At Gözlükleri
Nereden geldiğinin, neler duyduğunun, neler hissettiğinin, kim olduğundan daha kıymetli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kimliğimizi pranga gibi taşıyoruz, dışarı çıkması yasak bir hapishane ediyoruz kendimize. Toplumun altında ezilerek kendimizi bir yere ait hissetmek için şekilleniyoruz. Gittikçe kabuğumuza çekilip, herkesin sözde bizden olmayan herkesin canını acıtıyoruz. Bütün işlemler bittiğinde en yakınımızdakilerin canını yakıyoruz.
Varlığımız acı çektirmek üzerindeyken, bir yandan iyilikten, güzellikten bahsederek kirlenmiş ruhumuza su serptiğimizi düşünüyoruz. Kötünün iyi niyet kisvesiyle giydiği yapay bir silüetken, iyinin temkinliliği düşmancıl ve cezalandırılmaya mahkûm ediliyor. Kendi kanımızı korumak adına girdiğimiz aciz yaklaşım bizleri küçültürken, yarına göçmeye korkanların esaretinde yok oluyor bu hayat; en çok fedakârlar uğruna yok oluyor.
Aşırı sevgi, sempati, nefret, öfke, lanet gibi insanın peşini bırakmıyor. Her şeyin kararını vermekten noksan giderken, aşırının, fazlanın doğru görüldüğü; insanları boğan, sıkıştıran her ferdin hem kendine hem de karşısındakine olan saygısını yitirmeye itiyor.
Kalıplaşmış “şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı” algısı ise insanların hayatlarında sarsılmaz temeller oluşturarak statülerini koruma çabası olduğunu görebiliriz. Oyunların bu kadar tanıdık ve birbirinin aynı olduğu bir yaşam süren bizleriz. Aynı döngüye mahkûm olmamamız ise kendi hayatımız dışında dışarıyı görmekten aciz olduğumuzu gösteriyor.
Ata sözü olarak kullandığımız birçok söz artık nostalji tadında, öylesine boşluk doldurmak için dillerde dolanırken, at gözlükleri evlere yerleşmiş durumda.