Dil, Algı ve Düşüncenin Biçimlenişi

Dil, Algı ve Düşüncenin Biçimlenişi

A+ A-

İnsanın dünyayı olduğu gibi gördüğü düşüncesi ilk bakışta son derece makul görünür. Göz ışığı algılar, kulak sesi işitir, nesneler belirli biçimlerde ve belirli maddelerden oluşur. Bir masanın biçimi, rengi veya maddesi, ona hangi dilde baktığımıza göre fiziksel olarak değişmez. Buradan hareket edildiğinde dil, daha önce zihinde oluşmuş düşüncelerin aktarılmasını sağlayan ikincil bir araç olarak görülebilir. Önce düşünür, sonra düşündüğümüz şeyi sözcüklere dönüştürürüz. Bu yaklaşım doğru kabul edilirse Türkçe, İngilizce, Korece veya Maya dillerinden birini konuşmak, aynı dünyanın farklı adlarla ifade edilmesinden çok daha fazla bir anlam taşımaz.

Dilsel görelilik tartışması tam olarak bu varsayımı sorgular. Sorun, farklı dilleri konuşan insanların farklı fiziksel dünyalarda yaşayıp yaşamadıkları değildir. Asıl soru, aynı dünyanın hangi özelliklerinin zihinsel olarak belirginleştirildiği, hangilerinin kategorilere ayrıldığı, hangilerinin hatırlanmaya değer bulunduğudur. John Leavitt’in vurguladığı üzere bir dili konuşmak yalnızca sözcük bilmek anlamına gelmez. Konuşur, çoğunlukla farkında olmaksızın, dilinin ses ayrımlarını, anlam kategorilerini ve gramer yapılarını her gün yüzlerce hatta binlerce kez işler. Bu gramer kategorilerinin bir özelliği, deneyimin bazı yönlerini diğerlerinden daha görünür hâle getirmeleridir (Leavitt, 2011, s. 1–2).

Bu nokta önemlidir. Dilin düşünce üzerindeki etkisini anlamak için “Bir dilde bir sözcük yoksa o dilin konuşuru o şeyi düşünemez” biçimindeki kaba iddiadan uzaklaşmak gerekir. Güncel tartışma çok daha incelikli bir bilişsel mekanizmaya yönelmektedir: dil neyi düşünebileceğimizi belirlemekten çok, neyi tekrar tekrar fark etmeye alıştığımızı etkileyebilir. Bu ayrım, dilsel göreliliğin bilimsel açıdan savunulabilir biçimi ile dilsel determinizm arasındaki sınırı oluşturur.

1. Dil bir hapishane değil, dikkat rejimidir

Bir insan herhangi bir nesneye baktığında o nesnenin bütün özelliklerini aynı anda ve eşit yoğunlukta işlemez. Bir fincan aynı anda beyazdır, yuvarlaktır, seramiktir, kırılabilirdir, belirli bir ağırlığa sahiptir, masanın üzerindedir, kahve içerir ve başka bir fincanın yanında bulunabilir. Fiziksel gerçeklik bütün bu özellikleri aynı anda içerir. Zihin ise seçicidir.

Burada temel bilişsel sorun ortaya çıkar: hangi özellik ön plana çıkacaktır?

Dil bu seçime sürekli müdahil olan yapılardan biridir. Çünkü konuşabilmek için gerçekliğin belirli yönlerini kodlamak zorunda kalırız. Bir dil konuşurundan sürekli olarak belirli bir ayrımı yapmasını talep ediyorsa o ayrım yalnızca iletişim sırasında kullanılan teknik bir gramer özelliği olarak kalmayabilir. Tekrarlanan kullanım, belirli özelliklere yönelik bir dikkat alışkanlığı oluşturabilir.

