Yaşamak

Yaşamak

A+ A-

Neydi yaşamak denen şey?

İnsan, kendi varlığının ağırlığını omuzlarında taşırken nereye yürüdüğünü gerçekten biliyor muydu? Yol dediğimiz şey, bir hedefe varmak için mi vardı, yoksa insan aslında hiçbir yere varmadan ömrü boyunca sadece aramakla mı yükümlüydü?

İnsan, ayak değmemiş patikalarda yönünü bulmaya çalışan yolcuydu ve yaşamak; bilinmeyen bir yerde pusulasız yolculuk yapmaktı. Belki de insan, adımlarının kendisini nereye götürdüğünü sonradan anlayandı; ve bu yüzden yaşamak, bitmeyen bir pişmanlık hâliydi: Geç fark edilen yollar, değerini ancak yitirince anladığımız anlar, elimizde tutamadığımız zamanlar, kaçırılan fırsatlar, biriken keşkeler… Ve insan, ne kadar yürürse yürüsün, aslında en çok kendi içindeki boşluğa varıyordu; dolmayan, susmayan, hep biraz eksik kalan o yerlere. Belki de yaşamak, nerede duracağını bilmeden, nerede kaybolduğunu fark etmeden ilerlemekti. Belki de toparlayamayacağımız bir dağınıklık haliydi yaşamak...

Sahi, neydi yaşamak?

Keşfedilmemiş coğrafyaları keşfetmek miydi?

Gözlerimizin en güzel manzaraları görmesi miydi?

Bir sabah güneşini fark etmek miydi?

Dolu dolu nefes almak mıydı?

Hayalimizdeki ben’e ulaşmak mıydı?

Gerçekleştiremediğimiz kendimize veda mı etmekti?

Yoksa sakladığımız kırgınlıklara ve omzumuzdaki yüklere rağmen, yolumuza yine de devam edebilmek miydi?

 

Sahi, nedir yaşamak?

Zamanın içinden bir nehir gibi akıp geçmek mi?

Yoksa akıp giden zamanın içinde kendine tutunacak bir dal bulmaya çalışmak mı? 

Belki de yaşamak; insanın kendisiyle yaptığı bitmek bilmeyen bir müzakere hâliydi. “Ben kimim?” diye sorup, cevabı her defasında elinden kaçırdığı o içsel kavga… Dünyanın gürültüsüyle kendi sessizliğini aynı bedende taşımaya çalışmak…

Yaşamak yürümeye devam etmekti belki de... Çünkü durmak da bir çözüm sayılmazdı; durdukça insan kendi içinin gürültüsüne daha çok maruz kalırdı.

Belki de yaşamak, dışarının karmaşasından kaçarken içinin karanlığıyla yüzleşmek zorunda kalmak demekti.

Belki de yaşamak dediğimiz şey, sürekli bir geç kalmışlık hissiyle örülüydü; insan hep bir şeyleri geç fark eder, hep biraz geç uyanırdı kendi gerçeğine.

 

Nasıl olmalıydı yaşamak?

Belki de mükemmel bir cevabı yoktu bunun.

Yaşamak;

Bazen yanlış yolda yürümekti.

Bazen en doğru hissettiğin anda bile tereddüt etmekti.

Bazen kaybolmaktı.

Bazen geç kalmaktı.

Bazen de kendini hiç hayal etmediğin bir köşede bulmaktı.

Yaşamak; eksik ama gerçek olmaktı, yaralarına rağmen devam etmekti, asla vazgeçmemekti.

Bir yerde okumuştum: İnsanın kendi içindeki karanlığı tanımadan ışığa ulaşamadığını. Belki de bu yüzden kaybolmalarımız gerekliydi; çünkü kaybolmayan hiçbir şey bulunmuyordu.

Belki de hayat, cevap aradıkça derinleşen, derinleştikçe acıtan bir çukur gibidir.

Dışarıda kimse fark etmez ama içeride…

İçeride, insan sessizce kırılır.

Çünkü yaşamak, insanın kimseye söyleyemediği iç sessizlikleridir.

Yaşamak, o iç sessizlikte dökülen gözyaşlarıdır.

Ve işte o anda, en çok o anda acıtır yaşam…

İnsan dışarıdan dimdik görünür ama içinde, kimsenin bilmediği bir yerde, kendi kendine sessizce ağlar. Hiçbir sözcüğün teselli edemeyeceği bir boşluğun içinde kalakalır.

Bu yüzden yaşamak; kimsenin fark etmediği bir köşede kendini yeniden toplamak için verdiğin savaşlardır; ne kadar yorulduğunu söylemeden devam etmeye çalışmaktır. Kimsenin fark etmediği düşüş, kimsenin görmediği o sessiz ayağa kalkıştır.

Ve belki de yaşamak denilen şey, insanın kendine söylediği en büyük yalandır. Bu yüzden yaşamak, derin bir hüznün gölgesinde kendi gerçekliğinle yüzleşmektir.


Kaynakça

Görsel: https://www.instagram.com/p/B-9ZZmzpQOX/

30-11-2025
Adile Yıldız

Adile Yıldız

Sosyolog

Bu köşe, sadece kelimelerin değil; suskunlukların, yarım kalmışların, iç seslerin de yeri. Bazen kendime, bazen sana yazıyorum… Ama aslında hepimize. Çünkü hepimiz biraz eksik, biraz tamam, biraz yolcuyuz...

adileyldz16@gmail.com

adile.yldz