Ahlak Maskesi

Ahlak Maskesi

A+ A-

Dünyadaki kötülüğün büyük savaş ve buhran dönemlerinden sonra bittiğini düşünmek sanırım saflığın ta kendisiymiş. Belki öyle olduğuna inanmak istedik ya da her şeyin artık yolunda olduğuna inandırıldık, ama iki türlüsünde de şu an dünyada olup bitenler tüm karanlığın geri döndüğünü belki de hiç gitmediğini gösteriyor.

Birçokları gibi dünyayı yöneten güçlerin bizim için çalıştığını ve gerçekten “insan hakları”nı önemsedikleri inancıyla büyüdüm. Bu ilk bir şeyleri öyle sanıyor olmam değildi ama en yıkıcısıydı. Çocukken büyüklerin her şeyi bildiğini ve her davranışlarının sorumluluğunu alabildiklerini düşünmem gibi, dünyanın da insanlığı daha iyi bir noktaya getirmeyi amaç edindiğini düşünmüştüm.

İşin korkuncu, tüm bu güzel hayallerin bileti kesilirken ödediğimiz bedellerin ne uğruna olduğunu anlamaktı. Dünyanın savaş ve ölümlerden kendine bir ders çıkardığını sanırken yalnızca gerçekte asla var olmayan “ahlaklı” ve “etik” bir dünya modeline hizmet ettiğinin ayırdına varmak… Bu kelimelerin içi artık o kadar boş ki, tam anlamıyla kandırıldığımızı onları zikrederken duyduğumuz utançtan anlayabiliriz.

Doğru Bildiğimiz Yalanlar

Birinin yalan söylediğini nasıl anlarız? Vücut dili uzmanı açıkladı: 2  işarete dikkat...

İlkokul yıllarından itibaren öğrendiğimiz ‘nasıl yaşamamız gerekir’ sorusunun temel taşlarını anlatan derslerin aslında bir ahlak satıcılığından başka bir şey olmadığını anlamak biraz üzücü olabiliyor. Çocukken sana doğru olanın sunulduğundan o kadar emin olarak önüne gelen o yemeği yiyorsun ki, sonra yediğin şeyin plastikten yapılma ve asıl şeyin araçsallaştırılmış bir replikasını mideye indirdiğini anlaman çok uzun sürüyor.

Bazen bunu o bilgiyi kusarak ya da ben neden böyle bir insan olamıyorum sorgularıyla kendini yiyerek yapsan da işin aslı midene inen şeyin asıl gerçeklik olmadığıdır. Kendi doğanla çatışan bir sürü şeyi mideye indirdiğinde onların bir şekilde çıkmak istemeleri en doğal olandır. Güç, gerçekliği kendine göre eğip büker, onunla oynar ve istediği hale getirmek için güzelce bir süsler. O karşına geldiğinde bu iyiliğe çok benziyor dersin, ama sadece benzer, beynine onun o olduğunun sinyallerini verir ama işin aslı öyle değildir.

İktidar ahlakı, yasaları ve yasakları kendi üstün menfaatleri için eğip büküp senin ona uygun davranmanın en doğru şey olacağı inancını pekiştirir. Oysa gerçekten istediği ahlakın ve iyiliğin tüm dünyayı sararak bir sevgi yumağı olmamız mıdır? Avrupa İnsan Hakları, hangi insanların haklarını ne şekilde ve neyi pazarlayarak korur? Bunları bir kere düşündüğünüzde o tozpembe bulutların tepenizden birer birer uçuştuğunu hissedeceksiniz. Zor olacak ama gerçekle satılan hayal arasında kalındığında gerçeği tercih etmek güçlü bir seçim olmalı.

