Paslı Sema
Taze bahar dalları çiçeklenmiş renk renk çiçekler açmıştı. Kuruçay yeşilleniyor her yanı cıvıl cıvıl kuş sesleriyle yankılanıyordu. Zor ve soğuk bir kışın ardından esen bahar yelleri tüm ahalinin içini ısıtmıştı.
İki gün evvel bu dağılmış aileye katılan minik bebekten beri evi neşe değil, bir külfetin altında ezilmeden yaşamak derdi sarmıştı. Kıştan beri başlarına gelen bin türlü musibetin ardından doğan bu çocuk tüm karanlığı dağıtmaya yetememişti. Sessiz ve kaybolmuş olmaya gebe ömrünün nispeten durağan geçecek son günlerini habersiz gözlerle etrafı süzerek geçirmeye başlamıştı.
Karamsar ve felaketlere alışık bu yürekler, uzun zaman sonra gelen bu müjdeyi kıymet bilmeden görmezden gelmişti. İnsan yaşamının, damda sıskalıktan dengede duramayıp dizleri titreyen hayvanlar kadar değeri olmadığı bu yerde; değer gösteren, değer görmeyi zorunluluk kabul eden kimselere deli gözüyle bakılır, alaya alınırdı. Yaşlıların heba ettiği, genç ve çocuklarının ise heba etmek için heveslendiği günler böyle gelip geçerdi.
Memleketi saran bahar içlerini ısıtmak, yüreklerine girmek için çabalasa da nafile, bir sonuca varamazdı.
Yıllar geçecek onlarca kış savrulup gidecek bahar yine gelecekti. Bu bebek, ilk gençliğin tasasız geçen bir bahar gününde sevmek ve sevilmek ne demek anlayacaktı. Ancak yürek sıcaklığının, insan etinin taştan kıymetsiz olduğunu en derinlerinde hissedecek; acı ve unutulmaz bir tecrübe edinecekti.
İçinde bir daha hiçbir mevsim bahar olmayacak, ailesi, dostları, birkaç nesil büyükleri gibi açan çiçekleri değil azap gibi süren günlerin sisli ve paslı semasına dalacaktı.