Belki de Yaşamak
Belki de yaşamak, sandığımız kadar büyük bir mesele değildir… İnsan çoğu zaman hayatın anlamını uzaklarda arar; ulaşamadığı hedeflerde, gerçekleştiremediği hayallerde, bir türlü olamadığı kendinde. Oysa yaşam, çoğu zaman sessizce akıp giden küçük anların içindedir; fark etsek de etmesek de...
Yaşamak, portakal soymaktır mesela. Kabuğunun kokusunda çocukluğunu hatırlamak; basit bir hareketin insanı yıllar öncesine götürmesine şaşırmaktır.
Bazen yalnızca yürümektir yaşamak. Adımların ritmiyle zihnin kalabalığını azaltmak, her adımda kendi iç dünyanla sessizce konuşmaktır. Düşmektir sonra; kimi zaman kendi gölgenle karşılaşmak, kimi zaman beklemediğin bir yalnızlığın içine saplanmak… Ve kalkmaktır; yeniden nefes almak, devam etmek ve kimse duymasa da kendi kendine “Hadi” diyebilmektir.
Yemek yemektir sonra; küçücük eylemlerin bile insanı ayağa kaldırmaya yetebildiğini fark etmektir.
Bir çiçeği sulamaktır; toprağın sabrını izlemek, yeşeren her şeyde hayata dair dersler bulmaktır. Her küçük işarette hayatın sessiz mucizelerini görmek, sıradan anlarda bile yeniden başlamanın izini sürmektir.
Bazen durup uzun uzun gökyüzüne bakmaktır. Bulutların yavaş yavaş geçişinde kendi hızını sorgulamak, mavinin içinde cevaplara dair bir umut taşımaktır. Güneşin doğuşunu izlemek; karanlığın usulca aydınlığa dönüştüğü yerde kendi ışığını fark etmektir. Güneş batarken renklerin birbirine karışmasına hayran kalmaktır.
Bir çocuğun tebessümüyle kalbinin ısınmasıdır yaşamak. Sıradan bir günde fark edilen küçük mucizelerdir; bir yudum çayın sıcaklığı, odayı saran kahve kokusu, sessizliğin içindeki huzur…
Sessiz bir farkındalıkla dünyayı yeniden kucaklamaktır yaşamak.
Sevdiğin bir kitabı açıp ilk sayfada boğazına takılan kelimeleri hissetmektir. Sayfaları çevirmeye cesaret edemediğin duraklarda kendinle karşılaşmaktır. Bir film izlerken karakterlerle gülmek, ağlamak ve içten içe kendini onların hikâyesinde bulmaktır...
Yaşamak aramaktır…
Çoğu zaman bulamasak da vazgeçmeden aramaktır.
Belki de yaşamak, büyük bir amacı gerçekleştirmek değil; fark etmeyi unuttuğumuz küçük anlarda kendimizi bulabilmektir.
Yaşamak, incelikleri duymaya çalışmaktır. Doğanın kendi dilinde fısıldadıklarını; kuş seslerini, yaprakların hışırtısını, yağmurun melodisini dinleyebilmektir. Kalabalığın ortasında bile iç sesine kulak vermek, karmaşanın içinde kendine ait bir iz sürmektir. Renkli bir dünyanın içinde, hâlâ kendi tonunu arayabilme çabasıdır.
Ve bütün bunların içinde, yaşamak bazen en çıplak hâliyle hissetmektir.
Korkmaktır mesela; bazen ne yapacağını bilememek, bazen de bildiğin hâlde adım atamamaktır. İnsanın kendi hikâyesine geç kalma ihtimaliyle yüzleşmesidir.
Üzülmektir; söylenemeyen sözlerin, yetişilemeyen anların, kapanmamış yaraların yarattığı sızıdır. Gerçekleştirilemeyen hayallerle, yarım kalmışlıklarla karşı karşıya kalmaktır. Yaşanamamış ihtimallerin bıraktığı derin boşluk, hayatın hakkını verememiş gibi hissetmenin ağırlığıdır.
Çoğu zaman da endişedir yaşamak. Henüz gelmemiş günlerin ne getireceğini, hangi fırsatları kaçıracağını, hangi anları geri alamayacağını düşünerek uyanmaktır. Tüm olumsuz düşüncelerin zihinde dönüp durmasıdır. Fakat tüm bu belirsizlikler içinde bir adım daha atabilmek, nefes alabilmek ve kendine hâlâ küçük bir umut bırakabilmektir yaşamak. Her kaygının, her korkunun, her üzüntünün içinde hâlâ yürüyebileceğini fark edebilmek…
Belki de hayatı gerçek kılan budur: duyguları saklamadan, bastırmadan, olduğu gibi yaşayabilmek. İnsan çoğu zaman yaşamın, ancak hayal ettiği kişiye dönüştüğünde başlayacağını zanneder. Oysa yaşam, ertelenen o başka hâlde değil; tam da şu an olduğun yerdedir. Eksik yanlarınla, yarım cümlelerinle, dağınık düşüncelerinle…
Ve insan zamanla anlar:
Yaşamak, büyük bir hikâyeyi ararken gözden kaçan küçük hikâyelerin toplamıdır. Büyük anlamları yakalamaktan çok, küçük anları yaşayabilme cesaretidir. Ve yaşamak denilen eylem, büyük anlamlar beklemek yerine küçük ama gerçek hikâyeler biriktirmeyi öğrendiğinde, nihayet kendini göstermeye başlar.