Palyatif Toplumda Acı: Kaç ve Saklan

Palyatif Toplumda Acı: Kaç ve Saklan

A+ A-

Acı, hayatın başlangıcı ve bitişidir. Doğum anımızda anne karnından çıkmak için, çıktıktan sonra nefes almak için büyük acılar çekeriz ve çektiririz. Ölümümüz de bir acıdan doğar. Hayatın içinde akıp giderken büyüklü küçüklü bir sürü acılarla karşılaşırız. O an içimizde kan akışı bitmeyen bir yara varmış gibi hissederiz ve bir an önce bitmesi için dua ederiz. Fakat acı sona erdiğinde büyürüz, doğarız ve asıl biz oluruz.

Günümüzde ise acı adeta şeytanidir. Acıyı yaşamak bir sorundur, bir suçtur. Acısız bir hayatın hayalini kuran ve bu sebeple odadaki fili görmezden gelen bir topluma dönüşme yolculuğumuz, acıyı gerçekten yok etmenin mümkün olma ihtimaline tutunuşumuz, nafile bir çabadan ibarettir. Byung-Chul Han Palyatif Toplum kitabında, acıdan kaçan bir toplumun nafile çabasını anlatır.

Toplum olarak algofobiden (acı korkusu) muzdarip oluşumuzu anlatır. Acı bir zamanlar erdemli duruşun simgesiyken şimdilerde bir acizliktir. Acı içindeki insan, sefildir ve aptaldır da. Günümüzde acıdan kaçabilmenin bu kadar yolu varken ona yakalanmak, salt bir aptallık olabilir ancak. Sosyal medyada gezinmeye devam etmek, arkadaşlarımızla dışarıda sohbetler etmek, kafamızı dolduracak bir sürü dış etkene maruz kalmak bu kadar erişebilirken acıya tutulmak da neyin nesidir?

Şimdilerde, sosyal medyada acının nasıl yok edilebileceği hakkında herkes konuşuyor. Bir yerde acı varsa, bu üstesinden gelinecek bir durum olmaktan çok görmezden gelinecek bir şey olarak görülüyor. Hayatlarında acıyı istemeyen, ondan ölesiye korkan birçok insan bir odada toplanıp yüksek sesli bir müzikle kendinden geçerek eğlenebilir, içlerindeki acıyı yaşamak belki de son çare bile değildir.

Erdemin Kaynağı Olarak Acı

Peki bu hep böyle miydi? İnsan içinde büyüyen alevden kaçarak, evini terk ederek mi başa çıkıyordu hep bu acıdan? Geçmişte acı, şimdikinin tam tersine bir erdem olarak görülüyordu. Bir inancın varlığı, acının kendisinden doğuyordu adeta. Bir yol insana ne kadar acı dolu geliyorsa, o kadar değerliydi. Çünkü acıya rağmen, olacak her şeye rağmen devam etmek bir güç göstergesiydi.

Antik Yunan'da stoacılara göre acı var oluşun kendisinden gelir ve acı ruhsal gelişim için bir öğretmendir. Sokrates savunmasının ardından büyük bir erdemle baldıran zehrini içerken yanında haksız yere öldürüleceğini söyleyerek ağlayan  karısına 'Ya haklı yere öldürülseydim?' der ve haksızlığın kendisinde barındırdığı acıyla baş eder. Hristiyanlıkta ise 'asketizm'  yani çilecilik kavramı, Tanrı'ya yaklaşmanın ve dünyevi arzulardan kaçış yolunun acının kendisi olduğunu ifade eder. Dinlerin kendisinde yoğun olarak görülen inanca yaklaşmanın yolunun, acıyla ölçülmesi fikridir. Aynı şekilde budizmde de, hayatın temelinde acının (dukkha) olduğu kabul edilir ve hayatın amacı acıdan kaçmak değil onu anlamak, bilgelikle onu aşmaktadır. 

Sanatta Acının İzleri

Sanat, acının bir yansımasıdır. Sanatçılar içinden çıkamadıkları, acının bir taş gibi içlerini oturduğu sırada sanatı adeta doğururlar. Bu doğum çoğu zaman hiç de zevkli olmaz. Fakat içlerinden çıkmak isteyen tüm düşünceler ve hislerin çıkış yolu budur: Acıyı özümsemek. Michelangelo Pieta'sında Meryem'in kucağında ölen İsa'ya bakışındaki acıyı ve kabullenişi anlatır, bu inancın acıyla harmanlanmasıdır. Oysa acı farklı şekillerde de tezahür edebilir. Örneğin Edvard Munch Çığlık eserinde bireyin iç dünyasındaki korkuyu, yalnızlığı ve varoluşsal acıyı, insanın evrendeki anlamsızlığını sessiz bir çığlıkla anlatır. Acı farklı bir kaynaktan doğmuştur. Ama sonuçta beslenmiş, görülmüş ve işlenmiştir.

