Mitoloji Serisi 01- İskandinav Mitolojisine Giriş

Mitoloji Serisi 01- İskandinav Mitolojisine Giriş

A+ A-

Bugün İskandinav mitolojisi dediğimizde çoğumuzun aklına tanrılar, özellikle de Thor, Odin ve Loki geliyor. Hem Marvel filmleri sayesinde hem de yüzyıllardır anlatılan hikâyeleriyle kendilerinden söz ettirmeyi başardıkları için... Ancak mitoloji elbette yalnızca bu üç isimden ibaret değil. Aslında hikâye, Thor’un çekicinden veya Odin ’in bilgeliğinden çok daha önce başlıyor. Kuzey Avrupa’nın eski toplumlarının doğayı, yaşamı, ölümü ve evreni anlamlandırma çabasıyla...

İskandinav mitolojisi, bugünkü Norveç, İsveç, Danimarka ve İzlanda’nın içinde bulunduğu Kuzey Avrupa coğrafyasında gelişen eski inanç geleneklerine dayanıyor. Kökenleri, Viking Çağı’ndan çok daha eskiye uzanan Germen halklarının dinî ve kültürel gelenekleriyle bağlantılı. Birbirine yakın coğrafyalarda yaşayan bu toplumlar arasında zamanla benzer kültürel ve dinî gelenekler de gelişti. Bu toplumların yaşamında belirleyici unsurlardan biri doğaydı. Uzun ve sert kışlar, fırtınalar, denizler, ormanlar ve tarım hayatı, doğayla kurulan ilişkiyi şekillendiriyordu. İnsanlar çevrelerinde olup bitenleri anlamlandırmak için doğaüstü güçlere, tanrılara ve çeşitli varlıklara dair hikâyeler oluşturuyordu. Tıpkı diğer mitolojilerde olduğu gibi... İnsanın inanmak, anlamak ve güvenmek için her dönemde bir şeylere ihtiyaç duyduğunu söylemek mümkün. Konumuza geri dönersek, zamanla bu anlatılar yalnızca doğayı açıklamakla kalmadı; dünyanın nasıl yaratıldığını, insanların nereden geldiğini, yaşam mücadelesini ve ölümden sonrasını da açıklamaya çalıştı. Farklı hikâyeler, inançlar ve ritüeller zaman içinde bir araya gelerek bugün İskandinav mitolojisi olarak bildiğimiz anlatı dünyasını oluşturdu.

İskandinav mitolojisinde evrenin başlangıcına ilişkin oldukça ilginç bir anlatı bulunuyor. Bu anlatıya göre başlangıçta ne dünya ne de insan vardı. Yalnızca Ginnungagap adı verilen uçsuz bucaksız bir boşluk bulunuyordu. Bu boşluğun bir yanında buz ve sislerle dolu Niflheim, diğer yanında ise ateşin ve sıcaklığın dünyası Muspelheim yer alıyordu.

İki dünyanın etkisinin Ginnungagap'ta buluşmasıyla buzlar erimeye ve ilk canlı varlıklar ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan biri, ilk dev olarak kabul edilen Ymir'di. Ymir, uyuduğunda vücudundan yeni devlerin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Koltuk altlarından bir erkek ve bir kadın, bacaklarından ise başka bir dev dünyaya geldi. Böylece devlerin soyu başlamış oldu. Aynı zamanda ortaya çıkan bir başka varlık ise Audhumla adındaki kutsal inekti. Audhumla ‘nın dört memesinden akan süt, Ymir'i besliyordu. Kendisi ise tuzlu ve kırağıyla kaplı buzları yalayarak besleniyordu. Buzları yaladıkça içlerinden bir varlık ortaya çıkmaya başladı. İlk gün saçları, ikinci gün başı, üçüncü gün ise bedeninin tamamı görünen bu varlığın adı Buri'ydi. Buri, tanrıların soyunun atası olarak kabul ediliyordu. Buri ‘nin Borr adında bir oğlu oldu. Borr, devlerden birinin kızı olan Bestla ile evlendi ve bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Odin, Vili ve Ve. Böylece tanrıların ve devlerin soyları arasında oldukça ilginç bir bağ kurulmuş oldu. Odin ve kardeşleri, Ymir'i öldürerek onun bedeninden dünyayı yarattılar. Ymir ‘in kanından denizleri ve okyanusları, etinden toprağı, kemiklerinden dağları, saçlarından bitkileri, kafatasından gökyüzünü ve beyninden bulutları oluşturdular. Kaşlarını ise insanları devlerden koruyacak bir sınır olarak kullanıp Midgard'ı meydana getirdiler. Gökyüzünün dört köşesini de dört cüce taşıyordu. Ardından tanrılar, iki ağaç parçasına hayat vererek ilk kadın ve erkeği yarattılar. Ask ve Embla adı verilen bu iki insan, insanlığın ataları kabul edildi.

