Yabancılaşma
Başka birisi mi oldum?
Kendime yabancı mı?
Kaçtım mı kendimden?
Sık sık kendine yenilen bir güreşçi
Sık sık kendi gücüne karşı direnen, kendi zaferiyle yaralanan ve engellenen?
-Nietszche, İyinin ve Kötünün Ötesinde.
Bir süre önce yakınlığından emin olduğun, her elini uzattığında tutabileceğin duyguların bir gün dönüp baktığında sana hiç hissedilmemiş ve hissedilemeyecek olanı gösteriyor. Hislerimiz bulanık bir suyun yüzeyinde oradan oraya savruluyor ve sanki her elimizi attığımızda onu yakalamaktan çok suyu daha çok bulandırarak onu bulma ihtimalimiz azaltıyoruz. Duygu havuzu o kadar kalabalıklaşıyor ve bizim tutup anlamlandırdığımız hisler o denli azalıyor ki, bulanıklık ve kalabalıklık bir süre sonra o suya elini sokma isteğini de götürüyor.
Günün sonunda önünde bir dolu duygu ile asla tutup anlamlandıramadığın onca hisle baş başa kaldığında onları anlamak, anlamlandırmak ve başkalarına anlatmak imkansız hale geldiğinde; onlardan bağımsız bir varlık olduğunu kabul etmenin, belki zorunlu bir parçana veda etmenin kendisiyle yüzleşiyorsun.
Aynı yerden darbe alan kolun sahibinin bir süre sonra ona kimin vurduğunu, nereye vurulduğunu ve bunu durdurmak için ne yapması gerektiğini anlamaması daha da vahimi anlamlandırmak istememesi işte bu hissizleşmenin kapısını ardına kadar açıyor. Cevapları bulmak, o sırada kolundaki sızıyı hissetmek yerine kolunun ve acının ona ait olmadığını; bağımsız olarak var olduğunu düşünmek nispeten kolay bir yol oluyor. Kolay demek belki bu hissizleşme meselesiyle baş eden insanlara haksızlık olabilir. Bu bir hayatta kalma metodu haline geliyor demek daha doğru.
Duygusal Uyuşukluk, Körelme, Donukluk
Duygusal uyuşukluk, genellikle kötü bir deneyim neticesinde duyguların bastırıldığı bir başa çıkma mekanizması olarak karşımıza çıkıyor.
Kişi anlık olarak çok yoğun bir deneyimin ardından o hissin içine girmek yerine hem fiziksel hem de duygusal acıdan korunmak için bir uyuşukluk içine girer.
Bu uyuşukluk, travma ya da deneyimle bağlantı olarak anlık rahatlama sağlama amacıyla beynin hayatta kalma yöntemi olarak kullanılabileceği gibi, kısa rahatlamanın verdiği ‘duygulardan kurtulmuşluk’ hissini bütün bir hayata yaymak istenebilir. Acıdan korunmak isterken, duygusal uyuşukluk bütün deneyimlere yayıldığından, hayatın kendisinden korunmak ve tüm duygular için bir uyuşukluk haline dönüşür.
Bu da zaman içinde bir tepki olarak verilen duygusal uyuşukluğun hayata sirayet etmesinden sonra dönüp kendimize ‘neden bu duyguyu algılayamıyorum, hissedemiyorum’ dememize sebep olur. Fakat uzaktan bakıldığında cevap basittir: Korunmak için kullandığın kalkan artık senden ayrılmayan kabuğun haline gelmiştir. Duyguların sana temas etmesi senin güvenlik önlemlerin nedeniyle pek mümkün değildir.
Seni Hep Bir Yerden Tanıyorum

Bu durumdan duygu körlüğü olarak da bahsedilebileceği şekilde; duyguların kendisini ve nasıl hissettirmesi gerektiğini, bunu nasıl ifade edebileceğini bilememek; kendine dair farkındalığın azalma ile dünyayı algılayış ve anlayış biçimdeki eksilme olarak değerlendirebiliriz.
Duygu; karşımıza geçtiğinde önce onun yüzüne bakarak onu tanımlamaya çalışırız. Fakat bir silüet ile karşı karşıyayızdır. Onu tanımayız, anlamlandıramayız. O bizimle yaşarken çevremizdeki insanlara da onu tanıtamayız.
