Sosyal Çürüme; Çatlaklardan Sızan Yalnızlık
Bugünün sokaklarında yankılanan sessiz bir çığlık var. İnsanlar birbirine yakın ama bir o kadar uzak. Göz göze bakıyorlar ama birbirlerini gördükleri ekranların içinde kayboluyorlar. Duyarsızlık bir virüs gibi yayılırken, empati ise her geçen gün biraz daha silikleşiyor. İnsanlar arasındaki ilişkilerde derin çatlaklar oluşuyor. Çatlaklardan ışık yerine derin bir yalnızlık sızıyor. Küçük gibi görünen bu çatlaklar, büyük bir yıkımı beraberinde getiriyor. Ve insanlar, farkında olmadan bu yıkımın mimarları hâline geliyor...
Sosyal çürüme işte böyle başlıyor; önce ufak çatlaklar beliriyor, sonra duvarlar yıkılıyor ve en sonunda temelden çürüyen yapı çökmeye mahkûm oluyor. Fakat bir toplum çürürken gürültüyle yıkılmıyor. Çürüme sessiz, sinsi ve usulca yayılıyor. Çatlaklar önce insan ilişkilerinde belirmeye başlıyor; yardımseverlik bir gösteriye, doğrular çıkarlarla şekillenen esnek kalıplara, vicdan ise sessize alınan bir çığlığa dönüşüyor. Ahlaki değerler giderek önemsizleşiyor. Kimse kimsenin yükünü taşımıyor çünkü herkes kendi enkazının altında ezilmekten korkuyor. Bir haksızlık yaşanıyor, ama sessizlik ödül hâline geldiğinden kimse ses çıkarmıyor. Adalet, güçlünün dudağında eğilip bükülen bir kelimeye dönüşüyor. Merhamet; artık erişilmesi zor, lüks bir meta gibi değer kazanıyor. İnsanlar artık vicdani bir rahatsızlık hissetmiyor. Başkalarının acıları duyulmayan bir fısıltıya dönüşüyor. Yoksulluk; değiştirilemez bir kader, haksızlık; kabul edilmiş bir düzen, kötülük ise zekâ belirtisi sayılıyor. Sessizlik, gönüllü bir eyleme dönüşüyor. Kendi acısından başka kimsenin acısını hissetmeyen insan bir başkası için kılını kıpırdatmıyor. Bireysel çıkarların keskin kenarları herkese zarar verirken insanlar bunu fark etmiyor. İnsanlıklarını unutanlar, birbirleri için değil, birbirlerine karşı var olmaya başlıyor. Ve böylece insan, kendi yarattığı yalnızlığın içinde yankılanan bir sessizliğe mahkûm oluyor... Yavaş yavaş çürüyen toplum, kendi yokluğunu kader gibi kabulleniyor. En sonunda, kimsenin duymadığı çığlıklar, herkesin paylaştığı bir sessizliğe dönüşüyor ve geriye sadece büyük bir yıkımın enkazı kalıyor...
Peki, bu yıkımın geri dönüşü mümkün mü? Her çürüyen şey yok olmaya mı mahkûm? Belki de hayır. Çünkü toprağa düşen bir yaprak bile yıllar sonra bir çiçeğin köküne dönüşebilir... Belki de en karanlık zamanlarda uzanan bir el, yakalanan bir bakış, yükü paylaşan bir omuz, çürümüş toprağın altındaki kökleri yeniden canlandırabilir. Toplumun çürümesi sessizce başlar ama belki de o sessizliği bozan tek bir ses, çürümüş dokuyu sarsmaya yeterlidir. Çünkü bazen bir insan, yalnızca başka bir insanın ona gerçekten baktığını fark ettiğinde hatırlar insan olduğunu. Çürümenin panzehri, insan kalabilmektir. Ve belki, en karanlık anda, biri çıkar ve hatırlatır: Biz buradayız ve hâlâ insanız. İşte o zaman çatlaklardan yalnızca karanlık değil, içinde hâlâ insanlık taşıyan bir avuç ışık da süzülür...