yaftasının konup konmayacağını belirleyen temel etkenler olabilir.
Becker’a göre, sapkın etiketi yemenin kişinin sonrasındaki toplumsal katılımı ve benlik imgesi açısından çok önemli sonuçları vardır. En önemli sonuç bireyin kamusal kimliğindeki çarpıcı değişimdir. Uygunsuz bir davranışta bulunmuş ve bunu yaparken yakalanmış olan kişi yeni bir statüye yerleştirir. Bu kişiye “sapkın”, “deli”, “kaçık” gibi çeşitli etiketleri yapıştırılır. Genel görüş kişinin sapkın davranışlarda bulunmaya devam edeceği yönündedir. Örneğin, bir kez hırsızlık yapmaktan mahkûm olmuş ve dolayısıyla da suçlu olarak mimlenmiş bir adamın başka evlere de girmesi muhtemel bir kişi olduğu varsayılır. Dolayısıyla, bir sapkın davranış sonucunda bir kişinin yakalanmış olması, o kişinin başka açılardan da sapkın ya da istenmeyen olarak algılanması ihtimalini artırır.
Becker’a göre, örgütlü sapkın grup üyelerinin ortak bir noktaları vardır: sapkınlıkları. Bu onlara, ortak bir kaderi paylaştıkları, aynı geminin yolcusu oldukları, benzer sorunlarla boğuştukları hissini verir ve bu hislerden bir sapkınlık alt kültürü doğar. Böylesi bir gruba üyelik, sapkın kimliği pekiştirmektedir. Örgütlü sapkın grupların üyeleri, tek başına sapkın olan bireylere kıyasla, herhangi bir suçtan dolayı ceza çekip sosyal hayata dahil olsa bile toplum tarafından etiketlendiği için her zaman sapkın olarak görülmektedir.
Leslie Wilkins, sapkın bir kimliğin “yönetilmesi” ve kişinin onu günlük yaşamıyla bütünleştirilmesiyle ilgileniyordu. Wilkins, bu sürecin sonucunun sapkınlığın çoğaltılması olduğunu ileri sürmüştü. Terim, bir kontrol kuruluşunun, bir davranışı sapkın diye yaftalamak yoluyla, aslında aynı sapkın davranışın daha da artmasına yol açtığında ortaya çıkan istenmedik sonuçlara göndermede bulunmaktadır. Yani, istenilmiyor diye görülen davranışın kendisi, daha da yaygınlaşmakta ve sapkın diye yaftalananlar değişmeye daha da dirençli hale gelmektedir.
Stanley Cohen, sapkınlığın çoğalmasının genel etkilerini araştırmıştır. 1960’larda polisin belirli gençlik altkültürlerini nasıl kontrol altına almaya çalıştığını inceleyen Cohen, bu çabanın onlara yönelik ilgiyi daha da arttırdığını ve gençlik arasında daha popüler olmalarını sağladığını belirtmektedir. Bir grubu dışarıdakiler ve sorun çıkaranlar diye yaftalama süreci geri tepmiş ve yasa uygulayıcılar için daha da büyük sorunlara yol açmıştır. Bir grubun medya tarafından aşırı ve sansasyonel bir biçimde işlenmesi, bir ahlaki panik yaratmıştır. Ahlaki panikler, genel toplumsal düzensizliğin belirtileri diye görülen kamu sorunları çerçevesinde ortaya çıkar; ahlaki panikler yakın yıllarda gençlik suçları ve “uydurma” akıl hastaları gibi konularda ortaya çıkmıştır.
David Altheide’ye göre; medya ve kitle iletişim araçları, halkın sapma hakkında nasıl düşündüğünü etkileyen önemli faktörlerdir. Medyada gösterilen sapkın davranışlar (şiddet, cinayet, uyuşturucu kullanımı, cinsel istismarlar, kurumsal suçlar gibi) insanları birçok olumsuz ve kalıp yargılara sürüklemektedir. Medya da sapkınlık yapan kişinin olumlu bir şekilde tasvir edilmesi sapkınlığın popülerleşip normalleşmesine neden olmaktadır.
