Toprağa Yazılanlar

Toprağa Yazılanlar

A+ A-

Sabahın ilk ışıkları, geceden kalma serinliği henüz üzerinden atamamış tarlalara düşüyordu. Uzakta bir traktörün sesi duyuluyor, ıslak toprağın kokusu rüzgâra karışıyordu. Yol kenarındaki kuru otların arasından başını uzatan küçücük bir çiçek, sanki bütün mevsimlere inat, hayata tutunuyordu.

Köyün eski evlerinden birinin kapısı aralandı. Elinde kalayı gitmiş bakır bir tasla dışarı çıkan yaşlı kadın, bir süre ufka baktı. Yüzündeki çizgiler, geride bıraktığı yılların sessiz kaydıydı. Eşi çoktan toprağa karışmış, çocukları uzak şehirlere dağılmıştı. Yine de her sabah erkenden kalkıyor, birkaç tavuğun yemini veriyor, bahçesindeki fideleri suluyordu. Çünkü insan, bazen yalnızca alıştığı için değil, kendisinden sonra da bir şeylerin yeşermesi gerektiğine inandığı için yaşardı.

Tarlanın öte ucunda bir çiftçi, eğilip avucuna biraz toprak aldı. Parmaklarının arasından dökülen koyu renkli zerrelere baktı. Bu toprakta babasının teri, dedesinin ayak izleri, nice hasadın sevinci ve nice kıtlığın kederi vardı. Toprak hiçbirini anlatmıyordu; hepsini içinde saklıyordu. Her bahar yeniden sürülüyor, her sonbahar yeniden yoruluyor, buna rağmen bir sonraki yıl için gücünü biriktiriyordu.

Anadolu’nun hikâyesi belki de tam burada başlıyordu: Kimsenin görmediği bir yerde, kimsenin alkışlamadığı bir emekte. Bir annenin tandır başında bekleyişinde, bir çocuğun okul yolunda tozlanan ayakkabılarında, akşam karanlığı çökmeden tarlasından dönmeye çalışan bir çiftçinin yorgun adımlarında…

Bu topraklar nice ayrılığa, nice yoksulluğa tanıklık etmişti. Bazen bir evin bacası tütmemiş, bazen bir tarladan beklenen ürün alınmamıştı. Yine de ertesi sabah bir kapı açılmış, bir ocak yakılmış, bir avuç tohum toprağa bırakılmıştı. Hayat, en çok da kimsenin vazgeçmeye vakit bulamadığı yerlerde devam ediyordu.

Güneş yükselirken yaşlı kadın, bakır tasındaki suyu çiçeğin dibine döktü. Sonra ağır ağır evine döndü. Bugünde ömrünün diğer günleri gibi başlamıştı.  Ardında ne büyük bir söz ne de hatırlanmaya değer görünen bir iş bıraktı. Yalnızca kurumuş toprağa biraz su vermişti.

Belki de Anadolu’yu ayakta tutan, tam olarak buydu. Tarihe adını yazdıranların yanında, adı hiçbir yere yazılmamış insanların sessizce sürdürdüğü hayat…

İnsan ömrü geçip gidiyordu; ardında bazen yarım kalmış bir ev, bazen unutulmuş bir isim, bazen de kimin ektiği bilinmeyen bir ağaç bırakıyordu. Yıllar sonra o ağacın gölgesinde bir çocuk dinlenecek, dallarından kopardığı meyveyi yiyecekti. Belki ağacı kimin diktiğini hiç öğrenmeyecekti. Toprak, işte böyle saklıyordu insanı; mezar taşlarına sığmayan, hatıralara yetişmeyen ne varsa, bir gün hiç umulmadık bir yerde yeniden yeşertiyordu.

16-10-2026