Özgür İradenin Mümkünlüğü Üzerine

Özgür İradenin Mümkünlüğü Üzerine

A+ A-

Özgürlük kavramı herkesin erişmeye çalıştığı bir idea adeta. Nasıl özgür olunabileceği, hayattaki kararların nasıl özgür adımlarla temellendirebilineceği düşünülürken aslında özgür olmaklığın kendisinin mümkün olup olmadığı üzerine de düşünmek gerekiyor.

Özgürlük kavramı altında neler beklediğimiz, onun tam olarak ne olduğunu ve hayatımıza nasıl sirayet edebileceği meselesine yakından bakmak onu soyut anlamından bir nebze çıkarmak belki de hayatımızdaki özgürlük anlayışına felsefi bir perspektifle görünür hale gelen bir bulanıklığı netleştirmek, özgürlüğe ulaşma noktasında bize yardımcı olacak asıl meseledir.

Özgür İrade Bir Yanılsamadır: Determinizm

İkiye ayrılan bir sokakta, sağ veya sol tarafa gideceğimizi gerçekten kendimiz mi belirliyoruz? Hayattaki kararları alırken içimizde beliren bu seçim yapma özgürlüğü hayatımızın direksiyonunu kendi ellerimizde hissetmemizi sağlayan belki de tek şey. Bu noktada determinizm bize şunu söylüyor: Yaptığın seçim bir seçim değildi.

Tüm olayları bir nedensellik bağıyla görebilseydik, onlara dışarıdan bakabilseydik aslında bunun zorunlu bir ‘oluş’ olduğunu anlayabilirdik. Evrendeki her olay, kendisinden önceki olaylar ve doğa yasaları tarafından belirlenimlendiği takdirde determinizme göre özgür irade tamamen bir yanılsama haline gelir.

Nedensellik ilkesi gereğince aynı nedenler, aynı koşullar her zaman aynı sonuçları doğurur. Sonsuz bir neden-sonuç döngüsü içinde evren tamamen bir saat mekanizması gibi işler. İnsanların eylemleri de doğanın bu neden-sonuç silsilesinden daha fazlası değildir. Kararlarımız, genetik yapımız ve yetiştirilme tarzımın geçmişten gelen bir nedenin zorunlu sonuçlarından ibarettir. Özetle, bir kişi herhangi bir eylemle ilgili seçim yapmışsa o anda ve o koşullarda başka bir seçim ihtimali zaten mevcut değildir. Bu nedenle diğer bir seçenek, yalnızca özgürlük illüzyonu yaratır.

Baruch Spinoza, özgür irade inancının insanın evrenin işleyişine karşı cehaletinden ileri geldiğini savunur. Aslında var olacak olanın zorunlu mevcudiyetini bir seçim olarak yorumlayan insanın özgürlük inancı, sadece dışsal ve içsel etkenlerin bilincine varamamasından daha fazlası değildir. Spinoza’ya göre asıl özgürlük evrenin ve doğanın işleyişinin ve zorunluluklarının akıl yoluyla anlaşılması, kabullenilmesidir. Olacak olan olur ve insan bunu bildiği kadar özgürdür.

 

Bu konuda en ilginç deneylerden biri, Benjamin Libet’in 1980’lerde yaptığı Libet deneyleridir. Deneylerde insanın bir eylemi yapmaya karar vermeden yaklaşık 300 milisaniye önce beynin motor korteksinde fiziksel aktivitenin halihazırda başladığını gösterir. Yani biz her ne kadar önce karar verip sonrasında yaptığımızı düşünsek de, beynin fiziki süreci biz karar vermeden önce çoktan başlamıştır.

Aynı zamanda, insan sürekli hikayeler üretir. Bu hikayeler asıl gerçekten çok, kendi inanmak istediği ve yıllarca üzerinde hemfikir olduğu konulardır. İnsan, kendi hareketlerinin nedenlerini özgür iradesine bağlayarak aslında onu rasyonalize eder. Örneğin, beyin uyarımı ile bir kişinin eli kaldırıldıktan sonra kişi ‘elimi farkında olmadan kaldırdım’ demez, elimi kaldırdım çünkü birine seslenecektim, der. Bu mantıklı bir sebep uydurma durumu, insanın özgür iradesindeki yanılmasının izdüşümleridir. Özgür irade hissi, eylemi gerçekleştirmeden önceki bir neden olmaktan çok, eylem gerçekleştikten sonra beynin kendi eylemine dair ürettiği bir kurgudur.