Pelletier ve Nefdt’in 2025 tarihli çalışmasında Whorfçu bir iddianın bilimsel olarak sınanabilmesi tam da bu biçimde formüle edilir: önce iki dil arasında belirli bir özelliğin birinde zorunlu, diğerinde isteğe bağlı veya bulunmayan bir özellik olduğu gösterilmeli; ardından bu dilsel farkın belirli bir bilişsel sonuçla ilişkisi bağımsız olarak araştırılmalıdır. Üstelik ilişkinin mutlaka mutlak bir nedensellik olması gerekmez. Etki küçük, bastırılabilir veya bağlama bağlı olabilir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 72–73). Dolayısıyla “dil düşünceyi etkiler” önermesinin en güçlü gerekçesi, sözcük hazinesindeki egzotik farklılıklar değildir. Zorunlu ayrımların tekrar edilmesidir. Bir dili konuşmak, belli zihinsel işlemleri yıllarca tekrarlamak anlamına gelir.

2. Bir nesne nedir: biçim mi, madde mi?

John Lucy’nin İngilizce ile Yukatek Maya dili arasında yaptığı karşılaştırma bu mekanizmayı somutlaştırır. Araştırmanın çıkış noktası şaşırtıcı derecede temel bir sorudur: İnsan bir nesneyi zihninde hangi özelliği üzerinden tanımlar?

İngilizce ile Yukatek Maya dili nesnelerin dilsel olarak yapılandırılmasında aynı yolu izlemez. Lucy’nin çözümlemesine göre Yukatek dilindeki adlar, İngilizcenin sayılabilir isimlerinden farklı olarak bir bakıma İngilizcedeki “kütle adlarına” benzer; kendi başlarına nesnenin belirli bir birimini veya biçimini zorunlu olarak kodlamazlar. İngilizcede ise pek çok isim, kavramsal olarak sınırları belirli bir nesne birimini öne çıkarır. Lucy buradan iki bilişsel öngörü üretir: İngilizce konuşurların nesnelerin sayısına ve biçimine, Yukatek konuşurların ise nesnelerin maddesel bileşimine görece daha fazla dikkat göstermesi beklenmelidir (Lucy, 1992b, s. 156–157).

Bu iddia yalnızca konuşma örneklerine bakılarak sınanmamıştır. Böyle yapılsaydı sonuç büyük ölçüde döngüsel olurdu: insanların nasıl konuştuklarına bakarak nasıl düşündükleri hakkında hüküm verilmiş olurdu. Lucy bu nedenle hatırlama, benzerlik değerlendirme ve nesne sınıflandırma gibi farklı görevler kullanmıştır. Çalışmanın önemi burada yatar. Araştırma yalnızca insanların ne söylediğini değil, belirli dilsel ayrımlar açıkça talep edilmediğinde neyi seçtiğini ve neyi hatırladığını sınamaktadır (Lucy, 1992b, s. 156).

Nesne sınıflandırma deneyinde katılımcılara çeşitli nesneler verilmiş, bunları benzerliklerine göre eşleştirmeleri istenmiştir. Sonuç oldukça belirgindir. İngilizce konuşurlar nesneleri çoğunlukla biçimlerine, Yukatek konuşurları ise yapıldıkları maddeye göre gruplandırmıştır. Doğrudan biçim-madde karşılaştırmasında 13 İngilizce konuşurun 12’si biçimi, yalnızca biri maddeyi tercih ederken; 10 Yukatek konuşurun sekizi maddeyi, ikisi biçimi tercih etmiştir. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak güçlüdür (Lucy, 1992b, s. 141–143).

Bu sonuç üzerinde biraz durmak gerekir. Her iki grup da aynı nesneleri görmektedir. Bir nesnenin biçimi İngilizce konuşurun gözünde bulunup Yukatek konuşurun gözünde kaybolmaz. Maddesel yapı da tersine yalnızca Yukatek konuşuru tarafından algılanabilir bir özellik değildir. Fiziksel uyaran ortaktır; bilişsel ağırlıklandırma farklıdır.

Burada dilin etkisini “görme” ile “körlük” arasındaki bir fark olarak düşünmek yanlış olur. Daha doğru model bilişsel önceliklendirmedir. Bir özellik iki grup tarafından da algılanabilir, fakat bir grup o özelliği nesnenin kimliğini belirlemede daha önemli kabul edebilir.

