İçimizden Geçen Mevsimler

İçimizden Geçen Mevsimler

A+ A-

İnsan ağaçlara bakınca kendi ömrünü uzaktan izliyormuş gibi hissediyor.

Aynı gövde, aynı kökler ama her mevsimde başka bir hâl... Bir zamanlar göğe doğru uzanan yemyeşil dallar, sararıyor ve sessizce yapraklarını bırakıyor. Oysa toprağın altında, gözle görülmeyen bir yerde hayat devam ediyor. Sonra bahar geliyor. Küçücük bir filiz beliriyor dalın ucunda ve insan hiçbir şeyin bitmemiş olduğunu anlıyor.

Hayatımız boyunca aynı kişi olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa içimizden kaç mevsim geçiyor, bilmiyoruz. Kaç kez çiçek açıyor kaç kez kuruyor kaç kez yeniden başlıyoruz... Bazı mevsimlerimiz bahar oluyor; içimiz umutla doluyor, dünyaya daha kolay inanıyoruz. Bazı mevsimlerimiz sonbahar; elimizden tutacağını sandığımız şeyleri birer birer bırakıyoruz. İnsanları, alışkanlıkları, hayalleri, hatta kendimiz hakkında yıllarca inandığımız bazı şeyleri...

Sonra kış geliyor.

Ve insan, hayatın sustuğu bu uzun mevsimde kendisini de kaybettiğini sanıyor. Oysa belki de hayatın en derin dönüşümleri, dışarıdan hiçbir şeyin olmadığı zamanlarda gerçekleşiyor. Ağaç kışın büyümeyi bırakmıyor; yalnızca büyümesini gözlerden saklıyor. Çünkü her büyümenin görünür olması gerekmiyor.                                                              

İnsanın da hayatında öyle dönemler oluyor ki dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmiyor. Aynı ev, aynı sokaklar, aynı yüzler, aynı sessizlik... Günler birbirinin içinden geçiyor ve insan, yerinde saydığını düşünüyor. Oysa içinde kimsenin göremediği bir şey yavaş yavaş yer değiştiriyor. Bir düşünce eski anlamını kaybediyor, bir yara kabuk bağlıyor, yıllardır taşıdığı bir korku ilk kez eskisi kadar ağır gelmiyor. İnsan fark etmeden başka birine dönüşüyor.

İşte bazı yeniden doğuşlar böyle oluyor:

Gürültüsüz, gösterişsiz, yalnızca insanın kendi içinde duyduğu küçük bir değişimle... Belki de değişmek, sandığımız gibi bir sabah uyanıp başka biri olmak değil. Bazen değişmek; aynı yerde dururken dünyaya başka bir yerden bakmaya başlamaktır. Aynı insanlarla konuşup artık aynı şeyleri duymamaktır. Geçmişte canımızı yakan bir hatıranın, yıllar sonra içimizden geçip gitmesi ve ardında eskisi kadar büyük bir boşluk bırakmamasıdır...

Ağaçlara baktığımda artık yalnızca bir ağacı görmüyorum.

Bir ömrün sabrını görüyorum. Yıllarca aynı yerde durup bambaşka mevsimlere tanıklık eden bir sessizliği... Fırtınaları, kuraklıkları, dallarından kopup giden yaprakları; yine de toprağa tutunmayı sürdüren bir hayatı...

Belki insanın da öğrenmesi gereken budur:

Hayat senden hiç kırılmamanı istemiyor. Hiç kaybetmemen, hiç yorulmaman, hiç yaprak dökmemen de gerekmiyor. Sadece köklerini bütünüyle unutmaman gerekiyor. Çünkü hayat, hiç yaprak dökmemek değil; her dökülüşün içinde yeniden yeşerebilecek bir ihtimali taşıyabilmektir.

Ve belki bir gün, ömrümüzün sonuna doğru dönüp baktığımızda; kaç kez düştüğümüzü, kaç kişiyi kaybettiğimizi, kaç fırtınadan geçtiğimizi saymayacağız. Günün sonunda bizden geriye ne kaldığı gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

Bu yüzden insanın dünyadaki en uzun yolculuğu, kendisinden kendisine yaptığı yolculuktur. Ve bazı ağaçlar gibi, insan da yaş aldıkça küçülmez; derinleşir. Gövdesinde yılların izleri, dallarında geçmişin sessizliği, köklerinde ise kimsenin görmediği bir direnç birikir.

Belki ağaçların bize bıraktığı en güzel bilgelik de budur:

Her mevsim geçer ama kökleri olan her şey kendine yeniden bahar olabilir.

02-09-2026