Determinizmde en çok tartışılan husus, ahlaki sorumluluk meselesidir. Eğer bütün eylemlerimiz bir neden-sonuç silsilesinin zorunlu dönütleri ise ve biz özgür bir iradeye sahip değilsek insanın yaptığı ahlak dışı ya da kanuni olmayan eylemlerin sorumlusu da kendisi olamaz. Hukuk sistemi tamamen kişinin seçim yapabildiğine ve başka türlü davranabilme yetisine sahip olmasına dayanır. Özgür iradenin bir yanılsamadan ibaret olduğu fikri hukuk sistemini tamamen derinden sarsar.

Ahlak Yasasının Temel Taşı: Özgürlük

Tam da bu noktada, özellikle ahlaki boyut açısından determinizmin karşısında bir isim belirir: Immanuel Kant. Kant için özgürlük, ahlaki eylemin temel taşıdır. Teorik akıl, tamamen nedensellikle bağlı olsa da pratik akıl, özgürlüğü bir varsayım olarak kabul eder. Kant, insanların ahlaki bir görev olarak bir şeyi yapma ya da yapmamak arasında seçim hakkının ve gücünün olduğunu savunur. Eğer böyle bir seçim özgürlüğü var olmaz ise ‘iyi olmak’ diye bir kavram da var olamaz.

Gerçek özgürlük, dışsal etkilere veya içgüdülere değil kişinin kendi koyduğu akılla desteklediği ahlak yasalarına göre hareket etmesidir. Kendi ahlak yasalarınca hareket edebilen kişi otonomisini yani özerkliğini sağlayabilen kişidir.

Varoluş Özden Önce Gelir

Bizi her türlü düşünce ve derde gark edebilen varoluşçu Sartre da bu tartışmayı radikal bir boyuta taşır. İnsan özgür olmaklığa mahkumdur, der. Klasik felsefe için öz, doğa, şey her ne ise önce vardır, var oluş ondan sonra gelir. Sartre bunu reddeder ve insan dünyaya fırlatılır, sonra sayısız seçim ve eylemleriyle kendi özünü yaratır, tekrardan tanımlar.

Hiçbir şey yapmamak bile Sartre’a göre bir seçimdir. Eylemsizliğin kendisi bir seçim olarak eylemdir. Sartre’ın bunaltısı da aslen buradan gelir. Mutlak özgürlük ve her şeyin sorumlusu olma yükü insan için büyük bir bunaltı kaynağıdır.

Zinciri Kıran İnsan: Nedensiz Başlatıcı

Determinizme tamamen karşı çıkan Liberteryenler ise, özgür iradenin varlığını savunur. Nedensel bir bağ var olsa bile, liberteryenlere göre insan bu zinciri kırabilen ve nedensiz bir başlatıcı ile tamamen kendi özgür iradesi ile karar verebilen bir varlıktır. İnsan kendi eylem zincirini başlatma gücüne sahiptir.

Bakıldığında, determinizm insanın başka bir şey yapma özgürlüğünün aslında var olmadığını savunarak özellikle ahlaki ve hukuki boyutta bir açık bırakır. Özgür iradenin tamamen varlığının kabulü ise doğanın nedenselliğini tamamen reddetmeyi gerektirebilir. Bu noktada, bu iki bakış açısını dengeli bir biçimde tartışan uyumculuk(bağdaşıkçılık) ortaya çıkar.

Uyumculuk, nedensellik yasaları yok sayılmadan da özgür iradenin mümkün olduğunu savunan bir felsefi yaklaşımdır. Uyumculuğa göre iki bakış açısını da tamamen reddetmeye gerek yoktur. David Hume’a göre özgürlük bir kişinin dışsal bir zorlama ve engel olmaksızın doğrudan kendi isteğinden kaynaklanan eylemleri, bir nedensellik yasasına bağlı olsa bile özgür iradenin bir yansımasıdır. Özgür eylemi, kişinin yalnızca kendi iç motivasyonu ve dışsal kısıtlamaların yokluğu olarak tanımlar. Bu tanımlama sayesinde hem nedensellik bağının varlığı hem de ahlaki sorumluluk meselesi daha pratik bir zeminde korunur.

