Kıyasın Şiddeti
Birilerine kendi deneyimlerinizden bahsederken karşımızdaki kişinin bir şey ararmışçasına zihninin içine bakındığına şahit olursunuz. Sizin duygusal ya da fiziksel deneyiminizle benzer bir deneyim arar kafasının içerisindeki anı havuzunda.
Amacı; insanlıkla birlikte var olan empati duygusuyla birlikte sizi anlamak olabileceği gibi sizi anlamanın ötesinde sizin deneyiminiz ve şu an olduğunuz yer üzerinden kanaatler oluşturmak ve olmanız gereken yeri belirlemek de olabilir.
Bu iki amaç ayrımı kendini çok çabuk ele verir. Sizi anlamak için deneyim arayan kişi, o anı bulduğunda “ben de benzer bir şey yaşamıştım ve şöyle hissetmiştim,” der. Konu onun yönünden bu şekilde kapanabilir ve yine sizin deneyiminiz üzerinden konuşulmaya devam edilir. Fakat kanaat oluşturma peşinde koşan kişiler, size o an ne yaşadıklarından çok sizin ne yaşamanız, ne yapmanız, ne hissetmeniz gerektiği konusunda asla talep etmediğiniz bilgiler verirler.
Bu sefer o kişinin deneyim ve doğrularından bahsetmeye başlarsınız. Konu sizden çıkmış gibi görünse de aslında çıkmamıştır, çünkü aynı nehirde yıkanmışsınızdır; artık o kişi için benzer deneyimler, özdeşlik anlamına gelmektedir.
İki Kere İki Dört Edebilmelidir
Burada gidilen yolun garipliği tam olarak şu yanılgıda başlıyor: İnsanı bir matematik denklemi gibi ele almak. Nasıl ki iki kere iki dört ediyorsa, aynı veriler aynı çıktıları sebep olmalı ki hayat ve insan daha öngörülebilir bir hale gelmeli. Ama kötü haber şu ki, ne hayat ne de insanın öngörülebilmekle uzaktan yakından alakası yok ve onları içe içe geçirerek zenginleştiren şey de tam olarak bu.
Özellikle mantıksal ilerleyen modern toplumda, insanları belirli kategorilere sokmak – hatta bunu kendini marjinal sanmanı sağlayarak bile yapabiliyorlar- sınıflandırmak ve bu karmaşık yapıyı ellerinden geldiğince sistematik bir hale getirmek adeta kutsal bir ortak amaç. Çünkü insan, öngörülemezken tamamen bir kaos. Kaosu yönetmek ise yönetmek isteyenin kendisi için apayrı bir kaos. Bu sebeple günümüz dinamikleri, bizi nasıl renklendirmeye çalışıyormuş gibi görünse de aslında bize hangi renklerden ibaret olabileceğimizi de söylüyor.

Benim size “bu elimdeki beş renk arasından istediğini seçebilirsin,” demem aslında beş renk haricinde bir seçeneğin olmadığını söylese de biz kolaylıkla bu seçeneklerin varlığına şükrederek kendimizi farklı hissetmenin zevkine varabiliyoruz.
Modern toplumun dayatmalarından nasibini alan ve oyunu kuralına göre oynayan insanlar da bu kategorilere ayırma işlemini tamamen refleks olarak, bir anda ve tanımlamadığı şeyden korkarak yapıyor. Bunu yaparken insanı hesaplanabilir, aynı koşullar altında aynı sonuçları çıkaran bir formül olarak görüyor. Duygulardan ve farklılıklardan korkanlar için insanı en azından kendi gözlerinde ehlileştirmek çok kolay ve rahatlatıcı.
İnsan hayatı bir matematiksel formül “sanılmanın” ötesine gidemeyecek kadar neden-sonuç zincirlerinden bağımsız tekil ve niteliksel bir kavram. Bir kayıp, bir ayrılık, bir iş; yaşanılan her ne ise bunun tanımsal anlamda aynı görünmesi onun bir veri olarak aynı olduğu anlamına gelmiyor. Ama kolaylaştırıcı bir çözüm yolu olarak insan hayatı niteliksel farkları olan bir deneyim alanı olmaktan çok karşılaştırılabilir veriler toplamı olarak görülüyor.
Kıyaslıyorum Öyleyse Varım

İnsan kıyas yapabilme yeteneğiyle birlikte çevresini algılar, sonuçlar çıkarır ve çoğunlukla bu kıyası temel alarak kendine bir yaşam düzeni kurgular. Kıyas çoğu zaman bir yetenek olsa da değiştirilmez bir dogmaya dönüştüğünde dogmaya teslim olan her şey gibi kişinin algısına zarar verir.
İnsanın kendi perspektifini hakikatin kendisi gibi görme eğiliminden dolayı Nietzsche; kıyas yoluyla edinilen bilgiyi; gerçek bir bilgi olarak görmekten kaçınır. İnsanın kıyaslarken edindiği bilgi, kendini hayatta koyacağı konumu belirlemek için bir yoldur. İnsan anlamak için dinlemediğinde, kafasında kıyaslamalar yaptığında karşısındakinden çok kendi seçimleri, sınırları ve doğruları üzerinden evrensel bir ölçü arar. Bu noktada Nietzsche’nin put kırıcı tavrı, insanların kendi doğrularını evrensel doğrular gibi sunma eğilimini deşifre etmeye imkan verir.
Tonlarca elması olan birinin, armut yiyen birine bakarken armutun nasıl bir şey olduğunu değil, neden elmanın armutun yerini almadığını ve armutun ne kadar kötü bir tercih olduğunu, elmanın doğru olan olup olmadığını düşünmesini benzetebiliriz. Elmayla armutun kıyas meselesi ne elma hakkında ne armut hakkında gerçek bilgiyi verir. Yalnızca bir kıyas kargaşasından ve kanaatlerden ibarettir.
Konumunu Bilmek İster misin?