Gözetim Altında Özgür Toplum

Enformasyonel kapitalizmden gözetim kapitalizmine | Bilim ve Gelecek

Foucault, modern toplumların gözetleme temelli disipliner bir iktidar biçimi geliştirdiğini hapishaneler, okullar, hastaneler gibi kurumlar aracılığıyla aslında iyi bir yurttaştan çok itaatkar bir birey yaratmak amaçlandığını savunur. Sürekli kameralar, çitler, kart basma makinalarıyla aslında kontrol edilen insanın kendini özgür görmesini ve seçimlerini kendi ahlaki kurallarına göre yaptığını düşünmesi amaçlanır. Biri sizden özgürlüğünüzü istediğinde buna şiddetle karşı çıkarsınız ama bunu üstün bir kamu yararı ile yaptığını, sizi tehlikeden korumayı amaçladığını söylediğinde özgürlüğünüzü teslim etmek o kadar da güç gelmez.

Foucault’ya göre egemen güçler ahlakı, bireyleri hizaya sokmak, tahakküm kurmak ve düzeni sağlamak için kullanılır. Buradaki “ahlak” kavramı zaman içinde değişir, kültürel ve ideolojik bağlamda sürekli olarak yeniden üretilir. Bireyin de değişen ahlak yasalarına uyması beklenir. Birey kendi içinde dönüşmez, iktidar dönüşen ahlak yasalarına göre bireyi buna zorlar. İşin en kötü tarafı, bireyin kendi gelişimine inanmasıdır. Örneğin, Foucault Cinsellik Tarihi eserinde, ahlaki söylemlerin bireyin arzularını bastırmakla kalmayıp, onları yeniden tanımlayarak sınıflandırdığını söyler. Böylece ahlak doğrudan beden politikalarıyla iç içe geçer ve iktidarın görünmez bir silahı haline gelir.

Ahlaki normlar yalnızca alt kesimler için vardır böyle bir dünya düzeninde. Çünkü iktidarı ve gücü elinde bulunduran yasaları kendisi için değil, alt kesimdeki insanlar için düzenler. Buna uymadığında cezalandırılan iktidarın ve gücün kendisi olmaz. Böyle bir sistemde de dünyanın asıl iyiliği savunmadığı aslında apaçık bir şekilde ortadadır. Çünkü ahlaki olan herkesin için aynı olmalı, cezalar da herkes için bağlayıcı olmalıdır ki ortak bir ahlaki yapıdan bahsedilebilsin.

Panoptikon Modeli

Denetim Altında Tutulan İnsan ve Panoptikon Teorisi

İmparatorluklar, 18. Yüzyılda kendi halklarını kontrol altına almak için kendi kontrol sistemlerini oluşturmaya çalışırken yepyeni bir yapı tipi ortaya çıktı. 1785 yılında mimar Samuel Bentham ve kardeşi Jeremy Bentham ortak bir çalışmayla Panoptikon adında bir yapı tasarladılar. “Bütünü Gözetlemek” anlamında gelen bu yapı tam olarak sistemin istediği şekilde kurgulandı.

Jeremy Bentham bu yapının eğitimden hapishaneye her türlü kurumsal yapıda kullanılabileceğini defalarca tekrarlarken gözetlemenin etkin ve iyi bir şekilde yapılabilmesi adına “görünmeden gözetleme” ilkesi temel alınarak gözetleyicinin merkezi yapısının olması gerekliliğini vurguladı.

Buradaki asıl görünmezlik büyüsü, hücrelerin içindeki mahkumların gözetleyicinin orada olup olmadığını görememesidir. Bu nedenle sürekli bir izleniyormuş hissi, mutlak bir gözetleme kulesi gibi işlev görür.

Foucault bu noktada, düzenin sağlanmaya çalışılmasının eski dönemlere dayandığını ama 20. Yüzyılda artık meselenin yalnızca bir para kazandırma meselesi olmadığına dikkat çeker. İktidar, bireyleri artık tek tek inceler, bütünsel bir kazanımın yeterliliğinden söz edilemez. Bireyin her yaptığının kendi denetimde olmasını talep eder. İlginç bir şekilde Foucault bizim 2019 yılında yaşadığımız pandemi krizine benzer şekilde veba ve cüzzam salgınındaki karantina sisteminin de aynı temeller üzerine kurulduğunu ifade eder. Kurallar kişileri bir yere kapatmak üzerine kuruludur. İktidar orada olmasa da yapılan her ‘yanlış’ harekette orada olacağı hissedilir ve bunu üstün bir amaç olan kamu sağlığınn sağlanması için yapıldığına inandırılır.

