Michelangelo’nun Adem’i Üzerinden Sanat ve Felsefeye Bakış

Michelangelo’nun Adem’i Üzerinden Sanat ve Felsefeye Bakış

A+ A-

Felsefeyi, yalnızca tek bir yöntemle deneyimlenecek bir disiplin olarak görmek onu olduğundan daha kısır bir hale getirecektir. Çünkü felsefe, hayatın kendisinde deneyimlenen ve birçok alanda ortaya çıkan bir renktir. Nasıl ki bir rengin içerisinde bir sürü farklı renk bulunuyorsa felsefe de ancak o şekilde deneyimlenebilir.

Çoğu zaman günlük hayatta, hayatı deneyimlemeye dair sorularımızın cevaplarını arama yolculuğunda, aslında felsefe yapmakta oluruz. Fakat felsefe, örneğin fen alanı kadar apaçık görünmez. Sessiz bir eşlikçidir. Yanınızda olduğu anlarda öyle sessizce var olur ki, felsefenin varlığını fark etmeniz uzun sürebilir.

Ama bana kalırsa, felsefeyi asıl büyülü yapan da budur. Beynimizin kıvrımlarında dolaşan sorularda, o soruların olası cevaplarında, her yerde onunla var olmamıza rağmen kendi varlığını öyle gürültüsüz ve gösterişsiz gösterir ki… Bas bas bağırmaz, fısıldar. Tıpkı bir yaz akşamı tenimize değen serin bir rüzgar gibi. Oradadır, ama tam anlamıyla kendini belli etmez.

Bağıran Sessizlik: Sanat ve Felsefe

      

Hayatımızın bir diğer serin rüzgarı da: Sanattır. Sanat da yaşamımız her anında, belki bir manzarada belki bir seste bizimledir. Fakat her zaman sanatı yücelterek, onun varlığını benimsemeyiz. Tıpkı felsefe gibi. Şimdi, bu iki sessiz ve muhteşem dala bir bakış atmak istiyorum. Birbirini besleyen, birbirine güç ve fikir veren sanat ve felsefeyi; birbirlerine dayandıkları anlarla podyuma davet ediyorum. Çünkü onlar, hayatta görünmeye ve hissedilmeye değer.

Bu iki alanın birbiriyle bağlantısı popüler algı ve beklentilerimizden dolayı çoğu zaman kafamızda oturmaz. Felsefe demek, kalın kalın kitaplar, düşünen sessiz sakin insanlar ve belki hepimize sıkıcı gelen soru silsileleridir. Sanatsa, capcanlıdır gözümüzde. Bir tuvaldir, bir şarkıdır, bir oyundur. Felsefe, sanatın yanında renksiz tatsız bir memurdur belki de. Sanatın tüm zıpırlıklarının karşısında ciddiyetiyle durur.

Oysa felsefe ve sanat, birbirine bu kadar zıt görünürken birbirine bir o kadar da bağlıdır. Hayat hakkındaki soru işaretlerimiz, çıkarımlarımız ve sorularımız bizi bazen bir piyanonun, bir tuvalin, bir sinema perdesinin karşısına kadar götürür. Kendimizi ve çevremizi anlamlandırma çabamızın iki farklı tezahürüdür. Birbirinden kopuk görülmesi, belki de, bu iki temel dalla ilgili oluşmuş önyargılarımızdan kaynaklanır.

Rönesansta Felsefenin Tuvali

Rönesans Nedir, Nasıl ve Nerede Ortaya Çıkmıştır?

Ortaçağ boyunca insan, Tanrı'yı bir papazın ağzından çıkan sözcüklerde aradı. Kutsal metinleri okuyamadığından, düşünmesine izin verilmedi. Tanrı hakkında düşünmek, onu sorgulamak demek; dini liderleri sorgulamak demek. Dini liderlerin Tanrı'nın kelamını kendi isteklerince değiştirerek çok büyük bir güç topladığı düşünüldüğünde bu sorgulamalar elbette cezasız kalmayacaktı. Böyle bir ortamda, ne sanatın ne de felsefenin özgür olması pek tabii beklenemezdi.