Lucy’nin diğer deneyleri de aynı yönde bir örüntü üretmiştir. İngilizce konuşurlar hayvan ve araçların sayısındaki değişimlere maddelerin sayısındaki değişimlerden daha duyarlı davranırken, Yukatek konuşurlarında sayı duyarlılığı farklı bir dağılım göstermiştir. Sınıflandırmada da İngilizce konuşurlar biçime, Yukatek konuşurlar maddeye yönelmiştir. En önemlisi, benzer sonuçların dikkat, sınıflandırma, benzerlik değerlendirmesi ve bellek gibi farklı bilişsel görevlerde ortaya çıkmasıdır. Lucy bu nedenle tek bir deneysel sonuca değil, birbirinden farklı görevlerde tekrarlanan örüntüye dayanır (Lucy, 1992b, s. 157–158).

Dil nesneye yeni bir fiziksel özellik eklememektedir; nesnenin zaten sahip olduğu özellikler arasındaki bilişsel ağırlık dağılımını değiştirmektedir.

3. Renkleri aynı görüyor, aynı hızda ayırt etmiyor olabiliriz

Renk algısı bu tartışmayı daha da ileri taşır. Çünkü renkler dil ortaya çıkmadan önce fiziksel ve nörofizyolojik bir temele sahiptir. Işığın dalga boyları konuştuğumuz dile göre değişmez. Eğer dil etkisi renk algısında dahi gösterilebiliyorsa dil ile biliş arasındaki ilişki yalnızca soyut kültürel kavramlarla sınırlı değildir.

Rusçada İngilizcedeki genel blue kategorisinin karşılığı olan tek bir temel ayrım yerine açık ve koyu mavi için goluboy ve siniy ayrımı bulunur. Buradaki önemli nokta Rusça konuşurların İngilizce konuşurlardan “daha iyi gözlere” sahip olması değildir.

Winawer ve arkadaşlarının, Pelletier ile Nefdt tarafından aktarılan deneyinde, Rusça konuşurlar iki mavi ton farklı Rusça kategorilere düştüğünde onları birbirinden daha hızlı ayırmıştır. Aynı kategori içerisinde bulunan tonlarda bu avantaj azalmıştır. İngilizce konuşurlarda aynı biçimde bir kategori avantajı görülmemiştir. Daha çarpıcı sonuç, katılımcılara aynı anda sözel bir görev yaptırıldığında Rusça konuşurların avantajının ortadan kalkması; uzamsal bir ek görev verildiğinde ise aynı şekilde kaybolmamasıdır (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 75).

Bu bulgunun mantıksal gücü büyüktür. Fark yalnızca göz anatomisinden kaynaklansaydı sözel müdahalenin sonucu ortadan kaldırması beklenmezdi. Rusça konuşurlar biyolojik olarak farklı bir görme sistemine sahip olsaydı, başka sözcüklerle meşgul olmak mavi tonlarını ayırt etme hızlarını özel olarak etkilememeliydi. Sözel müdahalenin kategori avantajını azaltması, dilsel temsilin görsel karar sürecine çevrim içi olarak katıldığını düşündürmektedir.

Buradan çıkan sonuç “İngilizce konuşan kişi koyu ve açık maviyi göremez” değildir. Tam tersine, çalışmanın asıl değeri böylesi bir iddiayı gereksiz hâle getirmesidir. İngilizce konuşur fiziksel farkı görebilir. Rusça konuşur ise konuştuğu dil nedeniyle bu ayrımı rutin biçimde yapmak zorundadır. Yıllarca tekrarlanan ayrım, ilgili özelliği bilişsel açıdan daha erişilebilir hâle getirmektedir.

Zorunlu dilsel ayrım → tekrar → dikkat alışkanlığı → bilişsel erişilebilirlik

Dil burada dünyayı yaratmamakta, dünyadaki bazı sınırları daha belirgin hâle getirmektedir.

