Betonların Arasından Çıkan Ot

Betonların Arasından Çıkan Ot

A+ A-

Hayatın seni ne kadar büyüttüğünü görmek için acıyla kurduğun iletişimin değişimine bakman gerekir.  Bu bazen o kadar farkında olmadan ve usulca yerleşir ki insanın hayatına, dönüp bakmadıkça aradaki farkı anlayamazsın. Seneler önce kolunu yaraladığında etrafına bakınman, iyileşmek için çırpınman ve insanlardan yardım istemen; bir süre sonra farkında olmadan kendi yaranı sarmaya dönüşebilir. Dönüşümün kendisi insanın bir anda farkına varmayacağı, hayatın ona adeta fısıldayarak anlatacağı bir dizi deneyimden oluşur.

Pek çokları gibi ben de haksızlığa, acıya ve herhangi bir kırılmaya karşı çok duyarlıydım. Bunun bir haksızlık olduğu her noktadan görünüyorsa, neden kimse bir şey yapmıyor, diye düşünürdüm. Bu acının içinden çıkmama yardım edecek insanları ararken kendimi daha büyük bir hayal kırıklığına sürükler, kırıkların içinde debelenip kendimi yaralamanın insanların beni daha kolay anlamasına yardımcı olacağını sanırdım.

Bir arabanın altında kaldığında etrafındakilerin sana yardım etmemesinin sebebinin olayın vehametini anlamadıkları olduğunu düşünüp, orada öylece kan kaybından ölmeyi beklemek gibi. Öldüğünde de büyük bir zaferle “bakın o kadar kötüydüm ki öldüm” deyip geride kalanlara vicdan azabı çektirmeyi hayal etmek gibi.

Böyle anlatınca işin absürtlüğü tamamen ortaya çıkıyor olsa da bazılarımızın sesini duyurmak ve anlaşılmak uğruna yaptığı şeyler, kendini imha etmekten geçiyor.

Kendini İmha Etmeden Büyümek

İnsan özellikle kendi varlığının bir sorun teşkil ettiği acıyla karşılaştığında bunu kişiselleştirerek direkt olarak kendisinin yanlış olduğu bilgisine tutunuyor. Dışarıdan etki alanına giren herhangi bir acıda, gözleri en kolay zarar verebileceği yere gidiyor: Kendi kendisine. Bu bir deneyim yoluyla da olabiliyor, ya da direkt olarak bir insanın kendiliğine yaptığı bir yorum da olabiliyor. Bundan sonra sana doğrultulan bıçağı sende eksik ve yanlış görünen yerlere batırmaya başlayabiliyorsun.

Kendini kesip biçmek başkalarının hayatında var olabilmek adına kendinden ödün vermek, başka bir şeye dönüşmek, kendini bir uçurumun kenarından itip bambaşka biri olarak dönmeye çalışmak gibi çözümlerimiz olabiliyor hayatta. Bir katil soğukkanlılığıyla bu acıyı yaşamana sebebiyet veren yönüne gözünü dikiyor, onun var olmaması ya da değişmesi için elinden geleni yapıyorsun. Bu sırada daha çok acı çekiyor, ama işin sonunda bu acıyı bir daha yaşamayacağına emin bir şekilde devam ediyorsun.

Bu acıya karşı hayattaki ilk tepkin olabilir, küçükken etrafımızda bize ‘öyle olması gerekiyor’ diyen birçok yargı içerisinden kendi sesimizi bulamayıp kendimizden eksiltmemiz gerektiğini düşünmek çok olası. Fakat büyüdükçe kendini imha etmenin seni acıdan korumadığını, aksine hem yeni talepleri beraberinde getirirken aynı zamanda kaybettiğin parçalarına özlemi getirdiğini fark ediyorsun.

Kendini imha etmek, parçasal boyutlarda çok büyük bir eylem gibi görünse de yıllar içinde bu küçük parça değişiklikleri kendiliğin tamamen değiştiği anlamına gelebilir. Kaldı ki, insana ait bazı parçalar o kadar önemlidir ki oralarda yapılan ufak değişiklikler artık eski kendiliğinden tamamen farklı bir boyuta geçmesine neden olabilir.