14. yüzyılda Rönesans döneminin başlamasıyla, bu Tanrı giysisi dini liderlerin üstünden çıkarılmaya başladı. İnsanların birçoğu fark etti ki: Kral aslında çıplaktı. Bütün o ihtişam, güçlü sözler, düşünce cezaları bir hiçten ibaretti. Sadece gücü eğip bükmek için kullanılan bir araçtı.

Bu farkındalık kazanıldıktan sonra hem sanat hem de felsefe gitgide prangalarından kurtulmuş, düşünceler biraz olsun dile getirilebilmeye başlanmıştı. Dini figürlerin tek bir şekilde tasvir edilebilmesi, Tanrı'yı belli düşünce kalıplarında ele alabilecek olmak; başlı başına bir safsataydı. Artık insan kendi başına karar verebilen, düşünen, sorgulayan ‘gerçek benliğine’ erişmeye başlıyordu.

Tüm bunlar, bir bebek olarak dünyaya geldiğinde hiçbir şey bilmemeye ve etrafında kim ne derse onu kabul etmeye, fakat kendi algın oluşmaya başladıktan sonra çevrendekileri sorgulamaya başlamaya benziyordu. Bir kafesin içinde duran insan, kapının deliğindeki anahtarı bir kere çevirmeyi dahi düşünmemişken Rönesans dönemiyle en azından o anahtarı çevirebileceğini anlamıştı. Anahtar oradaydı, hiçbir yere gitmemişti.

Bu dönüşümden sonra Tanrı, her şeyin üstünde, kural koyan, bizden tamamen bir bağımsız bir varlık olarak değil de doğanın ve insanın kendisinde bulunan bir ilahi güç olarak görülmeye başlandı. İnsan Tanrıya yakınlaşınca arada kalan ‘dinsel yargılar’ bir bir ezilmeye başladı. Tanrının onlara “Oku,” dediğini bile yeni öğrenen insan, bu sefer kendi bedenine, kendi doğasına ilgiyle ve hayretle bakmaya başlamıştı aslında.

Hem felsefede hem sanatta, insanın doğası ve doğanın kendi biçimleri başlı başına bir konu olmaya başladı. Anatomi, din felsefesi, fizik yasaları ve diğer birçok alanın kapıları açıldı. İnsan Tanrı'nın elini yukarıdan kendine çarpan bir tokat olarak değil de uzanabileceği bir yer olarak görmeye başladı. Anlayabileceği, üstüne düşünebileceği…

Tam da bu dönemde, Michelangelo’nun Sistina Şapeli’nin tavanına çizdiği ‘Adem’in Yaratılışı’: tüm bu etkileri yansıtan belki en değerli sonuçlardandır. Uzanılan el, bir girişimdir belki de. İnsanı, doğayı hatta Tanrıyı anlamaya uzanan bir el.

Bir Başkaldırış: Tanrı’ya Yaklaşan İnsan

Adem'in Yaratılışı - Vikipedi

Tutsaklık döneminde oluşturulmuş tüm Tanrı figürlerinin aksine Michelangelo Tanrı'yı bir insan suretinde, samimi, üzerinde yalnızca bir tunik olan yaşlı bir adam olarak tasvir etmiştir. Onun cesareti tam burada başlar, Tanrının Adem’e elini uzatmasıyla devam eder. Tanrı o kadar yakındır ki biraz daha uzanılsa ona erişilebilecektir. Bu bakış açısı, yüzyıllardır süren karanlık bir çağın düşünce yapısının tam aksidir.