İskandinav mitolojisinin evren anlayışında, farklı varlıkların yaşadığı dokuz dünya bulunur. Bu dünyalar, dalları ve kökleri evrenin farklı bölgelerine uzanan Yggdrasil adlı devasa dişbudak ağacıyla birbirine bağlanır. Bu dokuz dünya; tanrıların yaşadığı Asgard, Vanir tanrılarının diyarı Vanaheim, insanların dünyası Midgard, devlerin yaşadığı Jotunheim, ışık elflerinin diyarı Alfheim, karanlık elfler veya cücelerle ilişkilendirilen Svartalfheim, buz ve sislerle kaplı Niflheim, ateş devlerinin dünyası Muspelheim ve ölüler diyarı Hel olarak bilinir. Böylece tanrılar, insanlar, devler ve diğer doğaüstü varlıklar, aynı kozmik düzen içerisinde kendilerine ait dünyalarda yaşamlarını sürdürürler.

Tanrılar ve insanlar arasındaki bağlantıyı sağlayan Bifröst ise gökkuşağı biçimindeki köprüdür. Asgard ile Midgard'ı birbirine bağlayan bu köprü, mitolojinin en tanınan unsurlarından biridir.

İskandinav mitolojisi, yalnızca tanrıların ve doğaüstü varlıkların maceralarını anlatan hikayeler değildi. Eski Kuzey toplumlarının dünyayı nasıl algıladığını, doğayla nasıl ilişki kurduğunu gibi büyük sorunlarına da cevap arandıklarını gösteren kültürel bir mirastır.

Üstelik bu dünyanın oldukça ilginç bir özelliği de vardır. Bu dünyada her şey sonsuza kadar sürmüyor. Tanrılar bile kaderden kaçamıyor. Evrenin büyük bir yıkımla sona ereceği Ragnarök anlatısı, bu mitolojinin en dikkat çekici hikayelerinden birini oluşturuyor. Geri kalan hikayeleri anlatmadan önce Kuzey'in mitolojik evrenine bir giriş yaptık. Artık nasıl bir dünyanın içinde olduğumuzu az çok biliyoruz. Bundan sonraki yazılarda ise bu dünyanın tanrılarını, kahramanlarını ve birbirinden ilginç hikâyelerini daha yakından tanıyacağız.

O zaman hepiniz Kuzey'in eski hikâyelerine hoş geldiniz!

30-10-2026
Busesu Güner

Busesu Güner

Sanat Tarihi

Merhabalar, ben Buse.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Sanat Tarihi bölümünü bitirdim. Bir sanat tarihçisi olarak aranızdayım. Sanatla, daha doğrusu arkeolojiyle tanışmam ise çocukluk yıllarıma dayanıyor. Zamanla bu tutkum sadece kazılara ya da geçmişe değil, sanatın her alanına yöneldi. Bir heykelin detaylarını incelemek, bir tabloyu izlerken içinde kaybolmak, bir yapının planını çözmeden oradan ayrılmamak benim için bir keyif hâline geldi. Yaptığım şeyin yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğunu fark ettim.

Bazen küçücük bir motif gördüğümde onu hemen çevremle paylaşmak istiyorum. Çünkü insanların merakla beni dinlemesi, bu tutkuyu başkalarına da geçirebildiğimi gösteriyor. Ve işte bu sayfada da tam olarak bunu yapmak istiyorum. Sanatın sadece “sanat” olmadığını, onun bir dil, bir zaman yolculuğu, bir yaşam biçimi olduğunu anlatmak.

Antik dönemden günümüze, görsel sanatlardan kültürel izlere kadar uzanan geniş bir perspektifte yazılar paylaşacağım. Gerçeklikten bir nebze uzaklaşmak, hayal kurmak nasıl güzelse, size de geçmişi hayal ettirmek ve küçük sanat yolculuklarına çıkarmak istiyorum. Eğer bu anlara tanıklık etmek isterseniz, sayfama bekliyorum.

 

busesuguner2003@hotmail.com