Umutsuzca Başka Bir Benlik Aramak

Søren Kierkegaard Biyografisi - Aklınızı Keşfedin

Kierkegaard ölümcül bir hastalık olan umutsuzluğu kendiliğin kaybı üzerinden şöyle açıklar: “doğrudanlığın umutsuzluğu budur: hiçbir şekilde kendi olmayı istememek veya daha da kötüsü: bir ben olmayı hiç istememek veya her şeyin en aşağı biçimi: başka biri olmayı arzulamak, yeni bir ben'e sahip olmayı ummak.” İnsanın kendi benliğini reddedişi ve farklı bir benliğe özlem duyuşu doğrudanlığın umutsuzluğu olarak tanımlanır. Sezar veya hiç olurum diyen tutkulu kişi Sezar olamaz ve bundan dolayı umutsuzluğa düşer, der Kierkegaard. Ama bunun daha da korkunç bir sonucu vardır ki Sezar haline gelemediği için kendi olmaya katlanamaz.

İtici güç her ne olursa olsun insan karşısına çıkan değişim zorunluluğuyla başka bir şey olmaklığın hayalini kurarken hayatın kendisini katlanamadığı bir kendilikle yaşamak zorunda kalarak heba eder. Başkalarının beklentileri karşısında daha fazla acı çekmemek adına ömür boyu ölümcül bir umutsuzluğun pençesinde debelenmek her nedense insana daha iyi bir yol gibi görünür.

Çünkü önüne çıkan ve seni değişikliğe iten acının önünde kendinden bir parça koparmadan var olmak, asıl zor olandır. Tam burada mesele, acıyı ortadan kaldırmak değil, acı karşısında kendini ortadan kaldırmamaktır. Camus’nün başkaldırısında anlattığı gibi; kendini yok etmemek ve acıyı bir silah gibi kendine çevirmemek, işin aslı kendini imha etmemek en sessiz ama en gerçek başkaldırıdır.

Ben ve Acım Buradayız

Georg Wilhelm Friedrich Hegel – Diyalektik, Tin, Tarih Felsefesi: Aklın  Tarihsel Yolculuğu - FiloMythos | Felsefe, Mitoloji ve Sanatla Düşünen Bir  Dünya

Kendiliğinden fedakarlık etmenin bir diğer yönü de kendini acınla var ve görünür hissetme çabasıdır. Ne kadar acı çektiğini etrafına gösterebilirsen ve bunu kanıtlayabilirsen, etrafındaki insanların senin yanında olacağı inancı gittikçe şiddetlenir. Bu mağduriyet zamanla insanın hoşuna gider, herkes tarafından merak edilmek ve kendini acıya gark etmek onun görünme metodu haline dönüşür.

Hegel’in tanınma arzusunu karşılamak için insanın sadece biyolojik olarak var olması yetmez, başka bir bilinç tarafından da tanınmak ister. Özbilinç kendini “ben-olmayan”ın aynasında bulur.  İnsan başkalarının gözünde var olarak kendi varlığına ikna olur. Hegel’in tanınma ihtiyacı kavramı, acıyla ilişkinin kurulmasında acının göründüğü kadar kişinin görünmesi olarak ilişkilendirilebilir. Bu yalnızca yardım istemek değil; var olduğunu yaşadığın acıyla onaylatma isteğidir.

İnsanın yarasını önceleri bu kadar açık göstermesinin sebebi, varlığını anlatma çabası olabilir. “bak bana ne oldu” derken karşılığında sevgi, şefkat ve sonucunda var olduğunun kanıtını alabilir. Belki de bunu alabilmek için yarasını kendi de deşer. Kendini daha fazla acıya sürüklemek, diğerleri gözünde daha çok görünmesini sağlar.

Acının görünür olması diğer insanlar tarafından anlaşılma ümidini ve mağdur olduğun için de insanların senin yanında olacağı inancını pekiştirir. Acım ve ben buradayız, ve bize hak vermeni bekliyoruz. Fakat bu mağduriyet saplantısı hem amacına hizmet etmez hem de seni giderek en azından kendi gözünde görünmez kılar. Başkalarının bakışlarıyla var olduğunda da yok olman kaçınılmazdır.