Erving Goffman, toplumun ve kurumların belirli davranışları veya nitelikleri sınıflandırma biçiminin kimlik oluşumundaki etkisini, Tımarhane ve Damga çalışmasında bahsetmiştir. Goffman, “total kurumlar” olarak adlandırdığı cezaevleri, ıslah evleri ve akıl hastanelerindeki mahkûm ya da hastaların bireysellikleri ve benlik algılarının nasıl yıktıklarını, onları psikolojik olarak yıkıcı bir süreçten geçirdikten sonra kurumsal bir sayı, hücre ve konuma indirgeme çabalarını ortaya koymaya çalışmıştır. Böylesine bir kurumda bulunan bireylerin ıslah olması beklenirken, sadece onları sapkın kimliklerini teyit eder, topluma katılmalarını güçleştirir ve böylece suça ve yeniden hapishaneye dönme ihtimalini artırır.
Goffman, “total kurumlar” ın içinde barınan kişilerin dış dünyayla etkileşimini belirli şekilde sınırlaması veya tamamen yasaklaması, bu kurumlardaki kişilerin kimlik oluşumunda söz konusu kurumda barınıyor olmalarının etkileri üzerinde durmuştur. Örneğin mahkûmlar, suçlarının niteliğinden bağımsız olarak hapishane çalışanları tarafından bütün suçluları kapsayan tek bir kimlik altında tanımlanırlar. Yani mahkûmun kimliğinde belirleyici olan unsur işlediği suç değil, hapishaneye düşmüş bütün mahkûmlara isnat edilen bir damgadır. Goffman’ın belirttiğine göre; “Damgası olan bir kişiye dönük biz normallerin takındığı tutumlar ve ona dönük eylemlerimiz iyi bilinir. Şüphesiz, biz damgalı bir kişinin pek de insandan sayılmayacağına inanırız.”
Yaftalama kuramı, hiçbir edimin yapısı gereği suç niteliği taşımadığı varsayımından yola çıkmaktadır. Suçluluğun tanımları, güçlüler tarafından, yasaların düzenlenmesi ile polis, mahkemeler ve ıslah kurumları tarafından bunların yorumlanması yoluyla oluşturulur. Yaftalama kuramını eleştirenler kimi zaman, cinayet, tecavüz ve soygun gibi, hemen hemen bütün kültürlerde tutarlı bir biçimde yasaklanmış belirli edimlerin bulunduğunu ileri sürmektedirler.

İşlevselci ve Etkileşimci kuramlar, sapkınlık sosyolojisine farklı açılardan bakan birbirine tamamen zıt iki kuramdır. Örneğin; işlevselci kuramın bakış açısı makro düzeydeyken(toplumun bütünü ve kurumlar), etkileşimci kuramın bakış açısı ise mikro düzeydedir(bireyler arası ilişkiler).
İşlevselci kuramcılar, sapkınlığı yapısal gerilimlerden ve toplumdaki ahlaki düzenleme yokluğundan kaynaklanıyor diye görmektedir. Etkileşimci kuramcılar ise, özünde “sapkın” olan davranış türleri olduğu düşüncesini yadsımaktadırlar ve davranışların ilk kez nasıl sapkın diye tanımlanır oldukları ve neden belirli gruplar sapkın diye yaftalanırken ötekilerin böyle yaftalanmadığı sorularını sormaktadırlar. Kısacası, etkileşimci kuram, sapkın davranışın nedeniyle ilgilenen işlevselcilikten farklı olarak davranışın sapkın olarak tanımlanmasının tarihini konu edinir.
Etkileşimci kuramı eleştirecek olursak eğer: Etkileşimci kuramın “sapkın” olanı insanileştirme ve normalleştirme gibi bir eğilimi vardır. Bu yaklaşım çerçevesinde yürütülen araştırmalar alışılageldik sapkın profili üzerinde durmaya devam ederek ve sapkın davranışın ortaya çıkmasında etkin olan iktidarı araştırma konusu dışında bırakarak sapkınlığa dair genel-geçer kabullerin yeniden üretilmesine katkı sağlamaktadır. Etkileşimci kuramcılar, etken yaftalama sürecini vurgularlarken sapkın diye tanımlanan edimlere yol açan süreçleri göz ardı etmektedir. Çünkü belirli etkinlikleri sapkın diye yaftalamak, bütünüyle keyfi nitelikte değildir; toplumsallaşma derecelerindeki, tutum ve fırsatlardaki farklılıklar, insanların sapkın diye yaftalanması olası olan davranışları ne ölçüde benimseyecekleri üzerinde etkili olmaktadır. Yaftalanmanın gerçekte sapkın davranışı artırma gibi bir etkisi olduğu çok açık değildir. Bir tutuklanmadan sonra, suça yönelik davranış artma eğilimi gösterir; ne ki bu acaba yaftalamanın kendisinin bir sonucu mudur? Örneğin, yoksul kökenli çocukların dükkân hırsızlığı yapma olasılıkları, zengin çocuklarınkinden daha fazladır. Bu çocukları çalmaya yönelten birincil etken yaftalanmış olmaları değil, yoksul kökenli olmalarıdır.