Pelletier ve Nefdt’in aktardığı Yunanca renk deneyleri meselenin daha erken algısal aşamalara kadar uzanabileceğini gösterir. İlgili elektrofizyolojik çalışmada dile özgü renk ayrımlarına verilen farklı beyin tepkilerinin uyaranın sunumundan yaklaşık 100 milisaniye sonra ortaya çıktığı bildirilmiştir. Bu süre, bilinçli sözel muhakemeden çok erken görsel işlemleme evreleriyle ilişkilidir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 76).

Yine de buradan “dil gözü yeniden programlar” gibi büyük bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Bulgular daha dar bir iddiayı desteklemektedir: Dilsel kategoriler, en azından bazı koşullarda, algısal ayrımların işlenme hızını ve belirginliğini değiştirebilir.

4. Aynı mekân, farklı ilişkiler

Renk, fiziksel bir sürekliliğin nasıl bölümlendiğini gösterir. Mekânsal ilişkiler ise aynı gerçekliğin farklı kavramsal özelliklerinin nasıl ön plana çıkarılabileceğini daha açık biçimde gösterir.İngilizcede nesneler arasındaki bazı temel ilişkiler in ve on üzerinden ifade edilir. Temel ayrım “içinde bulunma” ile “üzerinde bulunma” arasındadır. Korece aynı alanı yalnızca bu mantıkla örgütlemez; sıkı temas ve gevşek temas niteliği de merkezi bir ayrım oluşturur. Böylece fiziksel olarak aynı olay, iki dil tarafından farklı ilişkisel özellikler üzerinden parçalanır (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 88).

Yun ve Choi’nin her iki dil grubundan 144’er tek dilli katılımcıyla yaptığı ve Pelletier–Nefdt’in aktardığı araştırmada, dile özgü mekânsal anlambilim ile dil dışı mekânsal sınıflandırmalar arasında anlamlı paralellikler bulunmuştur. Araştırmacıların yorumu özellikle önemlidir: insanların ortak algısal altyapısı ortadan kalkmamaktadır. Diller bu ortak altyapı üzerinde bazı ayrımları öne çıkarırken bazılarını bir araya getirir. Bu semantik yapı daha sonra esnek olan algısal ve bilişsel özelliklerin belirginliğine geri etki edebilir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 88–89).

Burada görülen ilişki tek yönlü bir “dil → zihin” nedenselliğinden daha karmaşıktır. İnsan bedeni ve fiziksel dünya dile sınırlar koyar. Hiçbir dil, insan gözünün algılayamayacağı keyfî renk sistemlerini sonsuzca üretemez. Nesnelerin mekânsal ilişkileri de tamamen dil tarafından yaratılmış değildir. Dil bu ortak deneyim alanını yeniden düzenler.

Dünya → algı → dil → alışılmış dikkat → yeniden algı ve kategorizasyon

Bu bir geri besleme döngüsüdür.

5. Düşüncenin sınırları mı, düşüncenin yolları mı?

Dilsel göreliliğin en önemli teorik sorunu burada ortaya çıkar. Dil düşünceyi etkiliyorsa ne ölçüde etkiler?

Güçlü yorum, dili zihnin sınırları gibi düşünür. Bir dil belirli bir kavrama sahip değilse konuşurunun o kavramı düşünemeyeceğini varsayar. Bu yaklaşım George Orwell’in 1984 romanındaki Newspeak tasarımına benzer: kelimeler ortadan kaldırılırsa bazı düşüncelerin de imkânsız hâle geleceği düşünülür. Pelletier ve Nefdt bu tür iddiaları “grand relativism” başlığı altında tartışır ve bilimsel olarak ölçülebilen daha küçük etkilerden bu denli geniş sonuçlara doğrudan geçilemeyeceğini belirtir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 90–91).

Bu nedenle “dil düşüncenin sınırıdır” demek yerine “dil düşüncenin alışılmış yollarından biridir” demek daha isabetlidir.

