Kadın ve Sinema: Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?

Kadın ve Sinema: Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?

A+ A-

‘‘Mesela öğretmenler bize üçgenin iç açılarının toplamını soruyorlar. Ben bir insanın iç acılarının toplamını merak ediyorum hocam.’’

 

Yılmaz Erdoğan’ın 1999 yapımı aynı isimli tiyatro oyunundan uyarlanan Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü? filmi, küçükken evlerinin bahçesinde ateşböcekleri gördüğünü savunun Gülseren Biröz’ün (Ecem Erkek), 1950-1980’li yıllar arasındaki çalkantılı hayat hikayesini ve Türkiye’nin yıllar içinde geçirdiği siyasal değişimleri konu almaktadır. Filmin oyuncu kadrosunda ise Ecem Erkek, Yılmaz Erdoğan, Devrim Yakut, Engin Alkan, Merve Dizdar gibi isimler yer almaktadır.

 

 

​​​​​

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre 31 Aralık 2023 tarihi itibarıyla, kadın nüfus 42 milyon 638 bin 306 kişi, erkek nüfus 42 milyon 734 bin 71 kişi oldu. Diğer bir ifadeyle, toplam nüfusun %49,9'unu kadınlar, %50,1'ini ise erkekler oluşturdu.

TÜİK verilerine göre ise ülke nüfusunun yüzde 49'unu oluşturan kadınlar iş yaşamında erkeklerden çok daha az yer almaktaydı. Türkiye'de kadınların istihdam oranları erkeklerin yarısından bile azdı. 2021 yılında erkeklerin istihdam oranı yüzde 62,8'ken kadınlarınki yüzde 28 olarak kaydedildi. Türkiye’de kadın olmak, 1950’li yıllarda dahi kadın olmak hayat boyu tepende birilerinin olması demekti. Bir patron, bir hoca, hatta belki de bir koca.

Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü? filmi, yaşadığı, gördüğü toplumdaki diğer kadınlardan farklı olduğu için ‘deli’ sıfatı yakıştırılan, sürekli olarak delirdiği düşünülen bir kadının hayat hikayesine odaklanmaktadır. Gülseren 1948 yılında İstanbul’da dünyaya gelen üstün zekalı bir kız çocuğudur. Sivri dili, esprileri, sıra dışılığı ile toplumun kabul gördüğü kadın figüründen çok daha farklı bir konumdadır. Annesi Nurhan Hanım gibi, itaatkâr ve evcimen olmayışı onu toplumda ve annesinin gözünde dışlanmasına ve deli muamelesi görmesine sebebiyet vermiştir. Çünkü o ataerkil bir aile düzeninin hâkim olduğu dünyaya ‘aykırı’ bir birey olarak gelmiştir.  Çünkü anneden, kız çocuğa kuşaktan kuşağa aktarılmış bütün normları Gülseren reddetmiş. Bunun sonucunda ötekileştirilmiş, annesi tarafından hep eleştirilmiş ve dışlanmıştır.

Ataerkil aile, tıpkı devlet gibi, reisi olan toplumsal bir kurumdur. Ataerkil düzen, yoksul bir köylü bile olsa, erkeğe, aile içinde reis olma hakkını vermiştir. “Patriyarkal” olarak adlandırılan ataerkil aile düzeninde kadın, bir erkeğin egemenliğinden, başka bir erkeğin egemenliğine geçmektedir. (Erdem, 2012, s.118)

Tıpkı Gülseren’in okuldan atıldıktan ve evlilik çağı geldikten sonra babanın egemen olarak kabul edildiği bir evden, kocanın egemen olduğu bir eve geçmesinin ondan istenmesi gibi. Ancak babaya bu filmde tam olarak da egemen olarak kabul edilen bir birey demek doğru olmaz. Çünkü memurluğu bırakıp hayallerinin peşinden ticarete atılmaya çalışan Nazif Bey, girdiği her işi batırır ve annenin gözünde otoriter adam kavramını yitirir. Bu yüzden de aslında Gülseren annenin egemen olduğu bir evde babayı kahraman olarak benimseyen bir çocuk olarak büyümüştür. Bir sahnede Gülseren’in ‘‘Bir babanın en iyi dostun olması hayatta en iyi şanstır. Bizde dayak işlerine annem bakardı.’’ dediği gibi. Bu da onun hiçbir zaman erkek egemenliğini kabul edecek bir kadın olmadığının göstergesidir. Babası Nazif Bey hayattayken onu istemeye gelen aileye iki kere evlilik yaptığını, çıplak fotoğraflar çekindiğini anlatır. Tabi bunların hepsi uydurmadır. Çünkü onu istemeye gelen aile; evliliği bir iş anlaşması, bir ticaret gibi, kadını da satın alınan bir mal gibi görmektedir. Bu durumda Gülseren’in sergilediği davranışlar da evlenmesini isteyen annesinin fenalaşmasına ve onu istemeye gelen ailenin de gitmesine yol açar. Annesi ile bir karar alan babası da ona ‘ya okuyacaksın ya da evleneceksin’ demesine sebebiyet verir. Çünkü kadının toplumdaki görevleri yalnızca budur: ‘‘Ailenin egemenliği altındaysan ya okuyacaksın ya da evlenip başka bir egemenliğin altına gireceksin ve hep alt bir konumda yaşayacaksın.’’

