Bazı İşaretler Yalnızca Kelimeler Değildir; Mısır Hiyeroglifleri
Binlerce yıl öncesinden gelen bir yazı sistemi, Mısır hiyeroglifleri. Bir uygarlığın tüm sırlarını barındırdığı bir sistem. Hem tarih boyunca hem de günümüzde Mısır, kültürüyle, diniyle, mitolojisiyle, mimari eserleriyle dikkat çekmiş ve merak konusu olmuştur.
Hiyeroglifler, Antik Mısır’ın en eski yazı sistemlerinden biridir. M.Ö.3000’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Diğer çağdaşı dillerden de oldukça farklı bir anlayıştadır. Bu yazı sistemi, resimlere ve Mısır’ın sembolizmine dayalıdır. Yalnızca bir iletişim aracı değil, ilahi olanla dünyevi olanı birbirine bağlayan bir araç olarak görülürdü. Hem fonetik hem de ideografik sembollerdi. Yani sembol, bir kelimeyi veya bir fikri belirtiyo olabilirdi. Her sembol hem görünene hem de görünmeyene işaret ederdi. Yazımı ise bazen dikey, bazen de yatay yazılabiliyordu. Yazıların yönleri de hayvan figürlerine bakılarak anlaşılırdı. Temel de üç gruba ayrılırlardı. Logogramlar, doğrudan nesneyi temsil edenler; fonogramlar, belirli sesleri temsil edenler; determinatifler, kelimenin anlam alanını belirleyenler.
Farklı alanlarda kullanıma açıktı. Özellikle firavun mezarları olan piramitlerin içerisinde, tapınaklarda, resmî belgelerde, anıtlarda, taş levhalarda ve papirüslerde kullanımı yaygın bir şekilde görülmekteydi. Yani sadece okunmak için değil, hatırlanmak için de yazılırlardı. Peki kimler yazar ve okurdu? Mısır toplumunda hiyeroglif yazmak ve okumak özel bir bilgi gerektirirdi. Yazıcılık çoğu zamanlarda rahip sınıfına aitti. Yazıcılar, uzun süren bir eğitimden geçtikten sonra yazmaya başlarlardı. Yerel halk ise çoğunlukla yazının içeriğine erişemezdi.
Hiyerogliflerin bu gizemi, anlamının yıllarca çözülememesinden gelirdi. Ta ki Napolyon’un Mısır seferi sırasında, Fransız ordusunun mühendisi olan Jean-François Bouchard’ ın 15 Temmuz 1799 da inşaat çalışmalarına devam ederken karşısına çıkan Rosetta Taşı’ nı bulmasına kadar… Taş, belli başlı üç Mısır tapınağına gönderilmek için üç ayrı dilde yazılmıştı. Bu diller, Demotik (Mısır da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunanca ’dır. Üç ayrı dilde yazının bir tablette bulunması pek çok araştırmacının ilgisini çekti ve yapılan çalışmalar sonunda 1822 yılında Jean-François Champollion hem taşı hem de hiyeroglifin sırrını çözdü. Antik Mısır’a ait yazıların çözülmesiyle birlikte Mısır bilim (Egyptology) doğdu.
Hiyeroglifler, Antik Mısır medeniyetini anlamak için bir köprü görevindedir. Onların kültürü, insanlık tarihi boyunca hep hayranlık duyulan bir noktadaydı. Yüzyıllar önce, medeniyetlerin doğduğu zaman da doğdu onlarda ama çevresel şartlardan dolayı diğer medeniyetlere benzemediler. Tarih boyunca medeniyetler birbirini etkilerken onlar tek başlarına var oldular. Kendilerini her alanda geliştirdiler. Astronomi, fizik, tıp, sanat, mimari, tarım… Her alanda kendilerine eşsiz bir medeniyet yarattılar ve kalıcı bir miras bıraktılar. Özellikle Helenistik dönem ve sonrasında Roma dünyasında Mısır’a duyulan ilgi bu yazının taklit edilmesine neden oldu. Bugün hala dünyanın farklı yerlerinde hiyeroglif benzeri semboller görmekteyiz. Eski yazı biçimi, zamanın çok öncesinden gelen estetik bir dil olarak yaşamaya devam ediyor.
Peki sizce, hiyeroglif bir sanat mıdır?
Ben bir sanat tarihçisi olarak bu soruya evet diyorum. Peki ya siz? Sanat tarihçisi olmadan belki bir gezgin belki bir gözlemci olarak taş üstündeki bu işaretleri sanat olarak görebiliyor musunuz? Gözlerinizi kapatın ve bir yolculuğa çıkalım. Bir akşamüstünde, Abu Simbel Tapınağı’ nın önündesiniz, arkanızda Nil’in sesi üzerinizdeki Mısır’ın antik havası, karşınızda muazzam bir sanat eseri. Yüksek duvarların arasında yürürken, gözünüz bir duvarın köşesindeki küçük bir hiyeroglife takılıyor. Güneş diski ile çevrelenmiş bir göz. Çevresindeki zikzak çizgiler, yukarıya doğru üç kısa çizgi daha. İlk bakışta anlamını bilmiyorsunuz ama sanki o göz size bakıyor. Ancak dışarıdan değil, içinizden. Bakış gibi değil, aksine bir hatırlayış gibi. Unuttuğunuz bir sessizliğe, susturduğunuz bir duygunuza dokunuyor. Ne tam bir huzur ne de huzursuzluk… Ama tanıdık bir his, farkındalık. Sonrasında gezinize devam ediyorsunuz. Ama o sembol ise peşinizi bırakmıyor. Aswan’ da bir takıcının tezgahında, Kahire’ de oturduğunuz bir restoranın menüsünde, müze de bir duvar bezemesinde... Gözünüz artık onu her yerde seçiyor. Belki de ilk gördüğünüz andan sonra, her yerde onu görmeye başladınız. Belki de o sembol sizin bakışınızı değiştirdi. İşte sanat dediğimiz şey de tam olarak budur. Bakmayı değil görmeyi öğretmek ve bazen sizi size yeniden göstermek.
Bugün hiyeroglifler yalnızca arkeologların tozlu ellerinde veya sanat tarihçilerin araştırmalarında değil. Moda dünyasında, sokak sanatlarında dünyanın sembol olan her yerinde hala bizimleler. Taş üstünde doğmuş olsalar da zamanla insanlığın belleğine kazındılar. Artık sadece geçmişi anlatmıyorlar, bugünle konuşuyorlar. Çünkü bazı işaretler yalnızca kelimeler değildir. Bazı çizgiler de süs değil, bazı bakışlar ise binlerce yılın ötesinden gelir. Ve belki de her gördüğünüzde siz de bir parça yeniden doğuyorsunuzdur. Bir duvar çiziminden çok daha fazlasını fark ettiğinizde. Bir göz, sizin içinizden geçtiğinde ve siz sadece bakmakla kalmayıp, gerçekten gördüğünüzde…