Tam tersi bir yandan, onu tanıdığımızı zannederiz. Önümüze çıkan her duyguyu her zaman kendimizle bağdaştırdığımız, haşır neşir olduğumuz o his zannetmeye başlayabiliriz.
Belki bütün duygular aynı surat ve sesle yanımıza ilişmeye başlar. Hepsini acıya benzetiriz, endişeye ya da bambaşka bir şeye. Ama kafamız o kadar karışıktır ki, duygumuz kapıda belirdiğinde kimi içeri alıp almadığımızı da bilemeyiz.
Tek tipleşme illüzyonunu ve hissini en iyi anlatan film olan Anomalisa’yı tam da burada anmamak benim için pek mümkün değil. Anomalisa filminde hikayenin ana karakteri Micheal Stone'nun gözünde insanların tıpkı onda yarattıkları duygular gibi farklı varlıklar olmaktan çıkıp aynı yüz ve aynı sesle beliriyor oluşu, yalnızca çevrenin tekdüzeliğiyle değil kişinin duygusal algısının körelmesini de çok iyi anlatıyor.
İnsanın ayırt etme ve anlamlandırma kapasitesi farklı nedenlerle zayıfladığında; insan kendi içinden geçenleri ve kendi gördüklerini de birbirine benzetmeye başlıyor. Duyguların – insanların bizde yarattığı hislerin anlamı silinince hepsi aynı yerde görünüyor; aynı ses, aynı yüz, aynı hisler.
Tüm yüzlerin aynılığı bir tanıdıklığın değil aksine bir yabancılaşmanın sinyali.
Yabancılaşma

Dünyayla ve insanlarla aramızdaki görünmez bağ olan duygularımızı anlamlandıramadığımızda o bağ da gittikçe zayıflamaya başlar. İnsanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkinin zayıflaması, dış dünyayla kurduğu ilişkileri de etkiler. Çünkü insan kendisini anlayabildiği kadar anlatabilir, dış dünyaya erişen sesi de kendi içindeki bağlardan çıkar. Bu bağların kopması, insanı içeriden boşaltan yavaş bir ilişkisizlik haline dönüşür.
Bir şeye sevinmek, incinmek ya da sinirlenmek dahi dünyayla bağlarımızın hala kopmadığını gösterir. Dünyanın bize anlattıklarına biz de tepki veririz. Bu iletişim zayıfladığında dünya eski anlamını kaybetmeye başlar. İnsan duygularını çözümleyemediğinde dünyaya tepki veremez, bağları kopmaya başladıkça kendini hayatında olan şeylerden bağımsız ve yabancı biri olarak konumlandırır.
Yabancılaşma; ortada duran ve bizimle ilgili olduğunu bas bas bağıran duyguların, olayların bizimle bağlantısını anlayamamaktan geçer. Salonun ortasında bizim eşyalarımızla dolu bir bavulun, savrulmasını, yuvarlanmasını, belki parçalanmasını izlerken o bavula ve içindekilere tıpkı bir yabancı gibi bakmak; etrafımızdakiler bizden bir tepki beklerken donuk gözlerle izlemek, bavulu sırf bu gözlerin yargılayıcı bakışları altında kaldığımız için sahipleniyormuş izlenimi vermek.
Oikeiosis – Eve Uzaklık

İnsan kendine ait olan ‘ev’ de (ev kavramı ilişkiler de dahil olmak üzere insanın kendini ait hissedebildiği yerdir) rahat, güvende ve sıcak hisseder. Yabancılaşma ise tam tersine, insanın kendisine ait olduğunu hissettiği hiçbir şeyin olmadığı düşünüldüğünde; evsizlik olarak da tanımlanır.
Oikos Yunanca ‘ev’ anlamına gelir, Oikeion hane halkından birisi veya eve ait bir şeydir. Eve ait olandır. Buradan türeyen oikeiosis ait olmayı ve sahiplenmeyi ifade eder. Tüm bu hisler, yabancılaşmanın tam tersidir. Yabancılaşmada soğukluk ve evsizlik vardır, ait olamamak vardır. Oikeion ise aile kavramından türeyen aşina olmak anlamına gelir. Sıcaklığı ve yakınlığı ifade eder. Yabancılaşma; sıcaklık ve yakınlık içeren duygusal bağların, o ‘şey’ ile aradaki mesafenin artması, temasın azalması veya tamamen kesilmesidir.
