Normalmiş Gibi Yapmayalım

Normalmiş Gibi Yapmayalım

A+ A-

Bugün bize oldukça tuhaf gelen bazı alışkanlıklar, bir zamanlar hayatın gayet sıradan parçalarıydı. Hatta insanlar bunları yaparken muhtemelen bizim şu an düşündüğümüz kadar garip olduklarını da düşünmüyorlardı. Çünkü “normal” dediğimiz şey biraz da zamana bağlı.

Bugün gelin, geçmişe kısa bir göz atalım ve bazı garip standartları birkaç soruyla beraber inceleyelim. İlk soru, “Cidden, hadi ya, bu gerçek mi?” dedirtecek türden: Siyah dişler gerçekten güzel miydi?

Bugün dişlerimizin mümkün olduğunca beyaz görünmesini istiyoruz. Geçmişte ise bazı toplumlarda durum bunun tam tersiydi. Japonya’da özellikle evli kadınlarla ilişkilendirilen ohaguro geleneğinde dişler siyaha boyanıyordu. Bunun yalnızca estetik bir uygulama olmadığı, aynı zamanda yetişkinlik ve evlilik gibi toplumsal anlamlar da taşıdığı biliniyor. Yani bugün dişlerim sarardı hadi beyazlatma yaptırayım dediğimiz günlerde, birileri de bu zamanın aksine yüzyıllar önce biraz daha siyah olsaydı güzel olurdu, diyorlardı.

Tam olarak normalmiş gibi yapmayalım örneğiyle başlangıcımızı yaptık ve gerçekten güzellik anlayışının gerçekten de sabit bir şey olmadığını bundan daha güzel ne anlatabilirdi ? Haydi devam edelim…

Güzel görünmek biraz tehlikeli olabiliyordu, Geçmişte güzel ve sağlıklı görünmek için kullanılan bazı kozmetiklerin bugünden bakıldığında oldukça ürkütücü olduğunu söyleyebiliriz. Bunu resim sanatında işleyeceğiz ancak başlamadan güzel bir başlangıçla burada önce bi konuşalım.
Özellikle Avrupa’da beyaz ten uzun dönemler boyunca güzellikle ve statüyle ilişkilendirildi. Bu nedenle cildi daha açık göstermek için çeşitli pudralar ve kozmetik ürünler kullanılıyordu. Sanat tarihinde karşılaştığımız yüksek statüye sahip kişilerin portrelerinde ciltlerinin neredeyse vampir beyazlığına ulaştığını görüyoruz. Ve bu yalnızca ressamların tercihi değildi. Benzer görünüm, günlük hayatta kullanılan kozmetiklerle de oluşturuluyordu. Bazılarının içinde kurşun gibi bugün sağlık açısından ciddi riskleri olduğu bilinen maddeler bulunuyordu. Çoğu insanın bu güzellik uğruna tabiki de zararlarını bilmeden kullanıp ömürlerini kısalttıklarından bir haberlerdi. Yani “bugün makyaj yapıyorum” cümlesinin geçmişteki bazı versiyonları biraz daha…

“Güzelleşeyim derken ne yaptığımı ben de bilmiyorum.” seviyesindeydi.

Bir diğer konu ise hijyendi, saçını yaptırdın mı? Güzel. Peki ne zaman yıkayacaksın?

Saç ve temizlik alışkanlıkları da dönemden döneme inanılmaz şekilde değişebiliyor. Özellikle geçmiş Avrupa toplumlarında bugün alıştığımız kadar sık banyo yapmak veya saç yıkamak her zaman mümkün ya da yaygın değildi. Suya erişim, hava koşulları, şehirlerin temizliği ve dönemin hijyen anlayışı gibi pek çok faktör günlük yaşamı etkiliyordu. Bir de bunun üzerine dönemin saç modalarını düşünün. Devasa saç modelleri, pudralar, süslemeler… Perukların düzenli olarak temizlenmemesi ve bakımın zor olması ve ağır olması fiziksel olarak da etkilerini gösteriyordu. Ama o dönem inanın bana bu kimsenin umurunda değildi. Buradan anlayacağımız da güzel olmak veya dönemin güzellik standartlarına ulaşmak için insanların yapamayacakları şey yoktu aynı günümüzdeki gibi…

Güzellikle ilgili daha sonra uzun uzun konuşacağız. Şimdilik garip olan diğer alışkanlıklara devam edelim.

Çocuklar neden küçük yetişkinler gibi giyiniyordu? Aynı günümüzün en büyük tartışma konuları gibi aslında çocukların çocuk gibi giyinmemesi ve davranmaması günümüzünde konusu yüzyıllar sonra tarih tekerrür ediyor.