Modern Özgürlük Tartışmaları: Berlin ve Mill

20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri olan Isalah Berlin, özgürlüğü iki ana kategoriye ayırır ve özellikle siyaset felsefesindeki özgür irade kavramının temel tartışma dinamiklerini oluşturmuştur.

Negatif özgürlük, bireyin devlet veya yasalar tarafından herhangi bir engel veya kısıtlamaya maruz kalmadan herhangi bir dış etki olmadan özgür iradesinin tezahür etmesi ilkesidir. Ne kadar özgürüm sorusu, dışarıdan ne kadar etkileniyorum, sorusu ile özdeşleşir. Otoriter rejimlerin ve zorlamaların birey üzerindeki etkilerini sınırlamanın, özgür iradenin varlığını sağlayacağı düşüncesiyle liberalizmin temelini oluşturur.

Pozitif özgürlük ise bireyin kendi kaderini belirleme, potansiyelini hayata geçirme yeteneğidir. Bireyin eylemlerinin kaynağının kendi benliği olup olmadığına odaklanır. Aslında davranışlarının nedenini bilmek ve dışarıdan yönetildiğini fark ettiği takdirde de bunun farkında olmak olarak açıklanabilir.

John Stuart Mill, bireysel olarak özgür olmanın sınırlarını çizer. Bunu siyasi ve hukuki boyutta ele alan Mill, bireyin özgürlüğünü kısıtlamak için tek haklı nedenin başka bir bireye zarar vermesini önlemek olduğunu söyler. Bir kişinin kendi vücudu ve düşünce üzerindeki egemenliği mutlaktır. Başkasına zarar vermediği sürece bir insanın özgürlüğünün kısıtlanmasından bahsedilemez.

Bir Arzu, Bir Tuzak

Şu anki hukuk sistemimize bakıldığında, Mill’in zarar ilkesi etrafında bir hukuk düzeninin en azından kurulmaya çalışıldığı söylenebilir. Bir kişinin düşünceleri hakkında, kendi vücuduyla ilgili verdiği kararlar hakkında sınırlanamaması özellikle toplumsal boyutta özgür tartışma ortamının kurulmasını sağlayacaktır. Fakat otorite, apaçık olmasa da farklı üstün yararları ortaya koyarak insanın özgürlüğünü kısıtlayan şeyler yaptığında, bunu elbet mantıklı bir zemine bağlar. İnsan, korunduğunu düşünürken aslında kendi özgürlüğünden vazgeçmiştir.

Görüldüğü üzere, özgürlük her kesimde insanın tartışma konusu olmuştur. Başta, bir kavram olarak özgür olmanın imkanlılığı üzerinde tartışmalar oluşurken günümüzde artık ahlaki boyut göz önüne alınarak özgürlüğün var olduğu fakat sınırlandırılmalarının nasıl olması gerektiği noktasında tartışmalar oluşmuştur.

Özgürlüğün tarihsel boyutunun yanında, onu tüm bu düşünce temalarından hangisine yakın bulduğunuz, aslında sizle ilgili ve sizin özgürlük düşüncenizle ilgili önemli şeyler söyler. Bir seçim yapamıyor oluşumuz ihtimali her ne kadar rahatlatıcı gelse de vicdani boyutta özgürlüğün varlığı kulağımıza fısıldıyor gibi. Aynı zamanda insanın seçimlerini özgürce yapıyor olma ihtimali, aslen kendimizi daha değerli ve hayatı daha yaşanılabilir kılan şeylerden biri.

Özgür olmaya dair bu yoğun arzumuzun sebebi aslında ona hiçbir zaman sahip olamamamız olabilir mi? Özgürlüğe düşkünlüğümüzün devletler tarafından apaçık görülüşü de onların bizi psikolojik olarak özgür olduğumuzu düşündürmeye itiyor olabilir mi? Özgürlük illüzyonu içinde özgürlük için tutsaklığı kabul etmek mümkün mü?

08-11-2025