İlk Nefes
Dünyaya ağlayarak geliyoruz ve belki de bütün ömrümüz o ilk çığlığın anlamını çözmeye çalışmakla geçiyor.
En acılı eylem olan ağlamakla başlıyor nefes alışımız. Hayat, ilk nefesimizle birlikte bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Henüz dünyayı tanımadan, nereye geldiğimizi bilmeden, ilk tepkimizi bir çığlıkla veriyoruz. Daha yaşamın ne olduğunu bile bilmezken ağlıyor, henüz hiçbir şeyin farkında değilken dünyaya ilk sesimizi bırakıyoruz. Sanki varlığımız, biz daha hayatın anlamını kavrayamadan, ilk çığlığıyla bir şey söylüyor: Buradayım...
Sonra büyüyoruz. Ağlamanın nedenlerini öğreniyor, acılarımızın adını koyuyor, korkularımıza alışıyor, kayıplarımızla yaşamayı keşfediyoruz. Başlangıçta hayatta olmak yetiyor bize; büyüdükçe yalnızca var olmanın ötesinde şeyler arıyoruz. Güvende hissetmek, sevilmek, anlaşılmak, bir yere ait olmak, kendimiz olabilmek… Bir zamanlar bizi hayatta tutan şey nefesimizken, zamanla o nefese anlam katacak bir yaşamın özlemini duyuyoruz.
Büyüdükçe, kendimizi korumanın da başka bir hâlini öğreniyoruz. Çocukken düşmemek için bir ele tutunuyoruz; büyüdüğümüzde kimseye yük olmamak için kendi elimizi kendimizden çekiyoruz. Bazen güçlü görünmek uğruna kırıldığımızı saklıyor, bazen başkalarını incitmemek için kendi içimizde yaralar açıyoruz. Zamanla neyi hissettiğimizden çok, neyi belli etmememiz gerektiğini düşünüyor; ihtiyaçlarımızı dile getirmek yerine onlarla tek başımıza baş etmeye çalışıyoruz. Bir süre sonra kendimizi korumak için geliştirdiğimiz bütün o yolların, kendimize ulaşmamızı da zorlaştırdığını fark etmiyoruz.
Belki de büyümek, hayatta kalma mücadelesinin biçim değiştirmesinden ibarettir. Başlangıçta bedenimizi korumaya çalışırken, ilerleyen yıllarda benliğimizi korumaya çalışırız. Dünyanın bizden bekledikleriyle kendimizden beklediklerimiz arasında sıkışır, bir zamanlar olmak istediğimiz insanla olduğumuz insan arasındaki mesafeyi kapatmaya uğraşırız. Başarıları kendimize kanıt, başkalarının sevgisini varlığımıza gerekçe yaparız. Her şeye yetişmeye çalışırken kendimize geç kalırız. Ve bazen bütün bunların ortasında, ne zaman başladığını hatırlamadığımız bir yorgunlukla karşılaşırız. Dinlenmekle geçmeyen, uyumakla azalmayan; bedenden çok, insanın kendi hayatıyla arasına giren mesafeden doğan bir yorgunluk…
Çocukluğumuzun bir daha dönemeyeceğimiz sokakları, sonraya bıraktığımız buluşmalar, aramaya fırsat bulamadığımız insanlar, kendimize durmadan söz verip bir türlü sıra getiremediğimiz hayaller… Bir şeyleri yoluna koyduğumuzda başlayacağını sandığımız hayat, bizden izin istemeden kendi yolunda ilerliyor. Biz daha iyi günlere hazırlanırken bugünün içinden geçiyor, her şey tamamlandığında sevdiklerimize daha çok vakit ayıracağımızı düşünürken birlikte geçirebileceğimiz zamanın da bir sınırı olduğunu unutuyoruz.
Belki de bu yüzden ölümü düşündüğümüzde hayatın kıymetini daha iyi anladığımızı söylüyoruz. Fakat bir gün öleceğimizi bilmekle, bu bilginin bugün nasıl yaşadığımızı değiştirmesine izin vermek aynı şey değil. İnsan, ölümlü olduğunu bildiği hâlde kendini erteleyebilir; söylemek istediklerini söylemeden, gitmek istediği yolları denemeden, başkalarının beklentilerine uyarken kendi sesini duyamaz hâle gelebilir. Bedenimiz yaşamaya devam ederken biz kendi hayatımızdan uzaklaşabiliriz...
Dünyaya gelirken attığımız ilk çığlığın ardından, bir ömür boyunca bize ait bir ses arıyoruz. Kimi zaman kalabalıkların içinde, kimi zaman yalnızlığımızda, kimi zaman başkalarının hayatlarına benzeyen bir hayatın içinde… O sesi bulduğumuzda bile onu duyabilmek için susmayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü insanın kendisiyle karşılaşması, çoğu zaman dışarıdaki gürültünün azaldığı yerde başlıyor.
Belki de yaşamın asıl meselesi, mücadele etmeden yaşamak değil; mücadele ederken ne uğruna yaşadığımızı unutmamak. Her şeye rağmen içimizde merak edecek, sevecek, değişecek, yeniden başlayacak bir yer bırakabilmek. Dünyanın bütün ağırlığına rağmen hayatın yalnızca katlanılması gereken bir şey olmadığını kendimize hatırlatabilmek. Belki de bir gün geriye dönüp baktığımızda, hatırlamaya değer olan yalnızca nelerin üstesinden geldiğimiz değil, bütün bunların arasında kendimizden ne kadarını koruyabildiğimiz olacak. Kaç kez yeniden ayağa kalktığımız kadar, düşerken içimizde nelerin kırıldığını; kaç yolu aştığımız kadar, o yolların bizi kendimizden ne kadar uzaklaştırdığını da görebilmek… Hâlâ içtenlikle sevebiliyor muyuz, bir güzelliğin karşısında durup kalabiliyor muyuz, içimizden geldiği gibi yaşayabiliyor muyuz? Yoksa hayatı sürdürmeyi öğrenirken, bir zamanlar uğruna yaşamak istediğimiz şeyleri sessizce geride mi bırakıyoruz?
Dünyaya ağlayarak geliyoruz; hayat boyunca da biraz daha az incinmenin, biraz daha az kaybetmenin, biraz daha az yorulmanın yollarını arıyoruz. Bizi üzen şeylerden uzak durmayı, beklentilerimizi küçültmeyi, bazı hayallerden vazgeçmeyi öğreniyoruz. Ama bütün bu öğrendiklerimizin arasında, belki de en çok ihtiyacımız olan şeyi gözden kaçırıyoruz: Yaşamın kendisini...
Peki, biz gerçekten yaşamayı mı öğreniyoruz, yoksa yalnızca hayatta kalmanın daha incelikli yollarını mı?