Kapitalist toplum sistemlerinde, sürekli olarak gördüğümüz bir yüz olan iktidar artık görünmezdir. Bu onu sürekli olarak var kılar. Bu kara ütopyada gözetleyici iktidar, bireyleri bir hücreye kapatarak sürekli izlendikleri izleniminin yanında bireyselleştirmeye yönelik bir çabaya girer. Bir diğeriyle iletişim kuran insan, tartışır, görür ve belki de en tehlikelisi fark eder. İnsanların en zayıf yönleri yalnızlıklarıdır. Yalnız insan, toplumsal yapısından uzaklaştıkça kendi delüzyonunu yaşar.

Kötülük Susturuldukça Büyür

Yin – Yang Dengesi | Yücel BİNİCİ

Buradaki ana problemin, dünyanın bize satmaya çalıştığı sana ahlak ve etik; bana tam özgürlük yapısının illüzyonlarından biri olan gölgeyi yadsımak olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan sürekli bir aydınlık değildir, etrafımızdaki her ayrıntı bize iyi ve kötüyle birlikte var olduğumuzu anlatır. Doğumumuz sancılıdır, sonunda bir bebek doğar. Ağaçlar solar, dökülür ve sonunda yapraklarını açar. Günlerce yağmur yağar ve sonunda güneş açar. İnsan doğar ve ölür. Kendi yapımız aslında iyi ve kötünün (bize göre iyi ve kötü) karışımıdır.

Fakat özellikle günümüz toplumunda gölgelerimiz yadsınır. İnsan sonsuz bir iyilik halidir ve öyle olmalıdır. Yoksa yargılanır, taşlanır ve dışlanır. Ama iktidar sadece kötülükten ibaretken dışlanan yalnızca yine kendi içimizdeki alt kesimdeki insanlardır ve bu adaletsizliğin ta kendisidir.

Carl Jung “gölge” kavramında her bireyin ve toplumun bir karanlık yüzü olduğundan bahseder, karanlık aydınlığa boğmaya çalıştıkça yok olmaz aksine güçlenir. Toplumdaki iyilik kavramı, eğer genel bir içsel bütünlükle gelmiyorsa bu toplum bir gösteri toplumudur. Bireyin karanlığını yadsıyarak, içindeki karanlıkla yüzleşmeden salt bir performans ve yarışla ahlakı savunması karanlığın en güçlü sızma yöntemlerinden biridir.

Belki de şu an içinde bulunduğumuz dünyada görünmez kötülüğün bu kadar güç kazanmasının sebebi içimizdeki gölgeleri susturmamızdan kaynaklıdır. Sonuçta ahlaki üstünlük pozları kesenler, içinde en güçlü ahlaksızlıkları barındıranlardır.

Bizim için kötülüğün hep dış dünyadan geldiğini düşünmek oldukça kolaydır ve sorumluluğu dışarıya atmak için mükemmeldir. Gölge bende var olmaz, ama yansır. Yansıdığı noktayı görememek, yalnızca insanın kendini tanımamasının verdiği bir cahil gücüdür.

En büyük gölge, en büyük aydınlıklarda çıkar. Bir hayırsever kuruluşu çocuklara yardımlarıyla bilinir ya da bir çizgi film kanalının çocukları eğlendirmeye çalıştığı vitrini oluşturulur fakat arkasında dev bir pedofili grubunun olduğu açığa çıktığında insanlar buna şaşırır. Oysa şaşıracak bir şey yoktur, kimse salt aydınlıkla var olamaz. Hatalar, yanlışlar ve gölgeler içimizden taşmalarına izin verdiğimiz ve görünür kıldığımız sürece zararsızdır. Asıl zararlı olan onları görünmez kılmaya çalışandır.