Tanrı'nın yanına konumlanmış melekler de tam bir melek figürünü temsil etmez. Kanatları yoktur mesela, bembeyaz değillerdir. Tıpkı bir bebek gibi görünürler. Tanrının kolunun altında duran kadın figürü ise; bazı yorumcular tarafından Havva’nın yansıması olarak yorumlanır. Bir kısım yorumcular ise bu figürü Meryem Ana olarak yorumladı. Fakat her iki teoride de, ulvi ve ihtişamlı gösterilmesi beklenen figürün aynı Tanrı gibi, tamamen erişilebilir tıpkı bir insan gibi tasvir edildiğini görebiliyoruz.

Aslında bu ünlü tabloyu birçok farklı yönden, birçok farklı sanat tarihçi inceledi. Fakat farklı bir bakış açısı olarak, 1990 yılında Amerikalı bir doktor olan Frank Lynn Meshberger, “Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışının Nöroanatomiye Dayalı Yorumu” başlıklı bir makalesinde, Tanrının içinde bulunduğu şeklin insan beyni olduğu yorumunu ortaya attı. Ona göre bu beyin şekli, Tanrının ademoğullarına bahşettiği ‘beyni’ simgeliyordu. Bu yorum, Michelangelo’nun anatomiye ilgisi düşünüldüğünde bu yorumun doğru olma olasılığı çok yüksektir. Bu yoruma göre Tanrı yalnızca Adem’e ruh değil, akıl ve bilinç de veriyordu.

İki Parmak Arasındaki Boşluk

Michelangelo'nun “The Creation of Adam” eseri | Resim Biterken

Tanrı’nın eli Adem’e yaklaşırken, Adem tasvirde biraz daha pasif kalır. Aynı zamanda oturuşu, dünyaya düşüşün de bir temsili olarak görülebilir. Fakat bu pasiflik, bize artık insanın kendi yaratılışını kendi zihniyle anlamlandırmaya çalışması, artık kendi zihnine ve bedenine bir özne olarak yaklaşımının bir başlangıcı olarak yorumlanabilir.

Michelangelo, sanatında bize bir felsefi tartışma alanı açar aslında. Çünkü kendi kafasında da muhtemelen bir sürü felsefi soru vardır. Kendi ayakları üstünde duran insan, yalnız insan ve Tanrı… Tüm bu imgeler kafasını kurcalamıştır ki bu eser ortaya çıkmıştır. Aslında felsefenin bir tezahürüdür tam da bahsettiğim gibi. Felsefe ve sanat el ele yürümektedir.

Bize bıraktığı sorulardan en önemlisi: iki parmağın arasındaki boşluktur. Bu boşluk nedir? Tanrı insana dokunsaydı, ya da insan Tanrı’ya erişebilseydi, biz bu tabloyu ne yönde yorumlardık? Hayatı nasıl yorumlardık? Birçok varyasyon ve ihtimal arasında, birçok felsefi soru vardır. O iki elin arasındaki boşluğa bir dünya felsefi soru birikmiştir. Bu hem Michelangelo’nun kafasında dönen hem de yüzyıllardır bizim cevaplarını bulmaya çalıştığımız sorulardır.

Michelangelo o boşluğu kasten bırakır. Soru sormaya devam etmemiz için. Çünkü soru sormayan, sorgulamayan insan ölmüştür. Fiziken değilse bile ruhen artık hayatta kalmasının bir anlamı yoktur. Yüzyıllardır insana bırakılmayan kendi varoluşuna dair sorular, o iki elin arasında var olduğundan, ‘Sor’ der insana. Düşün, sor ve bil.

Böyle bakıldığında, felsefe ve sanat insana bir sorumluluk verir. Kendi varlığıyla alakalı düşünme sorumluluğu. Bu bir yük gibi de görünebilir pekala, ama bana kalırsa bir hediyedir. Düşünebildiğimiz sürece varızdır, var olduğumuz sürece düşünebiliriz.

 

 


Kaynakça

Meshberger, F. L. (1990). An Interpretation of Michelangelo’s Creation of Adam Based on Neuroanatomy.

12-06-2025