7 times Edward Hopper encapsulated the loneliness of modern life -  Invaluable

Acıyı başkalarına gösterdiğinde varlığını da kanıtlamış gibi hissetmek, ne kadar acı çektiğin görülürse haklı görülerek şefkatle sarılmak istemek, varlığını inandırıcı kılmanın bir yolu olarak yaranı başkalarıyla paylaşmak bir zamanlar hayatımda çok etkili bir yöntemdi. Oysa büyüdükçe fark ettim ki, acıyla haşır neşir olmak ve başkalarına da bunu sergilemek bir varoluş şovu değildi. Aksine kendini günden güne dibe batırdığın ve boğulurken etrafındaki insanları selamladığın bir yok oluştu.

Asıl güç, acıyla karşılaştığında dahi kendinden vazgeçmemek; yarayı derinleştirerek yardım istemek yerine önce kendi yaranla ilgilenmekti. Bu insanı yalnızlığa sürüklerdi belki de, ama büyümek biraz da şunu kabul etmektir: Acının en derin yerinde insan önce kendisiyle baş başadır. Asıl başkaldırı, bataklığa battığında seni çıkarmak için biri gelse de gelmese de kendine ihanet etmeden, kendini imha etmeden, ve kendini daha fazla acıtmadan kendiliğinin yanında kalmaktır.

Kontrol Edemediklerimiz

Kölelikten Filozofluğa Uzanan Bir Hayat Hikayesi: Epiktetos - Ekşi Şeyler

Stoa felsefesinde insanın güç ve kudretini sınırlayan çok iyi bir teknik vardır: Kontrol Ayrımı. Bu tekniğe göre çevremizde bir kontrolümüz dahilinde olanlar vardır bir de kontrol edemediklerimiz. Epiktetos’a göre bizim kontrolümüzde olan şeyler; düşüncelerimiz, arzularımız ve kaçınmalarımızdır.

Olaylar bizim kontrol edemediğimiz şekilde gerçekleşirken bizim kontrol edebileceğimiz şey ona nasıl tepki verdiğimizdir. Olayın kendisi sadece oluş haliyle,  yalnızca gerçekleşir biz onu yargılarımız ve bakış açımızla kendi üzerimizde iyi, kötü, yıkıcı bir etki olarak görürüz. Bu etki, bir illüzyona dönüşerek bize etki eden olayı kontrol edebileceğimiz aynı şekilde bizim de ona etki edebileceğimiz sanrısına yol açar. Oysa insan kontrol edebileceğini sandığı çoğu şeyi kontrol edemediği gibi, çoğu insan da kontrol edebileceği duygularından sorumlu değilmiş gibi davranır.

Başkalarının bizi anlayıp anlamaması, hak verip vermemesi, şefkat gösterip göstermemesi bizim kontrol alanımızda değildir. Biri sırf sizi acıtmak için herhangi bir davranışta bulunduğunda kontrol edebileceğiniz şey, o acı karşısında kendimize nasıl davranacağınızdır sadece.

Epiktetos’un öğretisi de kontrol edemeyeceğimiz şeye enerjimizi harcamamamız gerektiğini bize hatırlatır. Başkasının bakış açısını değiştirmek, birinin seni anlamasını sağlamak, senin acına duyarlı olmasını sağlamak senin kontrolünde olan değildir. Kontrolünde olmayan başkalarının etki alanlarındaki düşünceleri değiştirmeye çalışmak, kendini iyileştirmeye ayıracağın zamanı ve enerjiyi çalar. 

Kendini, yaşadığı acılarda tamir eden bahtiyardır.

-Epiktetos

Acının kendisini ben üretmiş olmasam da bana olan etkisinden sorumlu olan benim,  kendime iyi gelecek olan, sarılacak olan, daha fazla zarar görmesini engelleyecek olan benim.

Büyümek yalnızlığı getiriyor belki, ama betonların arasında yeşeren bir ot gibi inatçı yapıyor seni. Betonların arasında yeşermeye cüret edebilir ve betonun kendisindense yeşermemi izlemeyi sağlayabilirim.

Elimi uzatabilirim ama biri tutmazsa boğulmak zorunda değilim.

Betonların arasında yeşeren bir ot kadar inatla büyümenin tadını ve acısını çıkarman dileğiyle.

02-05-2026