Sistematik Ahlakçılık

Sosyal Eşitsizliğin Sosyal Sermaye ve Sosyal Ağlar Yönünden İncelenmesi -  Mühendis Beyinler

Modern toplumun en belirgin özelliklerinden biri, ahlakı kontrol amacı olarak kullanarak onu bir araç olarak görmesidir. Ahlaki kurallar, salt bir iyilik arayışından çok sistemin dışına çıkmaya çalışan bireyleri yola sokmak için vardır. Ama bu yola sokma girişiminin eşitlikle bir alakası olmadığı açıktır. Bizi istedikleri yola sokmaya çalışanların asla bizim yolumuzda önümüzde ya da arkamızda yürümemeleri bunun en açık kanıtıdır. Sana emir verenleri, seni bir kurala tabi tutanları o kuralın içinde ilerlerken göremezsin. Bir tünele girmeni isteyen seninle o tünele girmez, yalnızca orada olmanı ister ve bunun güzelliğinden bahseder. O zaman sen de gir, dediğinde bir kırbaç yiyerek kendine getirilebilirsin.

Artık cezalar da bir kırbaç kadar görünür değildir, bireyler uzaklaştırılarak, kendilerini yanlış hissettirilerek toplumla bağları kopartılarak cezalandırılır. Tünele giren onlarca kişinin içinde olmamanın kendisi bir cezadır.

Tüm bunlar belki de bize şunu düşündürmeli; bir sistem bana ne dayatıyor, ve ben bu sistemin kendisini ne kadar yaşatıyorum? Kendi içimde olduğum şey ben miyim, yoksa yalnızca bir iyilik dayatmasından ibaret mi? Kaldı ki, kendine ait bir iç ahlak mekanizması geliştirmeyen her insan ve toplum için, gözetleyen gözler onu görmediğinde ahlakın çöküşü büyük bir yankıyla duyulacaktır. Bu zorunludur.

Karanlığını Kabul Etmek

The Shadow Society - Apps on Google Play

Gerçek ahlak, kötülüğü dışlamaz çünkü onun iyilikle var olduğunu bilir. Kendi karanlığıyla yüzleşmiş birey ve toplum, başkasının karanlığına karşı kibirli olmaz. Çünkü asıl karanlığın kendi karanlığıyla hiç yüzleşmemiş olmak olduğunu bilir.

Nietzsche insanın gelişimini deve, aslan ve çocuk ile anlatırken ejderhayla karşılaşan aslanın ejderhaya dönüşmesi ihtimaline karşı insanı uyarır. İnsan yalnızca yıkıcı olduğunda hiçbir şey elde edemez, bir çocuk gibi yeniden yaratmalıdır ki bir ejderhaya dönüşmesin.

Bu konuda birçok düşünür ve yazarın denemelerini bulunduran Gölgeyle Buluşma kitabını önererek ve ondan bir alıntı yaparak sizi kendi karanlığınızı düşünmeye davet etmek istiyorum.

“Kişinin diğer insanlara, çevresine, psişesine duyduğu sevgi ile kana susamış yıkım tutkusu arasındaki çatışma onu, kendi varoluşsal çerçevesinin sınırlarına sürükler. Katil yok etmek ister, Eros yeniler ve bu ikisinin yani yıkım ve yenilenmenin karışımından yaratıcı bir şey ortaya çıkar: ‘Yaratıcı’ ortaya çıkar.”


Kaynakça

Foucault, M. (2010). Cinselliğin Tarihi. İstanbul, Ayrıntı Yayınları. Özdel, G. (2012) FOUCAULT BAĞLAMINDA İKTİDARIN GÖRÜNMEZLİĞİ VE ‘’PANOPTİKON’’ İLE ‘’İKTİDARIN GÖZÜ’’ GÖSTERGELERİ.The Turkish Online Journal of Design, Art and Communication.

07-02-2026