En Büyük İlim: Kendini Bilmek
Çoğu zaman gözlerimizi başkalarına çeviriyoruz. O kim, bu kim? O ne yapmış, bu ne demiş? Ama onlara bakan gözlerin sahibine hiç gerçek anlamda bakıyor muyuz? Biz kendimizi etrafa bakan, etrafı yargılayan bir varlık olarak gördüğümüzde bir izleme tepesine dönüşüyoruz. Ama unuttuğumuz şey, izlediğimiz tüm şeyleri tanımlayan biz, bir yansımadan ibaret olarak bakıyoruz tüm bunlara. Bizim içimizde ne varsa dışarıda da onu görebiliyoruz sadece.
Kirli bir aynayı birinin yüzüne tuttuğumuzda onu temiz görmemiz mümkün değildir. Onun gerçekte nasıl biri olduğunu bilmemiz de elimizdeki aynanın neye benzediğini bilmeden imkansızdır. Karşımızdaki her türlü canlı ya da cansız varlığa asıl anlamını veren, aynanın kendisi, biziz. Ömer Hayyam'ın dizelerinde söylediği gibi: Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Bizim anlam tozları serpiştirdiğimiz dünyada, asıl mühim olan o tozları yerleştiren kendini tanımaktır. Bu noktada Sokrates, her şeyden öteye koyduğu şeyi, soruları ortaya atarak çok önemli bir noktaya değinmektedir. Kendini bil, der. Apollon Tapınağı'na kazınan bu söz, hayattaki en önemli meselelerden biridir. Bu önemli sözle insan doğada ve Tanrı'da aradığını asıl varlığın kendisi deneyimlediği kendisinde aramaya başlar. Artık gözleri etrafta dolanmaz, içine doğru bakar.

Düşünün ki, Sokrates'in yaşadığı dönemde Atina'nın güneyindeki bir kasabanın sokaklarında yürüyorsunuz. Karşınıza ak sakallı, derin bakışlı biri çıkıyor. Sizi durduyor ve soruyor: Sen kimsin? Böyle bir olayı günümüzde yaşasak muhtemelen bir delinin bizle dalga geçtiğini düşünüyor oluruz. Fakat Sokrates Atina sokaklarında tam da bu şekilde gezerek insanları, sorgulamaya teşvik etmek ister. Tam da bu yüzden, yaşadığı dönemde şeytanlaştırılır. Çünkü insan sorulardan çok cevaplarla muhatap olmak ister. Bir cevabı dinlemek ve ona göre yaşamak, asıl soruyu sormaktan çok daha kolaydır.
Atina sokaklarına geri dönecek olursak, Sokrates'in yüzüne bakıp muhtemelen bir kafa karışıklığı yaşarız. Belki kendimizi gerçekten sorgularız, belki de mesleğimizi, yaşadığımız yeri söyleriz. Ama Sokrates'in merak ettiği bu değildir. Şimdilerde herkes kendini mesleğiyle, yaşadığı yerle, birlikte olduğu insanlarla tanımlasa ve bu yeterli olsa da Atina sokaklarında dolaşan bu adam için bu hiç de yeterli bir cevap değildir. Böyle bir cevabı duyduğunda bilgece gülümser, yoluna devam eder ve senin kendini hazır hissettiğin anı bekler ya da sana sorular sorarak içindeki gerçeği doğurtmaya çalışır.
Tüm bu sorgulamalar, çoğumuz için oldukça can sıkıcıdır. Birilerini yargılamak, onlar hakkında iddialarda bulunmak ne kadar keyifliyse gözlerini kendine çevirmek o kadar can sıkıcıdır çünkü. İnsan var olduğu ilk günden beri "Neden buradayım?" diye sorar. Fakat bu soru benliği dışında gerçekleşen her şeyi kapsarken onun kendisini kapsamaz. Ondan bağımsız şeyleri merak etmek de en azından bir cevaba ulaşma noktasında daha rahatlatıcıdır.