 Bu da babanın ölümüne kadar gerçekleşmez.  Ancak babanın ölümü ile bu düzen yıkılır. Annesi ile yalnız kalan Gülseren, toplumdaki kadın normlarına göre yaşamaya itilir. Halasının da evlenip gitmesinden sonra 1980 yılında da Gülseren evlenir. Ancak bir akşam eve geri döndüğünde yüzündeki morluğa rağmen annesi ilk olarak elindeki ne diye sorar Gülseren’e. Eve geri dönmüştür Gülseren. Ve yine annesinin istediği evine sahip çıkan, evcimen bir kadın olamamıştır. Suçu ateşböceklerine, Gülseren’in deli olduğunun anlaşılmasına atar. Çünkü bir evlilikte evin düzenini bozan ona göre hep Gülseren ve onun davranışlarıdır. O hiçbir zaman toplumun kalıplarına uyamamış bir kadındır. Bu yüzden de kocasından dayak yemesi, evine geri dönmesi de onun suçudur. Bir kadının kocasından dayak yemiş olması normal bir şeydir. Bunun içinde ev terk edilmez yine annesine göre.

Eve geri döndükten sonra amcası ve dayısı arasındaki bir tartışmanın ortasında kalan Gülseren, amcasının ona ‘‘… bunları kasabın eski karısından öğrenecek değiliz.’’ Der. Bu da kadınları toplumda, bir sinir anında olsa dahi hep birilerinin adları ile anılacaklarını göstermektedir. Kasabın eski karısı gibi.

 Bir zaman sonra Gülseren, portakal sayesinde tanıştığı bir adama âşık olur. Âşık olduğu adama göre o süper zekâ bir kadındır. Ancak Gülseren o kadar işe yaramaz, yaptığı her işi ters giden birisi olduğuna inanmıştır ki bunu reddeder. Toplum normları Gülseren’in kendini işe yaramaz birisi olduğuna ikna etmiştir çünkü. Tam sevildiğine mutlu olacağına inanmışken yine bir şeyler ters gider Gülseren’in hayatında.

Onunla röportaj yapmaya gelen çocuk sorar:

  • Sonra ne oldu?

Gülseren:

  • 5 mektup sonra öldü. Bir çatışmada vurulmuş.

Çocuk:

  • Ya.

Gülseren:

  • Bunda şaşıracak bir şey yok. Adettir. Benim sevdiklerim erken ölür. Dündar, benim aşktan da hayattan da umudumu kesmeye başladığım bir sırada çıktı karşıma. Kısa bir öykü oldu ama çok güzeldi. Hani radyoda çok sevdiğin bir şarkıya denk gelir sevinirsin de tam sesini açtığında şarkı biter ya, öyle bir şeydi işte.

 

Uzun yıllar geçer. Yıl olur 2000. Gülseren ve annesi iyi yaşlanmış, yaşadıkları konak bir pansiyon olmuştur. Gülseren bir gün en sonunda isyan eder. Deli olmadığını söyler. Annesinin istediği kadınlık normlarını reddeder. Ancak hayat Gülseren’e hiçbir zaman gülmemiş ve artık iş işten tamamen geçmiştir. Annesinin ölümüyle de yalnız başına kalır.

 

Şimdi sizlere bir hikâye anlatmak istiyorum. Ateş böceğinin hikayesini…

Vaktiyle cenneti andıran bir göl varmış. Gölün etrafında eşsiz güzellikte çiçekler, kanatlarında muazzam desenleri olan kelebekler, rengarenk böcekler uçuşurlarmış.

Derken bir gün bu gölün kıyısına bir ateş böceği gelmiş. Yorgun argın uyuyacak yer bakınan ateş böceğinin yanına çok güzel bir canlı gelmiş. Ateş böceği bu canlıya gülümseyerek ‘‘Merhaba.’’ derken bu küçük canlı hiddetle lafı ateş böceğinin ağzına tıkayıp “Defol buradan!” diye bağırmış. Sonra bir anda çevredeki bütün böcekler, kelebekler sesin geldiği yere doğru uçmuşlar.

Ateş böceği ne olduğunu anlamadan onlarca tür böceğin ortasında kalmış. Hayli yorgun olan ateş böceği bir an kendini zorlayıp başını kaldırmış ki ne görsün, tepesinde kendisi kadar onlarca canlı uçuşuyor. Hiçbir şey anlamayan ateş böceği, biraz da ürkerek, kendisine bağıran böceğe dönüp ne oldu diyecekken bir kelebek bir anda “Defol!” diye daha yüksek bir sesle bağırmış.

Ateş böceği, başında uçuşan börtü böcek bulutundan yükselen “Çirkin! Çirkin! Defol! Sen buraya yakışmıyorsun!” seslerinin manasını anlamaya çalışmış.