İşlevselci kuramcılardan Emile Durkheim’in bahsettiği gibi sapkınlık toplumsal bir olgudur ve modern toplumların kaçınılmaz ve gerekli bileşenidir. Sapkınlıktan arınmış bir toplumun kesinlikle düşünülemez. Bu durumda, sapkınlığı bütünüyle ortadan kaldırmamız gerekmez. Toplumun sapkınlığı kabul edilebilir sınırlar içinde tutmaya çalışması daha olasıdır.
İşlevselci kuramcılardan Daniel Patrick Moynihan, toplumundaki sapkınlık düzeylerinin kaldırabileceği noktanın ötesine geçtiğini ileri sürmüştür. Günümüze baktığımızda toplumda sapkınlık en üst seviyeye ulaşmıştır. İnsanlar kötülüğe ve sapkınlığa fazla maruz kaldıklarından bir süre sonra sapkınlık normalleşmiş durumdadır. İnsanlar gördükleri sapkınlıklara karşı tepkisiz kalıyor ve hiçbir şey yapmadan sadece izliyorlar. Moynihan’ın da bahsettiği gibi “bizim için iyi olmayan çok sayıda davranışa alışıyoruz.”
Etkileşimci kuramcılardan David Altheide’yenin bahsettiği gibi, medya ve kitle iletişim araçları, toplumu sapkınlığa iten önemli faktörlerdendir. Medyada gösterilen sapkın davranışlar (şiddet, cinayet, uyuşturucu kullanımı, cinsel istismarlar, kurumsal suçlar gibi) insanları birçok olumsuz ve kalıp yargılara sürüklemektedir. Medya da sapkınlık yapan kişinin olumlu bir şekilde tasvir edilmesi sapkınlığın popülerleşip normalleşmesine neden olmaktadır. Sapkınlığın yaygınlaşmasına neden olan medyanın içerikleri çeşitli kontrollerden geçirilerek halka sunulmalıdır.
Şuan içinde bulunduğumuz sistem karanlık, olumsuzluk ve korkudan beslenmektedir. Bu durum sapkınlığın insanlar için normalleşmesine ve artmasına neden olmaktadır. Sistemin işleyiş biçimi, toplumu içinden çıkılmaz bir duruma sokmaktadır. Sapkınlığın çoğalmasını engelleyip, sapkınlığı kabul edilebilir sınırlar içinde tutmak için çeşitli çözüm önerileri sunulmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Aksi takdirde hepimiz korkunç bir dünyanın içinde hapsolacağız.
Umarım yazımdan memnun kalmışsınızdır. Tekrar görüşene dek hoşça kalın.
Sosyolog Nazmiye KIRIK
Kaynakça
Kaynakça *GIDDENS, Anthony(2013), “Sosyoloji”, Kırmızı Yayınları, sayfa: 844-859, İstanbul (Yayıma Hazırlayan: Cemal Güzel) *MARSHALL, Gordon(2014), “Sosyoloji Sözlüğü”, Bilim ve Sanat Yayınları, sayfa: 638-641 , Ankara (Çev. Osman Akınhay, Derya Kömürcü) *Mühürdaroğlu, A. (2025). “Sosyolojik Bilgi Ne İşe Yarar? İnşacı Sosyal Sorunlar Sosyolojisi Vakası”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 66, ss. 17-34. * YILMAZ, Mesut(2020), “Sapkınlık Sosyolojisi’ne Sinemasal Bir Yaklaşım: A Clockwork Orange” , Journal of Humanities and Tourism Research, 10 (4): 884-900 *Görseller: https://www.pexels.com/tr-tr/ 1. pexels-manzano-14173576 2. pexels-fausto-ferreira-2159402204-36027794 3. pexels-damla-karaagacli-42037640-14936616 4. pexels-rance-d-grapher-1266939520-38452777