Bir benzetme yapılabilir. Bir şehirde A noktasından B noktasına gitmenin pek çok yolu bulunabilir. Yıllarca aynı yolu kullanan kişi başka yolları kullanma yeteneğini kaybetmez. Kullandığı güzergâh yine de onun şehri tanıma biçimini etkiler. Bazı sokakları çok iyi bilir, bazılarını neredeyse hiç fark etmez. Şehrin kendisi değişmemiştir. Şehir içindeki erişim haritası değişmiştir.

Dil ile düşünce arasındaki ilişki buna benzer. Bir dilin belirli ayrımları zorunlu hâle getirmesi, konuşurun başka ayrımları yapmasını imkânsızlaştırmaz. Ona belirli bir bilişsel güzergâhı tekrar tekrar kullandırır.

Leavitt’in “gramer kategorilerinin deneyimin bazı yönlerini öne çıkarması” yönündeki yaklaşımı bu nedenle açıklayıcıdır. İnsan konuşurken sürekli olarak dünyayı bütünüyle temsil etmez; iletişim için seçilmiş bir modelini kurar. Binlerce kez tekrarlanan bu seçimlerin zihinsel alışkanlıklara hiçbir etkisinin olmayacağını varsaymak da güçlü bir iddiadır (Leavitt, 2011, s. 1–2).

6. Dil etkisini kültürden nasıl ayıracağız?

Burada ciddi bir bilimsel problem vardır. İngilizce konuşanlar ile Yukatek konuşanlar yalnızca farklı dilleri konuşmaz. Farklı toplumsal çevrelerde yetişir, farklı eğitim sistemlerinden geçer, farklı gündelik pratiklere sahip olabilirler. Gözlenen bilişsel farkın gerçekten dilden mi, kültürden mi kaynaklandığını nasıl anlayacağız?

Lucy’nin Language Diversity and Thought adlı çalışmasının önemli taraflarından biri bu metodolojik sorunu ciddiye almasıdır. Önceki çalışmaların bir kısmı dilsel verilerden doğrudan kültürel zihniyet çıkarmış, böylece açıklamaya çalıştıkları şeyi kullandıkları verinin içine yerleştirmiştir. Lucy, dil ve dil dışı davranışın bağımsız biçimde incelenmesinin gerekliliğini vurgular (Lucy, 1992a, s. 69–70). 2025 tarihli Pelletier–Nefdt çalışması aynı problemi daha açık bir deneysel çerçeveye taşır. Günümüzde bilişsel yorumun güvenilir olabilmesi için dil yapısının bağımsız olarak belirlenmesi, ardından bellek, dikkat veya kategorizasyon gibi dil dışı bilişsel ölçümlerde buna karşılık gelen bir örüntünün aranması gerekir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 68–69).

Bu ihtiyat bilimsel açıdan zayıflık değil, tersine teorinin olgunlaşmasının göstergesidir. Dilsel göreliliğin doğru olup olmadığını tek bir “evet” veya “hayır” sorusuyla çözmeye çalışmak yanlış kurulmuş bir problemi çözmeye benzer.

Hangi dilsel özellik, hangi bilişsel süreç üzerinde, hangi koşullarda, ne büyüklükte bir etki yaratmaktadır?

Renk ayrımları için yanıt başka olabilir. Sayı için başka, mekân için başka, sosyal ilişkiler için başka. Bu nedenle Pelletier ve Nefdt dilsel etkilerin nedensellikten yalnızca hafif bir tercih oluşturmaya kadar uzanan farklı güçlerde olabileceğini özellikle belirtir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 72–73).

7. Evrensellik ile dilsel görelilik birbirinin karşıtı değildir

Tartışmanın en önemli düşünsel kazanımlarından biri de budur. İnsanların ortak bilişsel özelliklere sahip olması ile dillerin biliş üzerinde etkili olması birbirini dışlamaz. Bütün insanların benzer görsel sistemlere sahip olması renk kategorilerinin aynı olmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Ortak mekânsal algı, bütün dillerin mekânsal ilişkileri aynı şekilde kodlamasını gerektirmez. İnsan zihninin evrensel özelliklerinin bulunması, dilsel farklılıkların bilişsel sonuçlarının önemsiz olduğunu da kanıtlamaz.