Ateş böceği dakikalarca süren bu aşağılamalara ve kovmaya çalışmalara dayanamamış. Kalkıp gidebildiği kadar uzaklara gitmeye çalışmış ama nafile. Gözlerinden bitmek bilmeyen yaşlar akmış, yorgun olan bedeninin iyice yorgun bırakmış. Bu kadar yorgunluğa dayanamayan ateş böceği kendini boşluğa bırakmış. Diğer böcekler ve kelebekler bir süre ateşböceğinin yerdeki halini izlemişler. Kalkmayacağını anlayınca da onu orada bırakıp gitmişler.

Derken hava kararmış ve ateş böceği kendine gelmiş. Etraf o kadar karanlıkmış ki tüm böcekler ve kelebekler korkudan yaprağın arkasına saklanmış.

Zifiri karanlıkta herkes içten içe kapkaranlık geceyi çirkin ateş böceğinin uğursuzluğuna yormuş. Herkes korku ve nefret içindeyken bir anda ateş böceğinin vücudundan bir ışık saçılmış. Herkesin gözleri fal taşı gibi açılmış. Bazıları ateş böceğinin diri diri yanmaya başladığını düşünerek nefretten ve korkudan sıyrılıp sevinç duymuş bazıları da ateş böceğinin kendilerinden intikam alacak bir ateş yaktığını düşünüp korku ve pişmanlık duymaya başlamış. Sessizce ne olup biteceğini izlemeye koyulmuşlar.

Ateş böceği hareket etmeye başlamış ve dönüp böceklere zar zor "Özür dilerim çirkinliğimle verdiğim huzursuzluk için, biraz daha uyuyup sabah siz uyanmadan gitmiş olacağım. Şimdi, inanın uçacak mecalim yok. " demiş.

Aslında kimse onu dinlemiyor herkes ateş böceğinin farkında olmadığı ışığının onu zifiri karanlıklar içinde nasıl da güzelleştirdiğini hayran hayran izliyormuş. Ancak duydukları o kadar içine batmış ki ateş böceğinin kendini o da çirkin görmeye başlamış.

Derken bir kelebek “Durun!” diye bağırmış. Bir anda ortalık sessizliğe gömülmüş. Kötü kelebeklerden ayrı bir başka kelebek, herkes onu izlerken ateş böceğine “Bu ışığı nereden aldın?” diye sormuş. Ateş böceği anlamaz gözlerle kelebeğe bakmış, “Ne ışığı?” demiş.

Herkes pür dikkat ikisini dinliyormuş. Ateş böceği ışık meselesini anlamış ancak başını sallayıp “Bilmiyorum bu ışığı nereden aldığımı, hep benimleydi.” demiş. “Hatta babamda da vardı o ölmeden önce. Bir siz bir de annem benim ışığımı göremedi”

O güne kadar her ateş böceğini çirkin diye kovmuş ama ilk defa o gece diğer kötü kelebeklerden ayrı bir kelebek onu anlamış. Onun yanında olmuş ve onu sevmiş. Hayat bu ya kelebeklerin ömürleri de sadece bir günmüş. Ateş böceği onu güzel gören birini daha kaybetmiş. Adettir ya ateş böceğinin hep sevdikleri erken ölmüş. Bir annesi kalmış onu da sevdiği gün annesini de kaybetmiş. Kötü canlılar arasında bir başına kalmış. Ve tüm hayatını kimseye görünmeyerek geçirmeye çalışmış. Peki siz hiç ateş böceği gördünüz mü?

Ve işte bu ateşböceğinin hikayesi de Gülseren Biröz’ün hayat hikayesidir.

 


Kaynakça

Ataerkil ve Anaerkil Toplumun Tarihsel Savaşımının “Avatar” Filmi Bağlamında İncelenmesi- Dr. Burcu Kaya Erdem İletişim Çalışmaları Dergisi Sayı 1 Bahar 2012, s.118

https://dergipark.org.tr/tr/pub/isauicder/issue/31606/357221 Eksantrik Bir Kadının Hikayesi: Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü? Asya Yüce, 2021

https://www.soylentidergi.com/eksantrik-bir-kadinin-hikayesi-sen-hic-ates-bocegi-gordun-mu/ Üç Başlıklı Hikâye: Ateş Böceğinin Hikayesi / Pervane Mumun Alevine Niye Sarıldı / Aşık Olmam Kimin Harcıdır, Eren Özkaradeniz (Yazılan ateş böceği hikayesi Eren Özkaradeniz’in Medium’da yayımlanan yazısından uyarlamadır.)

https://erenozkaradeniz.medium.com/%C3%BC%C3%A7-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-hikaye-ate%C5%9F-b%C3%B6ce%C4%9Finin-hikayesi-pervane-mumun-alevine-niye-sar%C4%B1ld%C4%B1-a%C5%9F%C4%B1k-olmam-kimin-3fb1c46c901c

09-06-2024