Savaşın içinde barındırdığı acı da öylesine belirgindir ki, içinden çıkan tüm duyguları özümsemeyi gerektirir. Anselm Kiefer eserlerinde Almanya'da işlenen savaş suçlarını ve tarihsel acıyı anlatırken elbette ki acıyı elindeki büyütmüştür. Yüzleşmek, suçlanmak, kan kokan sokaklarda dolaşma hissi pek tabii insanlarla iyi gelmeyecektir. Fakat insanlar, yüzleştiği kadar büyüyebilir. Toplumlar nasıl ki yaşanılan olaylardan ders çıkarmadıkça bir adım ilerleyemezse bu birey için de böyledir. Kendi yaşamında, onu rahatsız eden noktaları görmediği sürece olduğu yerde durmaya devam edecektir.

Sürekli Mutluluk: Acıya Yer Yok

Acıyla bu denli iç içe geçmiş bir toplumdan nasıl acıdan korkan, ondan kaçan ve onu lanetleyen bir topluma dönüştük? Sürekli bize nasıl acıdan kaçabileceğimiz hakkında bilgiler veren bu toplumda acı çekmek bir suç haline nasıl geldi? En ufak bir iç sıkılmasında kendimizde bir problem olduğu fikrine nasıl kapılır olduk? Toksik pozitiflik dediğimiz şey, iliklerimize kadar işledi ve artık kimse ne acının muhatabı olmak istiyor ne de acının içinde birini görmek istiyor.

Oysa acı öğretir. Küçük bir çocuğun sobaya dokunmaması gerektiğini ona dokunarak öğrenmesi gibi, acı bize hem kaçınmamız gereken şeyleri hem de bazen cesaretle üstüne gitmemiz gereken şeyi öğretir. İçimizde durup dururken yükseldiğini söylediğimiz acı, aslında hiç de durup dururken gelmez. Bir şeylerin yanlış olduğunu söyler bazen, bazen orada bulunmamamız gerektiğini, bazen değer görmediğimizi, çocukluk acılarımızı hatırlatan yerleri söyler. Aslında bir yol göstericidir, sahiden bir öğretmendir.

Acı bir çantaya sahip olmakla, internette sörf yapmakla ya da bomboş bir sohbetin içine dalmakla geçmez. Geçmediği gibi gittikçe büyür. Siz onu görmediğinizde ortadan yok olacağını sanırsınız, ama siz onu görmezden geldikçe daha da derine iner. Daha da derine indiğinde ve işin kötüsü etrafınız acıdan kaçan insanlarla dolu olduğundan yüzünüzde bir maskeyle dolaşmak zorunda kaldığınızda daha da dayanılmaz bir hal alır. Nasıl ki mutluluk paylaştıkça çoğalıyorsa, acı da paylaştığında azalır. 

Oysa günümüzde, sosyal medyada mutluluklarımızı çoğaltmaktan başka bir şey yapmazken acıyı sessize aldığımızı sanırız. Acı bize yol göstermeye çalışırken onu bastırarak daha büyük sorunlara yol açtığımızın farkında değilizdir belki de. Acının yaşamın bir parçası olduğunu, bize zarar vermek için değil aksine bizi büyütmek için orada olduğunu bilirsek ve onu paylaşabilirsek onun bize neler öğretebildiğine şaşarız.

Aslında şöyle bir geriden bakabilirsek hayata, en güzel sabahlarımızın acı dolu bir geceden sonra geldiğini görmek hiç de zor olmayacaktır. Byung-Chul Han Palyatif Toplum kitabında 'Acı bir eksiğe işaret eden öznel bir duyum değil bir alış, hatta varlık-alışıdır. Acı yetenektir.' der. 

Belki de hayattaki asıl soru 'Nasıl mutlu yaşayabilirim?' değildir. Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Acıyı görecek kadar cesaretli, onunla birlikte yaşayabilecek kadar erdemli, onunla beraber büyüyebilecek kadar yetenekli miyim?

28-09-2025