Lucy bu mantık hatasına özellikle dikkat çeker: diller arasında ortak özelliklerin bulunması, geriye kalan farklılıkların dilbilimsel veya bilişsel açıdan önemsiz olduğunu göstermez (Lucy, 1992a, s. 88–89).

Pelletier ve Nefdt’in 2025 değerlendirmesi de renk araştırmalarında tam bir evrenselcilik–görelilik karşıtlığının yetersiz olduğunu savunur. Renk sistemlerinde evrensel kısıtlar bulunabilir; kategorilerin kesin sınırlarında dillere özgü farklılıklar da bulunabilir. Görünür renk uzayı ortaktır. Onu kesen kavramsal çizgiler tamamen aynı olmak zorunda değildir (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 77–78).

Bu noktada ilk önerme daha kesin biçimde formüle edilebilir:

Her dil, konuşurlarının fiziksel gerçekliğe erişimini belirlemez; gerçekliğin hangi özelliklerine sürekli dikkat edildiğini, bu özelliklerin hangi kategoriler altında birleştirildiğini ve bazı ayrımların bellekte ve algıda ne ölçüde erişilebilir hâle geldiğini belirli ölçülerde etkileyebilir.

“Belirli ölçülerde” ifadesi burada bir kaçış değildir. Bilimsel olarak en önemli kısıt tam olarak budur.

8. Sonuç: Dil dünyayı değiştirmez, dünyada neyin belirgin olduğunu değiştirebilir

Dilsel göreliliğin en güçlü biçimi —bir insanın yalnızca dilinin izin verdiği şeyleri düşünebildiği fikri— mevcut kanıtlardan çıkarılamaz. İnsan zihni dilden ibaret değildir. Algı, beden, çevre, kültür, öğrenme ve dil birbirine bağlı sistemlerdir. Pelletier ve Nefdt’in güncel değerlendirmesi de Whorfçu hipotezlerin küresel veya determinist biçimde kurulmasının gerekmediğini özellikle vurgular (Pelletier & Nefdt, 2025, s. 76–77).

Daha savunulabilir sonuç daha inceliklidir.

Dil, deneyimin üzerine geçirilmiş pasif bir etiket sistemi değildir. Konuşmak sürekli seçim yapmayı gerektirir: sayı önemli mi, biçim mi, madde mi; nesne içeride mi, yüzeyde mi, sıkı mı, gevşek mi; gördüğüm mavi hangi kategoriye ait? Bir insan çocukluğundan itibaren bu ayrımlardan bazılarını her cümlede tekrarlar. Zaman içinde dil yalnızca düşüncenin ürünü olmaktan çıkar; düşünmenin kullandığı düzenli araçlardan biri hâline gelir.

Bu nedenle farklı bir dil öğrenmenin değeri yalnızca aynı düşünceyi başka sözcüklerle ifade edebilmek değildir. Başka bir dil, deneyimin başka türlü parçalanabileceğini gösterir. Daha önce tek kategori altında gördüğümüz iki şeyi ayırmaya, önemli saydığımız bir özelliği geri plana itmeye, daha önce dikkatimizi çekmeyen başka bir özelliği öne çıkarmaya zorlayabilir. Buradaki esas düşünsel sonuç “her dil başka bir dünya yaratır” değildir. Daha temkinli ve belki daha ilginç olan şudur:

Dünya ortaktır; ona yönelttiğimiz dikkat bütünüyle tarafsız değildir. Dil, bu dikkatin eğitiminde rol oynayan en sürekli kültürel-bilişsel sistemlerden biridir.

