Bir Ben, Bin Gerçeklik

Bir Ben, Bin Gerçeklik

A+ A-

Sinan’a

Hayatımız boyunca her şeyin tek ve bütün olarak var olduğu yanılgısıyla yaşarız. Gördüğümüz her nesnenin maddesel ve manevi olarak tek bir formu olduğunu, bu formunun da bizim gördüğümüz hali olduğuna dair kuvvetli bir inancımız vardır. Hayatı ve dünyayı kendi gözlerimizden deneyimliyor oluşumuz onu bize ait tek bir varoluş şekline hapsetmez. Bizim gözlerimizin ötesinde de var olan bu dünya birden çok varoluşa aynı anda hizmet eder ve bir olarak görünmenin yanılgısını insanın ellerine bırakır.

Gerçek Nedir?

Bir nesneye baktığımızda; farz edelim ki bu bir sandalye olsun, sandalyenin öncelikli olarak ismi, sonrasında işlevi ve akabinde rengi, dokusu ona dair dikkatimiz arttıkça ortaya çıkmaya başlar. Bir sandalyeye baktığımızda ilk aklımızdan geçen şey -doğruluğuna adımız kadar inandığımız- onun bir sandalye oluşudur. Bir sandalyenin başka bir ismi olabileceği, önceki deneyimlediğimiz sandalyelerden başka bir varoluş amacı olacağı aklımızın ucundan dahi geçmez.

Bu belirlenimler, hayatı deneyimlerken bir yandan oldukça işimize yararken bir yandan peşin kabul ile devam eden hayatın üstünkörü kabul edilen ‘gerçek’ler silsilesi olmasını sağlar. Beynimiz belirsizlikten doğan kaygıları nedeniyle her şeyi belirli, doğru ve tek gerçek olarak algılar. Fakat bu eğilim hayatın başka alanlarına da yayıldığında kısırlaşmayı beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.

Şimdi bizden bir inek çizilmesi istense, elimize alacağımız renkler bellidir: siyah ve beyaz. Hatta belki hangi yerlere siyah yuvarlaklar yapacağımızı ‘gerçek’ bir ineği görerek deneyimlemek isteriz. Öyle ki gerçeğe ne kadar yakın olursa doğru olması da o kadar muhtemel olur ve işin sonunda tıpkı bir ineğe benzeyen bir inek çizmiş oluruz. Hatta bu benzeyen ifadesi bile bizi rahatsız eder, onu tıpa tıp dışarıdan deneyimlenen inek imgesi yapmak için bir deliliğe bile sürüklenebiliriz.

Oysa bir çocuk için inek, deneyimsel ve gerçeklik boyutundan bağımsız olarak zihninin armağanlarını kabul ederek de çizilebilir. İnek imgesi, deneyimlenen başkaca renklerle birleştirilip bambaşka bir hale dönüşebilir. Çocuk gelip bize ‘bak bir inek çizdim’ dediğindeyse iyi bir yetişkinsek gülümseyerek ‘aferin sana’ deriz. O sırada içimizden elinde tuttuğu resmin ineğe hiç benzemediği geçer, içimizi bir huzursuzluk kaplar. Sanki gerçekliğin tek sahibi bizmişiz ve ona sahip çıkmamız gerekiyormuş gibi.

Gerçekliğin Yaratıldığını Öğrendiğimizde

Art is never a representation of reality | Derek Allan » IAI TV

Peki bir gün gerçek olarak belirlenilmiş olan her şeyin, adı üstünde bir belirlenimden öteye gitmediği fikriyle tanışırsak? Gerçeklik ve doğruluk denen kavramların insan eliyle hazırlanmış isim ve nitelik listesinin doğrulama kodu olduğunu, doğrulama kodunu yanlış girmemiz halinde yine insan eliyle belirlenmiş doğru sınavından geçemeyeceğimizi ve bu gerçeklik havuzundan dışlanacağımızı bildiğimizden içten içe kabul edilme ve ait olma hissiyle o doğruya sıkıca sarıldığımızı fark etsek?

Hata dediğimiz şeyin insanın dışında var olamadığını anladığımızda, bir hayvanın var olduğu her saniyeyi hiçbir hata yapmadan geçirdiğinin bilince de varsak? Bir hayvan hatalı şekilde var olamaz, bir nehir yanlış akamaz, ters tarafa uçan kuşun bile bir hatası yoktur. Kendiliğiyle kalabilen dış dünyada, yanlış diye tabir edilebilecek bir şey yoktur. Çünkü yanlış ve hata, insanın doğru ve gerçek adını verdiği sınırların ötesine geçildiğinde bahse konu olur. Var oluş hiçbir zaman yanlışlanamaz.

Biz ise öylesine var olduğumuz her an yanlış olabiliriz. Birini nasıl nefes alınması gerektiğini anlatırken can kulağıyla dinlerken bile bulabiliriz kendimizi. Çünkü nefes alıyor olmanın bile daha doğru, kabul edilebilir bir yöntemi illaki vardır. İnsan yanlış yapıyordur, hatalı yaşıyordur.