Özellikle Avrupa’da uzun bir dönem boyunca çocukların kıyafetleri yetişkinlerin kıyafetlerinden pek de farklı değildi. Küçük erkek çocukları minyatür takım elbiselerle, kız çocukları ise dönemin yetişkin kadınlarının kıyafetlerini andıran elbiselerle resmedilebiliyordu. Hatta bazı portrelerde insanın ilk bakışta “Bu çocuk mu, yetişkin mi?” diye tekrar bakası geliyor. Bunun nedeni sadece çocuk kıyafetlerinin henüz ayrı bir moda alanı haline gelmemiş olması değildi. Çocukluk kavramının bugünkü anlamıyla şekillenmesi de zaman aldı. Çocuklar, büyüklere ait kıyafetlerin daha küçük bedenlerini giyebiliyor ve özellikle varlıklı ailelerin portrelerinde bu durum oldukça normal görünüyordu. Bunun nedeni, çocuklara özel kıyafetlerin bugünkü kadar belirgin bir şekilde ayrı bir kategori oluşturmamasıydı. Ayrıca kıyafetler yalnızca çocuğun ne giyeceğini değil, ailesinin sosyal konumunu da gösteriyordu. Bu yüzden çocukların kıyafetlerinde yetişkin modasının izlerini görmek oldukça sıradandı.

Son olarak, insanlar neden ölmüş yakınlarının fotoğrafını çektiriyordu?

Bugün bir yakınımızı kaybettiğimizde onun fotoğrafını çekmek aklımıza gelecek son şeylerden biri olabilir. Fakat 19. yüzyılda fotoğrafçılığın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde, hayatını kaybeden insanların fotoğraflarının çekilmesi bazı aileler için yas tutmanın ve yakınlarını hatırlamanın bir parçasıydı. Bunun önemli bir nedeni fotoğrafın o dönemde bugünkü kadar ulaşılabilir olmamasıydı. Bir insanın hayattayken hiç fotoğrafı çekilmemişse, ölümünden sonra çekilen fotoğrafı ailesinin elindeki tek görüntü olabiliyordu. Bu nedenle özellikle çocuklarını kaybeden aileler için bu fotoğraflar, onları hatırlayabilmenin önemli bir yolu hâline gelebiliyordu. Fotoğraflarda ölen kişiler bazen yatakta uyuyormuş gibi, bazen de aile üyeleriyle birlikte gösteriliyordu. Bugün gördüğümüzde oldukça rahatsız edici bulabileceğimiz bu görüntüler, o dönemde mutlaka aynı şekilde algılanmıyordu.

Yani bir fotoğrafın anlamı da zamanla değişebiliyor. Bugün bize bunun fotoğrafını neden çekmişler? dedirten bir görüntü, bir başkası için hayatta kalan son hatıra olabiliyordu.

Ve galiba geçmişin en garip taraflarından biri de tam olarak bu: Bize tuhaf gelen şeylerin, bir zamanlar birileri için son derece normal ve hatta anlamlı olabilmesi.Normal dediğimiz şeyin aslında ne kadar değişken olduğunu fark etmek. Bugün bize garip gelen bir alışkanlık, kendi döneminde son derece mantıklı olabilir. Aynı şekilde bizim bugün yaptığımız bazı şeyler de birkaç yüz yıl sonra birilerinin karşısına çıkıp: “İnsanlar bunu gerçekten yapıyor muydu?”sorusunu sordurabilir. O yüzden geçmişe bakarken biraz dikkatli olalım.

Çünkü belki de biz de şu anda geleceğin “Normalmiş Gibi Yapmayalım” yazısının içindeyiz.

01-10-2026
Busesu Güner

Busesu Güner

Sanat Tarihi

Merhabalar, ben Buse.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Sanat Tarihi bölümünü bitirdim. Bir sanat tarihçisi olarak aranızdayım. Sanatla, daha doğrusu arkeolojiyle tanışmam ise çocukluk yıllarıma dayanıyor. Zamanla bu tutkum sadece kazılara ya da geçmişe değil, sanatın her alanına yöneldi. Bir heykelin detaylarını incelemek, bir tabloyu izlerken içinde kaybolmak, bir yapının planını çözmeden oradan ayrılmamak benim için bir keyif hâline geldi. Yaptığım şeyin yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğunu fark ettim.

Bazen küçücük bir motif gördüğümde onu hemen çevremle paylaşmak istiyorum. Çünkü insanların merakla beni dinlemesi, bu tutkuyu başkalarına da geçirebildiğimi gösteriyor. Ve işte bu sayfada da tam olarak bunu yapmak istiyorum. Sanatın sadece “sanat” olmadığını, onun bir dil, bir zaman yolculuğu, bir yaşam biçimi olduğunu anlatmak.

Antik dönemden günümüze, görsel sanatlardan kültürel izlere kadar uzanan geniş bir perspektifte yazılar paylaşacağım. Gerçeklikten bir nebze uzaklaşmak, hayal kurmak nasıl güzelse, size de geçmişi hayal ettirmek ve küçük sanat yolculuklarına çıkarmak istiyorum. Eğer bu anlara tanıklık etmek isterseniz, sayfama bekliyorum.

 

busesuguner2003@hotmail.com