Kıyas esnasında kendini toplum nezdinde bir yerlere koymaya çalışırken istemsiz bir sonuç olarak karşındakini de senin dünyanda – insanın kendi dünyasını çoğu zaman gerçek dünya sanmasından dolayı dünyada da- bir konuma yerleştirirsin. Çünkü sen bir karenin içindeysen dışarıdaki de en iyi ihtimalle ‘karenin dışında’ konumdadır. Böylece olabildiğine basit bir şekilde hem kendi konumunu hem de karşındakinin konumunu belirli bir zemine oturtarak derin bir nefes alırsın. Her şey yolunda, denklemler çalışıyor ve herkes olması gerektiği yerde.
Kaldı ki, bu noktada asıl sorun bir başkasının hayatı üzerinden hızlı kanaatler oluşturmak ve onu bir kategoriye sığdırmak da değildir. Sartre, karşıdakine bakarken aslında bize dönük olan bu kıyas aynasında insanın kendisini de başkasının bakışı altında yer kaplama, utanç duyma, gurur duyma, küçülme ya da büyüme deneyimine sokması olarak yorumlar. Her şey gibi bu da karşılıklıdır. Başkasının hayatını yargılarken, onun hakkında kanaatler savururken aslında aynı anda kendi yerimizi de kurarak sınırlarız.
“Ben olsam böyle yapardım” cümlesi aslında sadece başkasına hükmetmez. Aynı zamanda kendi benliğini de üstün, tutarlı, topluma uygun ve makul bir benliğe dönüştürme amacını barındırır. Yani kıyas tek başına bir yargı değil, aynı zamanda kendini o aynanın içine hapsettiğin bir benlik savunucusu olarak karşımıza çıkar.
Asıl Amaç Ne: Anlamak mı, Konumlandırmak mı?
Kendimizi bir başkası üzerinden değerlendirmemiz, onaylamamız ve yer edinmemiz en temelde görülme ihtiyacımızın bir sonucu olabilir. Görülme, bilme ve konumlandırma ihtiyacı insana var oluşunun başından sonuna kadar eşlik eder. İşin aslı, bu da bir hayatta kalma tekniğidir. Bir başkasının zehirli bir ot yiyerek öldüğünü gördüğünde o otun yenilmesinin sakıncalı olduğunu anlamak, buna göre önlemler almak insanı hayatta tutan dürtülerinden biridir.
Fakat her şey bu kadar apaçık doğru ve düz bir zeminde olmaz. Belki de insanın en zayıf karnı, gerçeğin ve doğrunun onun gözündeki değişimleridir. İnsan hiçbir zaman bir şeye emin olamazken, bir şeyler hakkında emin olma boşa çabası içindedir ömrü boyunca.
Burada yaşamsal fonksiyonlarımızı yerine getirmemizi sağlayan kıyas, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkmış ve uzun zamandır kullanılmakta olduğundan bir refleks olarak beynimize üşüşebilir. Gün içinde birçok kararı kendimizin verdiğini düşünmemiz gibi, kıyasın da aniden ortaya çıkması onun öyle olması gerekliliğini hissettirebilir.
Sanırım bu noktada sormamız gereken şey: Karşıdakini gerçekten anlamak mı istiyorum, yoksa onun anlattıkları üzerinden hem kendi konumumu hem de onun konumunu mu belirlemek istiyorum? Doğrularımı teyit etmek mi istiyorum, yoksa yalnızca karşıdaki kişinin içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışmak mı istiyorum?
Yıkılanın Yerine Gelen

Hayatta kimse bir başkasının hayat deneyimi üzerinden yol yürümek istemez, buna zorlanır. Bu yüzden karşınızdaki kişi size kendi deneyiminden bahsederken kırmakta zorlandığınız putlarınızla üstüne yürümektense içinizde oluşan depreme izin verin.
Doğru yanlışlanır, kesinlik bir anda olabilirliğe dönüşür. İnsan öngöre bilinmek istediği kadar öngörülebilir. Altınızdaki gerçeklik ve doğruluk zemini kaydığında, karşınızdakini herhangi bir kategoriye sokamadığınızda paniklemeniz ve korkmanız normal. Ama asıl kesin olan şey, insanın yıkılarak yeniden inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur. Temiz doğrularınız, güzel kesinlikleriniz arasında rahat hissediyor olmanız onların gerçek olduğunu değil sizin gerçeklik aynasına hapsolduğunuzu gösterir.
Bir dahakine karşınızdakine bakarken bir aynaya bakmadığınızı, aynada hapsolmadığınızı ve her an çıkabileceğinizi düşünün. Bu size farklı hissettirebilir.
Zemin sallanıyor, doğrularınız yıkılıyor, parçalanıyorsunuz ve tekrar birleşiyorsunuz.
Yani yaşıyorsunuz.