Benden Kaç Tane Var?

Bu gerçek ve doğru kavramlarının arasında bizim gördüğümüz her şeyin bizim için kesin ve net gerçeklik olduğu hissi mutlaka bize iyi geliyordur. Ama ne yazık ki, hiçbirimiz değil aynı şeyi görmek aynı şekilde bile bakmıyoruz. Bu da gerçekliğin tıpkı bir kılcal damar gibi kollara ayrılmasını sağlıyor. Onları birleştiren bir damar ya da bu kollardan biri onun gerçek varlığını temsil etmiyor üstelik.

Bir sandalyeye bakışımızdan bahsettik. Odaya ilk siz girdiğinizde, ortada duran ahşap sandalyeyi gördüğünüzü düşünelim. Önce farkına bile varmayacağınız kadar hızlı şekilde onun bir sandalye olduğu bilincinize gelecek ve bir şey bilincinize ne kadar hızlı geliyorsa, siz onu ne kadar hızlı şekilde fark etmeden benimsiyorsanız en güçlü gerçeklik tuzaklarına genelde burada düşüyorsunuz. Ortada duran şeyin bir sandalye olduğunu size o sandalyenin kendisi değil, bu ismi ona veren insanlar söyledi.

Amaç burada bir sandalyenin neden sandalye olduğunu tartışmak değil, doğru ve gerçeklik olarak kabul ettiğimiz şeylerin bizim tarafımızdan benimsenme hızını görebilmek. Sandalyeye sandalye diye seslenildiğini kabul etmek, bunu mutlak olarak görmek belki size bir zarar vermeyebilir. Ama bu insan zihninin daha başka şeylere nasıl tepki verdiğinin en büyük göstergesidir. Önemli olan bu benimseme şeklini fark edebilmektir.

Vincent van Gogh | Van Gogh's Chair | NG3862 | National Gallery, London

Sandalyenin sandalye olduğunu düşündünüz – ama bunu bilinçli şekilde yapmadınız. Sandalyenin kullanım amacı aklınıza geldi: oturmak – bunu da bilinçli şekilde yapmadınız. Ve işte şimdi zihniniz devreye girdi ve size oturmaya ihtiyacınız olup olmadığını sordu. Çünkü sandalye orada durarak sizi bir şeye davet ediyordu. Oturmak istemediğinize karar verdiniz – ya da oturmamanız gerektiğini düşünerek oturmak istemediğinize karar verdiğinize kendinizi inandırdınız. Onu buraya kimin getirdiğini düşündünüz. Sonra onu bu denli saçma bir şekilde ortaya koyanın bir çocuk olabileceğini düşündünüz. Çünkü sandalye ne bir masaya dayanıyor ne de köşede atıl durumda bekliyor. Tam orta.

Sonra sandalyenin ahşap oluşundan ne kadar eski durduğu düşüncesi geldi, bu eskilik size babaannenizin evindeki sandalyeleri hatırlattı. İstemeden sandalyeyle bir bağ kurdunuz. Nostalji sizi sandalyeyle birleştirdi. Tam olarak olmasa da gerçeklik ve sandalyenin gerçekliği zihninize oturdu.

Ve o gerçekliğin sizin için tek olduğuna neredeyse eminken odaya biri daha girdi. Aynı sandalyeyi gördü. Aynı farkındalığı barındırmayan düşünce serüvenlerinden geçip bu eski sandalyenin hiçbir işe yaramadığını düşündü. Eski olan şeyler ona her nedense bir fazlalık gibi geliyordu. Zaman içerisinde miadını doldurmuş olan şeylerin kapladığı alan onu çok rahatsız ediyordu – farkında değildi ama bunu annesinin istifçiliğinden sonra öğrenmişti. Tek gerçeği buydu fakat şimdi. Bunu o odaya bir eskicinin koyduğuna emin olarak onu yok etmek için sandalyeye yöneldi.

Siz de haliyle müdahale etmek istediniz çünkü o sandalye babaannenize ait anılarınızın bir yansıması. O sandalyeye kaybetmek babaannenizi kaybettiğiniz günkü kadar acı verecek. Bir siz tuttunuz sandalyeden bir de karşınızdaki. İkinizin de tuttuğu nesne aynıydı: sandalye. Peki gerçekten aynı sandalyeden mi bahsediyorduk?

Aynı Kişiden mi Bahsediyorduk?