Sofistler "Her şeyin ölçüsü insandır," derken aslında birçok şeyi de söylemişlerdir. İnsan suyu soğuk bilirse su soğuk olur, insan insanı kötü bilirse insan kötü olur. Bu yüzden dünyada bu kadar çok yanlış ve bir o kadar çok da doğru vardır. Bize göre, bizim bakış açımıza göre değişen tonlarca şey olduğu düşünüldüğünde sabit bir fikrin doğru ya da yanlış olduğunu düşünmek de yanıltıcı bir hal alır.

Sosyal çevrenizde dahi görebileceğiniz bir ölçüdür bu. Bazısı için yapılan şey iyiliktir, bir diğeri için kötülük. Biri ona iyilik yaptığında bazısı içtenlikle teşekkür ederken bir diğeri bunun bir menfaat ilişkisinin başlangıcı olarak görür. Pek tabii bu yargılar karşımızdaki insanın kendisinden başka bir şey anlatır bize. Bizim için aslolan karşımızdakinin niyeti değildir çoğu zaman, bizim onu nasıl gördüğümüzdür. Biriyle ilgili bir yargıya varma noktasına geldiğimizde elimizde tuttuğumuz aynanın, lunaparktaki eğip büken aynalardan mı, kirli bir ayna mı, olduğundan büyük ya da küçük gösteren bir ayna mı olduğunu sorgulamak bir nebze olsun dünyayı görme şeklimizi düzeltir.
Her şeyde olduğu gibi bu yargılarda da sınıra kaçmadan, bir insanın şeytan ya da melek olduğunu söylemeden önce, kendimizdeki gözleri sorgulamamız en doğrusu olur. Her şeyin aşırısı bu öğretiye göre zararlıdır. Kendini bilme öğüdü aslen sınırlarını bilme öğretisini gerektirir. Hayvanların sınırı bellidir, içgüdüleri onları nereye götürürse onlar için o aslolandır. Fakat insan için bu geçerli değildir.
İnsan hem her şeyi yapabileceği düşünen, hem de hiçbir şey yapamadığına ikna olan tek varlıktır belki de. Nasıl ki bir ülkeyi ülke yapan sınırlarıysa bir insanı insan yapan da onun kendi benliğinin, varlık sınırlarıdır. Bu sınırları biliyor olmak, hayatı yaşamayı çok daha sorgulayıcı ve mantıklı bir hale dönüştürür.
Özellikle Sokrates'in yaşadığı dönemlerde ve öncelerinde kibir bilge insanlar için korkutucudur ve bir yanılsamadır aslında. Kendini olduğundan fazla gören insanların içinde yaşadığı bir illüzyondan başka bir şey değildir. Homeros şiirlerinde ölçülülüğe dikkat çeker, Herakleitos kibri adaletin en büyük düşmanı olarak görür ve Demokritos “ölçü aşılırsa en hoş şey en hoşa gitmeyen olabilir.” der. Diyojen'in kendini görmek isteyen Büyük İskender'in "Dile benden ne dilersen." talebine "Gölge etme, başka ihsan istemem." demesi aslında gücün tanımını tekrardan yaptığını gösterir. Onun için Büyük İskender, başında duran ve gölge eden birinden başkası değildir. Kudret ölçüsünün terazisinde Büyük İskender bir anlam ifade etmez. Çünkü her şey gibi kudret de ölçülüdür, en azından ölçülü olmalıdır.

Ölçüyü kaçıran, çoğu düşünere göre kendini bilmemiştir. Hazzına ve kudretine yenik düşmüştür. Aslında bu ölçülülük meselesi bir erdemin işaretidir. Sokrates "Tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir," derken bunu da erdemli bir tavır olarak söylemiştir. Bir yandan insanın bildikleri elbette sınırlıdır, insan çok şey bildiği sanıyorsa da bu bilgi aslen oldukça kısıtlıdır. Bir yandan da bilgisiyle övünmek, insanın kendi kudretinin farkında olmadan ölçüyü kaçırması anlamına gelir.
