12 Olympos ile Zamanın İçinde
Zamanın gerçekliğini yitirdiği bir an vardır ya işte ben tam ordayım. Oysaki sadece gözümü kapatmıştım. Açtığımda ise hem çok iyi tanıdığım hem de ilk defa gittiğim bir yerdeydim. Bir tanıyla tanıdık ama günümüzden çok uzak bir yer…Taş sokaklar, oldukça yüksek sütunlar ve karşımda yer alan tapınak. Bir antik kentteyim. Sanki tarih şu anda nefes alıyordu. Gördüğüm her şey canlı gibiydi, sanki geçmiş beni içine almıştı.
Etrafımdaki insanlar beni fark etmiyorlardı. Ama ben her şeyi hissedebiliyordum. İlk durağım agora oldu. Orada bir grup insanın konuşmasına şahit oldum: “Tanrılar bizi bıraktı. Artık yardım etmiyorlar. Troya Savaşı’ndan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne tapınaklarda sesler ne de insanlara gönderilen işaretler. Tanrılar, o son büyük oyunda taraflarını seçtiler, yapacaklarını yaptılar ve bizler için kendi aralarında bile ayrılmazlıklara düştüler ve sessizce geri çekildiler. Bizi ne duyuyorlar ne de yardım ediyorlar. Eskiden tanrılarla yaşardık, şimdi gölgeleri bile yok.” Çevresindekiler de onu onayladılar. Yüzlerindeki o hayal kırıklığını, inançsızlığı ve öfkeyi görmemek mümkün değildi. Çevreme bakındığımda ise çoğu kişinin aynı ifadelere sahip olduklarını anladım. Tam o esnada ise sohbet edenlerin yanına biri geldi ve konuşmalarını böldü onlara bir haber getirdiğini söyledi ve ne yapmaları gerektiğini anlattı. İnsanlar onu fark etmediler… belki de kendi inançsızlıklarından görmek istemediler ama haberci de bir şey vardı. Kıyafetlerinde mi? Tavırlarında mı? Konuşmasında mı? Anlam veremedim. Haberci ise sanki içimden geçenleri hissetmiş gibi bana döndü ve göz göze geldiğimizde yavaşça selam verip, gülümsedi. O an anladım: Bu kişi Hermes’di. Haberci Tanrı. Tanrılar gitmemişti, gitmiş gibi yapıp gitmemişlerdi ve ben onların arasındayım. Benim dışında kimse fark etmemişti, tanrılar da fark edilsin istemiyorlardı. Benim fark etmem ise tamamen bu zamanda yaşamadığım içindi. Düşüncelere dalmışken Hermes ise çoktan gözden kaybolmuştu. Ben ise etrafa bakınmaya başladım, insanların arasından tanrıları bulmaya çalışıyordum. Atölye de zırh döven bir kadın gördüm, Athena. Hafifçe kafasını kaldırıp başıyla selam verdi. Dumanların arasında kalan bir atölyeden Hephaistos’u fark ettim. Biraz daha ilerlediğimde, tarlasından çıkardığı tahılları satan bir kadınla göz göze geldik, Demeter’e selam veren bu sefer ben oldum. Hemen arkalarında ise çocuklara yemek dağıtan Hestia’nın dönmesini bile beklemedim o olduğundan çok emindim. Onları gördüğümde içimde olan o hissi takip ettim. İçimde yükselen duyguyla birlikte yürümeye devam ettim. Meydana geldiğimde ise bir ses gençleri çevresine toplamış ve onlara dövüş eğitimi veren Ares’i gördüm. Uzaktan bir tebessüm edip yoluma devam ettim. Gece çökmeye başladı. Gecelerin vazgeçilmezi tiyatroya yöneldim. Herkes tiyatro da yerini almıştı. Sahneye gözlerimi çevirdiğimde ise aynı his beni tekrar ele geçirdi ve Apollo’yu gördüm. Tiyatroyu başlatan ise onun lirini çalmasıydı. Sahneye ardı ardına oyuncular girmeye başladı. Aphrodite ’nin gelişiyle gözlerim büyülendi. Ardından oyunda olan Artemis ve Poseidon’ da yerini aldı. Onları farkında olarak izleyen ise sadece bendim diğerleri sadece bakıyorlardı. Yanıma birinin geldiğini fark ettiğim de başımı çevirdim. Sağımda Hera oturuyordu. Ben daha konuşamadan “Beğendin mi? Onlar da izliyor ama farkında değiller. Sadece sen fark ettin. Çünkü sen zaten buralı değilsin. Hissettiğinden beri görmeye başladın.” Sözleri zihnime çarptığında bir an donup kaldım. Sonra tekrar döndü ve bana “Şimdi düşünmeyi bırak ve sadece hisset.” dedi. Sahneye çevirdim gözlerimi. Ve o geldi. Sahneye değil, havanın, taşların ve zamanın içine, fiziksel olarak orada değildi. Herkesin içi ürperdi ama kimse ne olduğunu bile anlamadı. İçimdeki o his yeniden yükseldi “onlar hiç gitmemişlerdi.” Aslında hiçbir zaman gitmemişlerdi biz sadece isimlerini unutmuştuk. Şimdi gözümü açtım kendi zamanımdayım ama kulaklarımda Apollon’un sesi, baktığın yerde ne görmek istiyorsan onu görürsün. Ama hissettiklerin seni asla kandırmaz, diyerek zihnimde baş köşede duruyor.
Hayatta bazı anlar vardır, tıpkı o antik kentteki gibi her şeyden sıradan görünür ama aslında hiçbir şey sıradan değildir. Bazen bir cümle, bir bakış, bir sokaktan geçerken duyduğun bir ses hepsi birer işarettir. Ama çoğu zaman, biz o anı yaşarken değil geçtikten sonra anlarız. Belki de şans, bir anda yanımıza oturan Hera gibidir. Konuşmadan konuşur, sadece hissedilmek ister. Hayatın büyük dönüşleri ne bağırarak gelir ne de planlayarak. Sadece hazır olanlar görür ve hisseder. Peki ya sen? En son ne zaman gerçekten hissettin? Gördüğünü sandığın şeylere bir kez daha bakmaya cesaretin var mı?