Aynı sandalyeden dahi bahsedemezken bizim gerçekliğimizden bahseden birinin de tek bir gerçeklikten bahsetmediği çok açık. Oysa biz, bize yöneltilen başkaca hayat deneyimleri ve yargılardan çıkıp bize ulaşmış bir sürü niteliği kendimiz olarak tanımlıyoruz. Tanımladığımız şeyin tek bir bütün ve tamamen bize ait olduğuna o kadar eminiz ki. Biri ‘senin hakkında şunu düşünüyorum’ derken onu o kadar hızlı şekilde ‘ben buyum’a çeviriyoruz ki, aslında biraz önce bahsettiğimiz sandalyenin kendiliği mevzusundaki tehlike işte burada ortaya çıkıyor.

Luigi Pirendello’nun Biri,Hiçbiri,Binlercesi kitabının başkahramanı Moscarda’nın kim olduğuyla ilgili kafa karışıklığı karısı Dida’nın o aynaya tamamen başka bir sebeple bakarken “Burnunun hangi yöne doğru yamuk olduğuna bakıyorsun sanmıştım,” demesiyle başlıyor. Moscarda o zamana kadar burnunun onu gören diğer insanlar tarafından özellikle ona senelerdir eşlik eden karısı tarafından ‘yamuk’ göründüğünü bilmiyor.

İşte bu küçük uyanış kendi varlığıyla ve bu varlığın diğer insanlar tarafından nasıl göründüğüyle ilgili birçok şeyi tekrar düşünmesini sağlar. Karısının bir Moscarda’sı vardır, hatta onun takma adı Genge’dir. Karısı kocasının varlığını ondan farklı yorumlamakla kalmamış ona yeni bir persona ve isim vermiştir. Şirketinde çalışan insanların gördüğü Moscarda, kendi mülkünde kira vermeden yaşamasına rağmen ona bankacı olması dolayısıyla ‘tefeci’ diyen komşusu için bir Moscarda.

When The Mind Splits: Processing Dissociative Identity Disorder Through Art  | East Bay Express | Oakland, Berkeley & Alameda

Bir sürü farklı var oluşu olduğunu görür. Fark eder, odada karşılık oturan iki kişi için:  bir kendileri, bir karşıdakinin gördüğü şekliyle kendileri olmak üzere en az dört kişi bulunmaktadır. İnsan ise tek gerçeklik olduğu ve bunun su götürmez derecede kesin olduğu fikrine o kadar derinden bağlıdır ki hem gördüğünden hem de göründüğünden parçaları birleştirerek kendisine yeni bir kendilik oluşturur. Bu asla birbiriyle eşleşmeyen bir yapbozun birlikte durması gibidir. Aynaya baktığında herkesten bir parça görürsün, kendin hariç.

“Kendime dokunur dokunmaz, kendimi eksik hissediyorum çünkü kendi temasımda başkalarının bana verdiği ama benim bilmediğim ve asla bilemeyeceğim bir gerçekliğin farkına varıyorum”

Biri, Hiçbiri, Binlercesi

Moscarda bu keşfi ile, kendini kaybeder. Çünkü insanın bulması için öncesinde başkalarından topladığı parçaları kaybetmesi gerekir. Zorlu bir süreçtir. Çünkü insanın tek ve biricik saydığı gerçekliğin içinden çıkmak hem diğerleri hem de kendin için zordur. Şimdiye kadar binbir taneydim, fakat sizin verdiklerinizdendim. Şimdi bir binbir parça olduğumu kabul ediyorum ama bunlar benim parçalarım der adeta.

Gerçeklik ağından çıkmak isterken bundan çıkmaya çalışan insanlara denileceği türden ona da deli denir. İnsan anlayamadığı, kategorize edemediği, belirsiz kalan şeyleri dışlar. Tıpkı bir çocuğun inek resmine ineğe benzemediğinden içten içe küçümseyici şekilde bakması gibi, o insana da toplumun dışında bulunduğuna dair sıfatlar yapıştırarak onu aklını yitirmiş olarak sayar. Akıl insanın tekelinde olduğu sürece, istediğine verir ve istediğinden alır. İnsanın gerçeklikle derdi varmış gibi görünse de aslında hiçbir derdi yoktur. O gerçeği değil, yaratılmış konforlu gerçekliğin sıcak kollarından çıkmamayı ister.

Moscarda’nın kendilik macerasından sonra verdiği en önemli öğüdü tekrarlayalım:

“Halbuki bizimle ilgili tasavvur edilebilecek her şey, her ne kadar bizim açımızdan gerçek olmasalar bile aslında gerçek olabilecek şeylerdir. Bizim için gerçek olup olmamaları, başkalarının umurunda değildir.

Önemli olan, onlar için gerçek olmalarıdır. Hatta dikkat edin derim, eğer kendi kendinize verdiğiniz kendi gerçekliğinize sıkı sıkı ya tutunmazsanız, onların size yakıştırmış olduğu gerçekliğin sizin doğru gerçekliğiniz olduğuna dahi inandırabilirler sizi.”


Kaynakça

Pirandello, L. (2018). Biri, hiçbiri, binlercesi (N. Birgen & B. Göker, Çev.). Aylak Adam Yayınları.

25-08-2026