İnsan dili yalnızca dünyayı anlatmak için kullanmaz. Uzun yıllar boyunca dünyayı anlatırken yaptığı seçimler, giderek dünyada neyi kolayca fark ettiğini, neyi birlikte düşündüğünü ve neyi hatırlamaya yatkın olduğunu da etkileyebilir. Lucy’nin İngilizce–Yukatek karşılaştırmasındaki biçim ve madde tercihleri, Rusçadaki açık/koyu mavi ayrımının renk ayırt etme hızına yansıması, İngilizce ile Korecenin mekânsal ilişkileri farklı biçimde örgütlemesi aynı temel mekanizmanın farklı yüzlerini gösterir. Kanıtlar dilin zihni hapsettiğini göstermiyor. Daha ilginç bir şeyi gösteriyorlar: Dil, zihnin alışkanlıklarını eğitebilir.

Kaynakça

Leavitt, J. (2011). Linguistic Relativities: Language Diversity and Modern Thought. Cambridge University Press.

Lucy, J. A. (1992a). Language Diversity and Thought: A Reformulation of the Linguistic Relativity Hypothesis. Cambridge University Press.

Lucy, J. A. (1992b). Grammatical Categories and Cognition: A Case Study of the Linguistic Relativity Hypothesis. Cambridge University Press.

Pelletier, F. J., & Nefdt, R. M. (2025). Linguistic Relativity: An Essential Guide to Past Debates and Future Prospects. Oxford University Press.

Thierry, G., Athanasopoulos, P., Wiggett, A., Dering, B., & Kuipers, J.-R. (2009). Unconscious effects of language-specific terminology on preattentive color perception. Proceedings of the National Academy of Sciences, 106(11), 4567–4570.

Winawer, J., Witthoft, N., Frank, M. C., Wu, L., Wade, A. R., & Boroditsky, L. (2007). Russian blues reveal effects of language on color discrimination. Proceedings of the National Academy of Sciences, 104(19), 7780–7785.

Yun, H., & Choi, S. (2018). Spatial semantics, cognition, and their interaction: A comparative study of spatial categorization in English and Korean. Cognitive Science, 42, 1736–1776.


Kaynakça

Leavitt, J. (2011). Linguistic Relativities: Language Diversity and Modern Thought. Cambridge University Press. Lucy, J. A. (1992a). Language Diversity and Thought: A Reformulation of the Linguistic Relativity Hypothesis. Cambridge University Press. Lucy, J. A. (1992b). Grammatical Categories and Cognition: A Case Study of the Linguistic Relativity Hypothesis. Cambridge University Press. Pelletier, F. J., & Nefdt, R. M. (2025). Linguistic Relativity: An Essential Guide to Past Debates and Future Prospects. Oxford University Press. Thierry, G., Athanasopoulos, P., Wiggett, A., Dering, B., & Kuipers, J.-R. (2009). Unconscious effects of language-specific terminology on preattentive color perception. Proceedings of the National Academy of Sciences, 106(11), 4567–4570. Winawer, J., Witthoft, N., Frank, M. C., Wu, L., Wade, A. R., & Boroditsky, L. (2007). Russian blues reveal effects of language on color discrimination. Proceedings of the National Academy of Sciences, 104(19), 7780–7785. Yun, H., & Choi, S. (2018). Spatial semantics, cognition, and their interaction: A comparative study of spatial categorization in English and Korean. Cognitive Science, 42, 1736–1776.

09-08-2026
Sefa Akyazıcı

Sefa Akyazıcı

Akademisyen - Tarihçi

Merhaba, ben Sefa Akyazıcı. Kocaeli Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldım, ardından Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparak akademik yolculuğumu derinleştirdim. Ortaçağ Avrupa ve Akdeniz tarihi uzmanlık alanım olmakla birlikte, düşünce ve kültür tarihi üzerine de çalışıyorum. Yazılarımda, geçmişin izlerini günümüzle buluşturan temalar üzerinde duruyorum. Tarihi bir araştırma alanı olmaktan öte, bir düşünme biçimi olarak görüyorum.

sefakyazici@gmail.com