İnsan tamamen yabancılaştığında, evine ve içindekilere aitlik hissi tamamen kesildiğinde, kimliğini kaybeder. Nesnelerle kurduğumuz ilişkiler bağlamında tezahür eden kimliğimiz bulanıklaşır ve kaybolur.
Meursault Evsizdir

Camus yabancılaşma kavramını belki de en iyi şekilde anlatan filozoflardandır. İnsanın duygu ve düşüncelerini, dertlerini, sıkıntılarını ve mutluluklarını dahi iletişim yoluyla var kılabildiği dünyada; yabancılaşma ona göre derin bir sessizliktir. Yankı odası dahi yoktur. Hiç sesin olmadığı, yalnızca uğultuların arasında bulunan bir dünyada yalnız kalmaktır.
Yabancı romanındaki baş karakter Meursault ile yabancılaşma kavramının kişinin hayatı ve düşünceleri üzerindeki etkisini doğrudan anlayabiliriz. Meursault ne annesinin ölümünde, ne evlilik kavramında, ne de suçun kendisiyle baş başa kaldığında toplumun beklediği yankıyı üretemez.
Cenaze evinde, annesinin ölümüne ‘doğru’ tepkiyi vermesini bekleyen toplumun doğrularına da yabancıdır, kendi duygularına olduğu kadar. Bu da Meursault’u yalnızca dünyaya değil, dünyanın ona dayattığı duygu diline ve zorlamasına da yabancı kaldığını gösterir.
Özellikle toplumun çok büyük bir olay olarak tanımladığı ölüme karşı Meursault’un tepkisi oldukça doğal kalır. “Ölmüşse artık beni hiç ilgilendirmezdi. Ölümünden sonra insanların artık benimle hiçbir alışverişi kalmıyordu.” Der. Onun için nasıl ki doğum anı geldiğinde ne kadar doğal karşılanıyorsa doğumun yanında gelen zorunlu sonuç olan ölümün de gayet doğal olduğu kesindir. Belki de ölümün keskinliğini ve acısını hissetmemek için, kendi mantık çerçevesine koyar ve oradan (uzaktan bir televizyon izler gibi) izleyerek kayıtsızca durumu inceler.
İnsan daha ölüm düşüncesine alışmadan, cenaze arabasının peşine takılmak zorunda kalır.
-Albert Camus, Yabancı.
Yabancılaşma; denizdeki gel-git gibi dünyanın sana yakınlaşıp uzaklaşması ama asla tenine değmemesi olabilir. Sen dünyadan uzaklaştığın kadar dünya da senden yavaş yavaş çekilir. Duygular ve evler yabancılaştıkça insanlar, olaylar ve kayıplar tek bir yüz taşımaya başlar. Anomalisa’da bunun görüntüsü vardır, Yabancı ‘da ise sesi. İkisinin ortaklaştığı yer; insanın gerçeklik algısının ve hem kendisiyle hem de dünyayla arasındaki bağın zayıflamasıdır. Bir noktadan sonra ise insan, neye üzüldüğünü, neye sevindiğini bile tam olarak söyleyemez hale gelir. Önemsizle önemli birbirine geçmiştir, mutluluk ve mutsuzluk da öyle. Ev ile evsizlik de.
Bir zamanlar, yabancı topraklarda gezen ve döneceği yeri bilen insan; şimdi her şeye yabancıdır. Yabancı toprak diye bir şey de kalmamıştır, çünkü tanıdık olan yoktur. Ev diye bir şey yoktur, çünkü evsizlik olağan olan haline dönüşür. Hepsi aynı havuzda yüzer. Tutmaya çalıştıkça bulanıklaşan duygu havuzunda bir yabancı.
Kaynakça
Çorak, A. (2022). ‘Öteki’nin ‘Ben’ Üzerine Düşen Gölgesi: Yabancılaşma. MetaZihin: Yapay Zeka ve Zihin Felsefesi Dergisi. Biricik, İ. (2016). Albert Camus’nün “Yabancı” romanında kimlik ve yabancılaşma problemi. Journal of Turkish Language and Literature. Camus, A. (2023). Yabancı. Can Yayınları.