Her ne kadar kendini bilmek, bir ölçülülük ve sınır inşası olsa da bu sözün altında yatanı anlamayarak tam da bu sözün aksine kibriyle ortaya çıkan insanlar vardır. Özellikle içinde bulunduğumuz bu dönemde, bireyi kutsallaştırmak ve insanı ön plana almak popüler bir kültüre dönüşmüştür. İnsan tabii ki kendi değerini de bilmelidir. Fakat her şeyden öteye kendini koyması da aslında Sokrates'in söylediklerine ters düşmektir.
Şimdilerde sosyal medyada, kendinde var olan maddi zenginlikleri ya da manevi kısımları paylaşan milyonlarca insan "Kendimi ve değerimi biliyorum." der. Sokrates ne demiş? Kendini bil. Ama Sokrates'in asıl anlatmaya çalıştığı kesinlikle bu değildir. Psikolojik alan altında bireyi her şeyin ötesinde tutan bu kalıp, erdeme dair hiçbir şey söylemez. İnsanın kendini öncelendirmesi kötü bir şey değilken, her şeyden öteye kendini koyması belki de Sokrates'in deyimiyle haddini aşmak olurdu.

İnsanlar, hayvanların üstünde bir kudret oluşturmaya çalışırken de bu haddi aşar. Kendi ölçünü bilmek, gücünü son damlasına kadar kullanmak değildir. Kendi gücünün farkına varıp gücünü ölçülü kullanmaktır. Bir insana, bir hayvana gücün ve kudretin yetiyor diye bunu sonuna kadar kullanmak kibrin ta kendisidir. Bir çiçeği sularken elimizdeki tüm kaynakları o çiçeğe boşalttığımızda çiçek solacaktır. Çünkü ölçü yerine kudretimizi ön plana koymuşuzdur.
Bir sözü sadece söylemek, sosyal medyada paylaşmak onu anladığımız ve özümsediğimiz anlamına gelmez. Burada da görülüyor ki insan kendini bilmemektedir. Sadece kudretini zenginleştirmenin ve onu kullanmanın yollarını aramaktadır. Bize düşen görev de, Atina sokaklarında Sokrates gibi biriyle karşılaşıp bu soruyu sormasını beklemek değil bu soruyu her gün kendimize tekrar tekrar sormak ve cevapları analiz etmektir. Bir gün olduğunuz şehrin sokaklarında Sokrates'e rastlarsanız ve size "Kendini Bil." öğüdünde bulunursa artık neyi sorgulamanız gerektiğini biliyorsunuz.Kharmides diyaloğunda Sokrates’in görüşlerini daha da açık bir şekilde anlayabileceğimiz bir alıntı vardır:
“Daha da ileri gidip, Delphoi yazıtının yazarı gibi, bilgelik, özellikle kendini bilmektir diyeceğim. Sanırım bu yazı tapınağın alınlığına, alışılmış ‘Hoş geldin!’ selamının yerine, bunun doğru olmadığını, insanların birbirlerini hoşnut ve neşeli olmaya değil bilge olmaya özendirmeleri gerektiğini göstermek için tanrının bir selamı olarak yerleştirilmiştir. Tanrı tapınağına girenleri insanların selamından farklı sözcüklerle böyle selamlar; sanırım yazıtın yazarı da böyle düşünüyordu: Nitekim giren her adama ‘Bilge ol!’ diyor. Ama bunu bir kahin gibi biraz bilmeceli bir şekilde söyler; çünkü ‘Kendini tanı’ ve ‘Bilge ol’ sözleri, yazıtın ve benim dediğime bakılırsa, aynı şeydir. Ama yanılabilir insan; sanırım sonradan ‘Aşırılıktan kaçın’ ve ‘Kefil olmak kendini iflas ettirmektir’ yazılarını kazdıranlar da böyle yanılmışlardır. ‘Kendini tanı’ sözünü, tanrının gelenlere bir selamı olarak değil de, bir öğüt olarak almışlar, sonra kendileri de kurtarıcı öğütler vermek isteyip bu yazıtları kazdırmışlardır.”
Kaynakça
Çilingir, L. (2022) "Kendini Bil!" Buyruğu Üzerine. Felsefe ve Sosyal Bilgiler Dergisi.